Feżâlikumu(A)llâhu rabbukumu-lhakk(u)(s) femâżâ ba'de-lhakki illâ-ddalâl(u)(s) feennâ tusrafûn(e)
İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Hak'tan sonra sadece sapıklık vardır. O halde, nasıl oluyor da (Hak'tan) döndürülüyorsunuz?
İşte o Allah sizin gerçek Rabbinizdir. Gerçeğin dışında sapıklıktan başka ne vardır? O halde haktan nasıl çevriliyorsunuz?
Yûnus Suresi 32. ayet, Allah'ın mutlak hakikat ve Rab oluşunu vurgulayarak, hakikat dışındaki her şeyin sapıklık olduğunu belirtir. Ayet, insanların bu açık gerçeğe rağmen nasıl saptıklarını sorgulayan güçlü bir retorik içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Allah lafzı, bütün kemal sıfatlarını kendinde toplayan, noksan sıfatlardan münezzeh olan, varlığı zorunlu ve ibadete layık tek zatın özel ismidir. Bu ayette, 'gerçek Rabbiniz' ifadesiyle birlikte kullanılarak, O'nun yegane ilah olduğu ve başka hiçbir varlığın bu sıfatı taşıyamayacağı vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Allah ismi, zat-ı vâcibu'l-vücûd'a delalet eden özel bir isimdir. Bu ayette, 'fâzâlikumullâhu rabbukumul-hakku' ifadesiyle, O'nun varlığının ve rabliğinin mutlak hakikat olduğu, şüphe götürmez bir gerçek olduğu belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rab kelimesi, bir şeyi tedricen kemale erdirmek, terbiye etmek, sahip olmak ve yönetmek anlamlarını içerir. Ayette 'Rabbiniz' ifadesi, Allah'ın insanları yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve tüm işlerini idare eden yegane güç olduğunu, dolayısıyla ibadete layık tek varlık olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Rab' kavramı, sadece 'sahip' veya 'efendi' anlamına gelmez; aynı zamanda 'terbiye eden', 'yetiştiren', 'koruyan' ve 'yönlendiren' anlamlarını da taşır. Bu ayette, Allah'ın 'gerçek Rab' olarak nitelendirilmesi, O'nun evren ve insanlık üzerindeki mutlak egemenliğini ve her şeyi kuşatan ilahi yönetimini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hak, bir şeyin sabit ve doğru olmasıdır. Bu ayette 'Allah Rabbiniz el-Hak' ifadesi, Allah'ın varlığının ve rabliğinin mutlak bir gerçek olduğunu, şüphe götürmez ve değişmez olduğunu ifade eder. O'nun dışındaki her şeyin batıl olduğu ima edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hak, bir şeyin varlığının sabit olması, doğru ve gerçek olmasıdır. Ayette 'gerçek Rabbiniz Allah' denilerek, Allah'ın varlığının ve O'nun rabliğinin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin ve mutlak bir hakikat olduğu belirtilir. 'Haktan sonra ancak sapıklık vardır' ifadesiyle de bu hakikatin zıddının dalalet olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hak kavramı, Kur'an'da hem Allah'ın bir ismi olarak hem de doğru, gerçek, adalet gibi anlamlarda kullanılır. Bu ayette, Allah'ın zatının ve sıfatlarının mutlak hakikat olduğu, O'nun dışındaki her şeyin geçici ve batıl olduğu vurgulanır. 'Haktan sonra ancak sapıklık vardır' ifadesi, hakikatin tekliğini ve ondan ayrılmanın kaçınılmaz sonucunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dalâl, doğru yoldan sapmak, şaşırmak ve hedefi kaybetmektir. Ayette 'haktan sonra ancak sapıklık vardır' ifadesiyle, Allah'ın birliği ve rabliği hakikatinden yüz çevirenlerin, kaçınılmaz olarak doğru yoldan sapacakları ve şaşkınlık içinde kalacakları belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dalâl, doğru yoldan ayrılmak, şaşırmak ve kaybolmaktır. Bu ayette, Allah'ın mutlak hakikat olan rabliğinden yüz çevirmenin, insanı doğru yoldan saptıracağı ve onu batıl inançlara sürükleyeceği açıkça ifade edilir. Hakikat ile dalalet arasında üçüncü bir yolun olmadığı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'dalâl' kavramı, sadece 'kaybolmak' değil, aynı zamanda 'doğru yoldan sapmak', 'hakikatten uzaklaşmak' ve 'yanlış inançlara yönelmek' anlamlarını da içerir. Bu ayette, Allah'ın hakikat olan rabliğine iman etmemenin, insanı kaçınılmaz olarak dalalete sürükleyeceği ve onu doğru düşünceden uzaklaştıracağı belirtilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sarfe, bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek veya bir yönden başka bir yöne döndürmektir. Ayette 'nasıl olup da döndürülüyorsunuz?' ifadesi, bu kadar açık bir hakikat karşısında insanların nasıl olup da ondan yüz çevirip batıla yöneldiklerini, akıllarının nasıl saptırıldığını sorgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sarfe, bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek veya bir yönden başka bir yöne döndürmektir. Ayetteki 'tusrâfûn' fiili, pasif formