İçeriğe atla
Silsile

53. Halka

Terzi Baba Necdet Ardıç

Necdet Ardıç, 15 Aralık 1938'de Tekirdağ'da doğmuş, Uşşâkî yolunun günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan ârifbillâh bir zattır. Mürşidi Mehmed Hazmi Tura'dan manevî emaneti alarak 1979'dan itibaren asâleten irşad görevini üstlenmiş ve "Terzi Baba" unvanıyla tanınan bu zât, Tekirdağ'daki "Servet Terzisi" terzihânesini bir tekke hâline getirerek onlarca derviş yetiştirmiştir. Vahdet-i vücûd ve Âdemiyyet hakikati üzerine kurulu terbiye metoduyla, 195'i aşan eseriyle Cumhuriyet döneminde en fazla eser veren sûfî-müelliflerin başında gelmektedir.

Aşk ve irfân yolunda bir ömür tüketen, Uşşâkî yolunun neşrine muvâfık olan, mürşidinin gözünün nuru ârif-i billâh Necdet Ardıç, Tekirdağ'ın yerli ailelerinden çiftçilikle geçimini sağlayan Sadık Ardıç Efendi ile Melek (Meliha) Hanım'ın ikinci çocuğu olarak, 15 Aralık 1938 yılında dünyaya geldi. Babası tarafından kendisine "Yiğitlik, kahramanlık ve efelik" anlamına gelen Necdet ismi verildi. Tekirdağ'da ilkokul eğitiminden sonra ailesinin geçimine katkı sağlamak için terziliğe başladı ve bu sebeple eğitim hayatına devam edemedi. Çok çalışkan ve kabiliyetli olduğundan terzilik mesleğini ve inceliklerini kısa sürede öğrendi. Terzilikte ilk ustası olan Kara Hüseyin onda gördüğü kabiliyet, çalışkanlık ve güzel ahlâk için sık sık çevresine, "Bu çocuk bir cevher ve çok mârifetli" demekten kendisini alamamıştır. Ustasının ve müşterilerin sevgisini kazanan genç Necdet, çıraklık ve kalfalık dönemini bu yıl çalıştığı bu terzihâne dükkânında tamamladı.

Necdet Ardıç bu esnada dini öğrenimine de özen gösterdi. Merkez Çiftlikönü Camii imam hatibi Ahmet Elitaş hocadan Kur'ân okumayı ve temel dini bilgileri öğrendi. Aynı zamanda Arapça dersler almaya ve hâfızlık çalışmalarına başladı. Fakat zamanının yetersizliği sebebiyle bu çalışmaları yarım bırakmak zorunda kaldı. Gençlik yıllarında ibâdetlerine son derece özen gösteren Necdet Ardıç, dini hayatını düzenlemek için çeşitli metotlar denerdi. Örneğin bir gün sabah namazına kalkamadığı için ardarda üç gün oruç tutarak nefsini terbiye etmeye çalışmıştı. Sabahları çok erken saatlerde kalkar, abdestini alır, Kur'ân-ı Kerîm ve diğer ders kitaplarıyla birlikte yaklaşık iki kilometre uzaklıkta olan Çiftlikönü Camii'ne fecrin karanlığında yürüyerek giderdi. Burada sabah namazını cemaatle eda ettikten sonra Kur'ân-ı Kerîm okuyarak, temel dinî bilgileri öğrenir ve ardından günün ilk saatlerinde başlayan mesaisi için çarşıda bulunan terzihâne dükkânını açardı. Aldığı dinî eğitimi kısmen ilerletince, Tekirdağ'ın o zamanlar meşhur kıraat imamlarından olan merhum Behçet Toy hoca efendiden kıraat, hurûf ve tecvid dersleri almaya başladı. Bu dersleri askere gidinceye kadar sürdürdü.

Hurûf ve tâlim dersleri aldığı dönemde yoğun iş temposu dolayısıyla hem zaman hem de mekân sıkıntısı çeken genç Necdet, kendisini çok seven Orta Camii müezzini Ali Efendi'nin yardımıyla bu camide çalışma imkânı buldu. Bazen de gecenin geç saatinde Paşa Camii'nin dışındaki son cemaat bölümünde derslerini yapıyordu. Nitekim bir gece Paşa Camii'nden gelen sesleri duyan gece bekçisi, "Acaba camide bir olay mı var?" endişesiyle kontrol için sessizce camiye gelmiş, o anda tâlim yapan Necdet'in başında bir süre bekledikten sonra bir sorun olmadığını anlayınca oradan ayrılmıştı.

1953 yılına gelindiğinde Necdet'in yaşı on beş olmuştu. Mesleğini daha da ilerletip geliştirmek için ailesinin de iznini alarak İstanbul'a gitmeye karar verdi. İstanbul'a geldiğinde bedelsiz de olsa mesleğini geliştirmek için çalışabileceği bir terzihâne dükkânı aradı. Nihayet Beyoğlu'nda usta erkek terzisi Bursalı Ekrem Temelöz'ün terzihâne atölyesinde yer bulabildi. Çalışırken, Bebek semtinde ikâmet eden halası Rahmiye Hanım'ın evinde misafir olarak kaldı. Bir yıl burada çalıştıktan sonra Tekirdağ'a geri döndü. Aslında İstanbul'da biraz daha kalıp mesleğini daha da geliştirmek istiyordu ancak ailesi buna izin vermedi.

Necdet Ardıç için İstanbul'da kaldığı bu bir yıl hem mesleği itibarıyla hem de manevî hayatı açısından büyük bir kazanca dönüşmüştü. Halası Rahmiye Hanım'ın evinde kalırken halasının eşi Nusret Tura'nın zaman zaman "Huu, Efendi Baba'ya gidiyoruz" sözünü duymuş ve "Efendi Baba'yı" tanıma merakı oluşmuştu. Çok geçmeden Rahmiye Hanım ve Nusret Tura'nın, özellikle kandil gecelerinde Fatih Keçeciler caddesindeki Bedreddin Dergâhı'na giderek "Efendi Baba" dedikleri mürşidleri Hazmi Tura'yı ziyaret ettiklerini öğrendi.

M. Nusret Tura'nın tasavvufî yönü hakkında Necdet Ardıç'ın bilgisi yoktu. Ancak evde kaldığı sırada eniştesinin dini vecibeleri ciddiyetle yerine getirdiğini gözlemliyordu. Nusret Tura, namazını aksatmadan kıldığı için "Pehlivan" diye hitap ettiği Necdet'teki özellikleri ve muhabbeti farkedince, onu boşta bırakmamak ve kendisine faydalı olabilmek düşüncesiyle, mürşidi Uşşâkî şeyhi Hazmi Tura Efendi'ye gönderdi. Elinde eniştesinin verdiği tanıtım kâğıdıyla giden ve kabul edilen Necdet Ardıç, böylece tasavvufî hayata girmiş oldu.

Necdet Ardıç, Hazmi Tura'ya intisabından sonra mücadele, çile, fedâkarlık ve riyâzet gerektiren Uşşâkiyye yolu ile tasavvufî seyrine başladı. Fırsat buldukça Bedreddin Dergâhı'nda ikâmet eden mürşidini ziyaret ediyor ve sohbetlerine katılıyordu. Bu ziyaretlerinden ve çalışmalarından çok memnun kalan mürşidi bir ziyaret esnasında Necdet'e şu sözlerle taltifte bulunmuştu: "Oğlum! İki şeyinden memnun kaldım. İlki bu yolun çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise gördüğün (taç giyme ve İhlâs suresini okuma gibi) zuhûratlardır."

İstanbul'da geçirdiği bir yılın ardından Tekirdağ'a dönen Necdet Ardıç, erkek terzisinin yanında bir süre çalıştı. Bu arada İstanbul'dan gelen usta terzi Mehmet Arabacı "Nur El" isminde bir bayan terzihânesi açmıştı. Genç Necdet, burada mesleğine devam ederek bayan terziliğini öğrendi. Ancak Mehmet Bey'in ailevî sebeplerden dolayı terzihâneyi kapatması üzerine Necdet Ardıç, bir arkadaşıyla ortak olarak Tekirdağ'da küçük bir bayan terzihânesi açtı. Bayan terziliğini Tekirdağ'da ciddi bir ihtiyaç olduğundan dolayı tercih etmişti. Bu terzihâneyi açtığında daha askere gitmemişti ve on sekiz yaşındaydı.

Babası Sadık Efendi'nin 1957 yılında kırk yedi yaşında iken ani ölümü onu ve ailesini oldukça sarsmıştı. 1958 yılında Necdet Ardıç, askerlik vazifesi için Ankara'ya gitti. Şimdiki adıyla Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Karargâh Bölüğü'nde 24 ay süren askerlik görevini yerine getirdi. Ankara'daki askerlik döneminde fırsat buldukça teknik ve beceri açısından mesleğini daha da geliştirdi. Burada kalıp mesleğini sürdürmesi için kendisine cazip teklifler sunulurken, onun hedefi ya İstanbul'da kalmak ya da modanın ve giyimin merkezi olan Paris'e gidip mesleğini burada sürdürerek dünya çapında bir terzi olmaktı. Bir süre Fransızcayı öğrenmeye çalıştı. Ancak devam edemedi. Askerlik görevinin bitmesiyle birlikte geleceğiyle ilgili olarak karar vermesi gerekiyordu. Manevî duygularının daha ağır basmasıyla Hak yolunu tercih ederek Tekirdağ'a geri döndü. Askerlik dönüşü tasavvufî çalışmalarının yanında Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh derslerini de devam ettirdi.

Fırsat buldukça Hazmi Tura Uşşâkî hazretlerini ziyaret eden Necdet Ardıç, mürşidinin cumartesi günleri ikindi namazını müteakiben Beyazıt Camii'nde okuttuğu Mesnevî derslerine katıldı. Birgün yine mürşidini ziyaret için gittiğinde büyük bir üzüntüyle vefatını öğrendi. Bu esnada yaşadığı olayları şöyle anlatmaktadır:

"Terzihâne dükkânımda dikiş makinesinin başında çalışıyordum. Makinenin yüzü duvara dönüktü. Duvarda birden Hazmi Babam'ın silüeti belirdi. Bunun üzerine hemen makineyi durdurdum. Mürşidim bana sürekli 'Haydi oğlum, gayret oğlum, lâ ilâhe illallah, haydi gayret!' şeklinde hitap ederek âdeta bana bir mesaj veriyordu. Bu hal geçtikten sonra ütü masasının yanına gittim ve ilginç bir görüntüyle karşılaştım. O dönemde ütü için mangal kömürleri kullanılmaktaydı. Yere doğru baktığımda beyaz yer karolarının üzerinde siyah kömür parçalarıyla çok açık bir şekilde âdeta çizilerek yazılan ع (ayn), ي (ye) ve د (dal) harflerinin olduğunu gördüm. O anda bunların ne anlama geldiğini bilemedim. Ancak unutmamak için oradaki görüntüyü bir kâğıda yazdım.

Aradan kısa bir müddet geçince mürşidim Hazmi Babam'ı ziyaret için İstanbul Fatih'teki dergâh olarak da kullanılan evine gittim. Kapıyı çaldığımda hanımı Mürşide Anne kapıyı açtı. İçeriye girip beş on dakika oturduktan sonra, 'Efendi Babam yok mu?' diye sordum. O da bana, 'Babanız sizindir yavrum' dedi. O an için bundan bir şey anlamadım. Bir müddet sonra 'Efendi Babam daha gelmedi mi?' diye sorduğumda yine 'Efendi Babanız artık sizindir oğlum!' cevabını aldım. En nihayet bu sözdeki maksat ve manayı anladım. Mürşidim vefat etmiş. Çok üzüldüm ve kısa bir tefekküre daldım. Bâtın âleme giderken son bir kez gayrete getirmek için terzihânede beni ziyarete geldiğini idrak ettim. Bir müddet sonra 'Şimdi biz ne yapacağız Mürşide Anne?' diye sorduğumda, Mürşide Anne de 'Efendi Babanız yerine Nusret Tura'yı riayet edin, emanetler artık onda. Ben emanetleri kendim götürdüm. Sizler de bundan böyle ona gideceksiniz' cevabını verdi.

Bunun üzerine Nusret Tura'ya bağlanan Necdet Ardıç terzihânesinde yaşadığı hâli şeyhine anlatınca "Evladım, terzihânende kömür tozlarından yerde oluşan عيد kelimesi bayram demektir. Ehlullahın vefatı onlar için bayramdır. Bu da sana mâlum olmuş" cevabını aldı. Artık tasavvufî terbiyesine Nusret Tura'nın gözetiminde devam eden Necdet Ardıç büyük bir iştiyakla seyrü sülûkuna devam etti. Bulduğu her fırsatta İstanbul'a giderek mürşidinden istifade etmeye çalıştı ve her hususta emrini gözetti.

Necdet Ardıç askerden sonra Tekirdağ'a döndüğünde daha önce ortak olarak terzihâne açtıkları arkadaşı terziliğe devam etmek istemediğini belirtince, kendisi bir dükkân açmaya karar verdi. Küçük bir dükkân tutup mesleğini ilk defa kendi başına yapmaya başladı. Sonrasında müşteri potansiyeli artınca daha büyük bir dükkân kiraladı. "Servet Terzisi" adındaki bu terzihânenin çalışan sayısı zamanla on beşe kadar yükseldi. Bu dükkân bekleme salonu, elbise değiştirme odaları, özel prova odaları ve büro esnaflık sistemi özelliğiyle, döneminde farklılık yaratan bir mekândı. Necdet Ardıç zamanında çok iyi bir düzeyde mesleğini icra ettiğinden kısa sürede tanındı.

Bayan terziliğinin bayanlarla ilgili olması aynı zamanda Necdet Efendi için nefis terbiyesinde bir araç olmuştur. Kendisi bayan terzisi olmasının hikmetini, biri dağda diğeri şehirde dervişlik yapan iki kardeşin hikâyesine atıf yaparak; "Avâma karşı kendimi mesleğimle perdeleyip gizledim ve nefis mücadelesine ömür boyu devam ettim. Derviş iki kardeşin örneğinde olduğu gibi dağ başında dervişlik kolay, şehirde olup halk arasında dervişlik yapmak ise zordur. Asıl olan dağ başında dervişlik yapmak değil, halk arasında yaşayıp mendilden sütü damlatmaktır. İşte böylece mendilde taşınan süt (mârifet ilmi) damlatılmadan ehil kişilere ikram edilmiş ve edilmeye devam etmektedir" şeklinde açıklar.

Necdet Ardıç, mesleğinin bayanlarla ilgili olmasının dini açıdan uygun olup olmadığı konusunda endişelenince bu konuyu mürşidi Nusret Tura'ya sorma ihtiyacı hissetti. Onun "Oğlum alâyişe kapılma, senin işin kadınlarla, o yüzden tehlikeli bir işin var, bir an evvel evlen!" ikazı üzerine 1964 yılının Eylül ayında, 26 yaşında iken ailesinin yakından tanıdığı ve uzaktan akrabalık bağının da bulunduğu Nüket Hanım ile evlendi. Bu evliliğinden İzzet ve Cemal Cem isminde iki evlâdı dünyaya geldi.

Yaklaşık yirmi yıllık bir seyrü sülûkun ardından tasavvufî terbiyesini tamamlayan Necdet Ardıç, 1972 yılından itibaren mürşidinin izniyle Tekirdağ'da irşad vazifesine başladı. 1977 yılına gelindiğinde mürşidi Nusret Tura kendisine, "Oğlum, varlık nedenim senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim" diyerek şahitlerin huzurunda yapılan merasimle manevî emanetleri kendisine verdi. Böylece Necdet Ardıç hem Tekirdağ'da hem de İstanbul Bebek'te mürşidinin sohbetlere devam etti. 1979 yılında Nusret Tura'nın vefatı ile birlikte de irşad görevini asâleten üstlendi.

Mürşidinden aldığı manevî emaneti vekil ve asil olarak büyük bir gayretle elli seneye yakın zamandır sürdüren ve hâlen devam eden Necdet Ardıç Efendi, Tekirdağ'daki "Servet Terzisi" isimli terzihânesinde bir taraftan mesleğini icra ederken diğer yandan Hak yolunun tâlibi olanlara manevî elbise giydirdi. Bir tekke hâline gelen bu terzihânede nice dervişler yetiştirerek kemâl ehli hâline getirdi. Uzun yıllar yaptığı terzilik mesleği sebebiyle dervişleri tarafından daha ziyade "Terzi Baba" unvanıyla anılan Necdet Ardıç'a ayrıca mürşidi Nusret Tura tarafından manevî yolun iyi bir takipçisi ve iz sürücüsü olması hasebiyle "İz" lakabı da verilmiştir.

Terzi Baba'nın yanında büyük bir ihlâsla, severek yıllarca hizmet eden Nüket Anne evini ve gönlünü dervişlere sonuna kadar açmış, onlara maddi ve manevî ikramlarda bulunmuştur. Gerçek bir anne şefkatiyle, tüm dervişlere ve misafirlere daima güleryüzle yaklaşan Nüket Anne bazı sağlık sorunları olmasına rağmen pek çok zahmete katlanarak, Terzi Baba'nın bütün seyahatlerinde yanında bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir.

Tasavvufî Terbiye Metodu

Ekberî mektebinin günümüzdeki önemli takipçilerinden olan Terzi Baba'nın tasavvufî terbiye metodunda izlediği yöntem, dervişlerin kendi hakikatlerinin idrakine varmalarını sağlamaktır. Bu husus varlık mertebelerinin ve tevhidin hakikatinin doğru anlaşılmasını gerektirmektedir. Bu nedenle Terzi Baba, vahdet-i vücûd sisteminde yer alan ve pek çok insan tarafından kavranması zor olan varlık mertebelerini ve diğer irfânî konuları dervişlerine sade ve birlikte bir şekilde izah etmektedir. Ayrıca dervişlerine Uşşâkî tarikatı usûlünce nefsin yedi aşamasını ve tevhid mertebelerinin seyrini şeriat, tarikat, hakikat ve mârifet doğrultusunda sağlam ve şuurlu bir şekilde yol aldırmaya çalışmaktadır. Böylece ilahî benliğine ulaşmanın şifrelerini verip tefekküre dayalı irfânî ve manevî bir rehberlik yapmaktadır. Yine Terzi Baba'nın tasavvufî terbiye açısından dikkat çektiği en önemli husus "Âdemiyyet" hakikatinin hayal ve vehimden bağımsız olarak anlaşılması ve anlatılmasıdır. Bu hakikatin anlaşılması ona göre işin besmelesidir, bu nedenle "Âdem ve Havva" kıssası anlaşılmadan ve bizzat yaşanılmadan manevî yolculuğa çıkılamaz.

Eserleri

Son derece velûd bir müellif olan Necdet Ardıç'ın kaleme aldığı ve şu an için 195'e ulaşan, ayrıca internet yoluyla kendisine gelen mektuplar, zühûratlardan oluşan ve sayıları 110'a varan dosyalarla birlikte çalışmalarının sayısı 305'e ulaşmıştır. Aynı zamanda bu sahadaki çalışmaları devam etmektedir. Bu yönüyle Cumhuriyet döneminde en fazla eser yazan sûfî-müelliflerin başında gelmektedir. Kitapları ulü'l-azm peygamberlerin hakikatine dair yazdığı altı peygamber serisi, tasavvufi terbiyenin anlatıldığı irfân mektebi, bazı surelerin işarî tefsiri, ibretlik hikâyeler ve yorumları, şiirlerini ihtiva eden divanları, sohbetlerinin dökümü, şerhleri, seyahat notları ve seyrü sülûklarında belli aşamadan sonra nefslerine uyanların anlatıldığı ibretlik dosyalar şeklinde tasnif edilebilir.

Necdet Ardıç Efendi Mesnevî-i Şerif, Fusûsu'l-Hikem, İnsan-ı Kâmil, Gülşen-i Râz, Lemâât gibi tasavvufun temel eserlerine dair yaptığı şerhler, telif ettiği eserler, yetiştirdiği halifeler, Tekirdağ, İstanbul, Bursa, Balıkesir, Kütahya ve İzmir gibi şehirlerde yaptığı sohbetler, ilahiyat fakültelerinde katıldığı programlar ve ulusal televizyon kanalları ile internet üzerinden gerçekleştirdiği konuşmalar vasıtasıyla İslâm'ın irfânî yönünü ve tasavvufî mirasını geniş kitlelere ulaştırmaya devam etmektedir. Terzi Baba bir insan-ı kâmil olarak dervişleri için nuranî bir merkezdir. Yegâne gayesi Hak olup dünyaya fânî olacağı nazarıyla bakar. Bu nedenle az ile çoğun, zenginlik ile fakirliğin onun katında bir farkı yoktur, hepsi izafidir. İnsanlardan ve dünyadan nefsine ait herhangi bir talebi bulunmaz. Allah için müstesna kimseye kızmaz, kimseden incinmez. Nefesi gönüllere şifa veren iksirdir; sözleri, Muhammedî neşle hikmet incileri saçar. Muhataplarına istidatları nispetinde nice manevî nasipler aktarır. Sohbetine katılanlar, tattıkları ilâhî lezzetle vecde garkolurlar. Onları nefsin derin ve korkunç karanlığından çıkarmak ve nurâniyet semasına ulaştırmak için gayret ve fedâkarlıkta bulunur. Dolayısıyla Terzi Baba'nın elinden tutan ve gönlünü ona açan herkes, mârifet ummanına dalarak onun ledünnî ve irfânî sofrasından beslenme imkânı bulmaktadır.

Hikmetli Sözleri

* Âdemiyyet mertebesi, sâlikin kendini bulup, nefsini bilmeye başladığı mertebedir. Bu yolculuğa çıkmamış, kendini tanımayan ve bilmeyen bir insanın çoluğu-çocuğu, malı-mülkü ve dahi pek çok şeyi vardır. Fakat maalesef hâlâ gerçek bir "Âdem" değildir.

* Hayal âleminden beden arzına, "Âdemî mânalar" indirilmedikçe kişinin gerçek manada, Âdem olarak tanımlanması mümkün değildir. Hayâlî ve fiilî nitelikte yaptığı ibâdetlerin sonucu olarak cennete girebilir. Lâkin ebedî olarak kalacağı cennette, dünyadaki idrak düzeyinin uzantısı olarak aynı anlayışta kalacaktır.

* Dünya âlemi, uzun bir rüyadır. Bunu idrak eden kişi, ahirete intikal ettiğinde pek bir şey değişmez. Ancak bu dünyayı, kendine göre gerçekten var zanneden kimse için bu intikal oldukça zor olacaktır.

* Tasavvufî terbiyenin asıl maksadı, kişinin bireysel benliğinden geçip ilâhî benliğini bilmesi, kendini bulması ve sırrını idrak etmesidir.

* Sâliklerin sadece belli sayıda belli esmaları çekmeleri manevî ilerlemeyi kâmil anlamda sağlamaz. Eğer idrak ve hâl olmazsa amaç gerçekleşmemiş olur.

* Nefs-i emmâre şuuruna gelemeyen kimse, Allah'tan (c.c.) en uzak noktadadır. Bu bilinçten noksan olan kişi, her nefesinde Hak'tan daha çok uzak kalır.

* Gafletten tövbe ederek, Âdemiyyet mertebesinde "ve nefahtü" sırrı ile bilinçlenmeye başlayan kişi, nefsin temizlenmesine odaklanarak, özünü tanımaya başlar. Allah'a teslim olmanın tek çare olduğunu anlar. Külliyyen varlığını Hakk'a teslim eder. Bunun ödülü ise Cibril hadisinde geçen ihsandır. Bu, benlik perdesinin aralanmaya başladığı, zâtî müşâhedeye dair tecrübelerin yaşandığı bir durumdur. Böylece sâlik aşamalı olarak ilerler. Mertebe-i İbrâhimiyette dostluk elbisesini giyer ve tevhide ulaşır. Mertebe-i Museviyette Eymen vadisinde tenzihle tanışır. Mertebe-i İseviyette Rûhulkudüs'ten destek alarak teşbihi kavrar. Mertebe-i Muhammediyette ise seyri zirveye çıkar ve mi'racını tamamlar.

* Şeriatta fiille, tarikatta muhabbetle, hakikat ve mârifette ise irfâniyetle ibâdet edilir.

* En büyük keramet, kişinin kendi ilâhî hakikatine ulaşıp keşfetmesidir. O da Hak ile Hak olmaktır.

* Velâyet, abdin zuhûr hâlini kadîm hâline döndürmesidir.

Nutk-ı Şeriflerinden

Düşündün mü hiç kardeşim / Bu âlemde nedir işin
Dünyaya sebebi gelişin / Âdem olmakmış meğer

İlim öğrenmekten gâye / Ulaşmak içinmiş yâre
İlmin sonunda paye / Ârif olmakmış meğer

Her yönüyle hep kemâlde / Görünür varlık cemâlde
En güzel oluş herhalde / İnsan olmakmış meğer

Aç gönlünü Hak'tan yana / Neler ulaşır bak sana
En güzel şey Allah'a / Habib olmakmış meğer

Necdet'ten dinle bu sözü / Hak'tan ayırma hiç özü
Bu dünyanın gerçek tadı / Ölmeden ölmekmiş meğer

Ötelerde arama onu, boşa geçer ömrün sonu
Senden geçer Hakk'ın yolu, can içinde candır Allah

Ten kafesi kırılmadan, âhiret yolu sorulmadan
Ulaşılmaz yorulmadan, ten içinde candır Allah

Varlığında olanı bil, hep o söyler cümle dil
Hayali kafandan sil, gönül içre candır Allah

Âlemlere hayat veren, her yere gücü yeten
Cümle varlığı seren, âlem içre candır Allah

Âşıka lâzım olan ağlamaktır şâm u seher
Gözünde yaş olmayanın, gönlünde aşk ne gezer

Âşıka lâzım olan dinlemektir gönlünü
Gönlünü dinlemeyen, nasıl bilir öldüğünü

Âşıka lâzım olan devamlı zikr-i tesbih
Zikr-i tesbih olmayanda ne bulunur, fikr-i tesbih

Âşıka lâzım olan mürşide kavuşmak
Mürşidi olmayan bilir mi nefsi ile savaşmak

Sen de âşıksan eğer vuslata tâlibsen eğer
Kimseyi hor görmeden yaratılana ver değer

Sabah akşam durmayıp, menzilleri aşmaya bak
Gönlünde sönmüş olan çerağı, ateşi yak

Necdet, bu sözleri sen söylersin, söylemek kolay
Elbet bu işler hiç değildir o kadar kolay

Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021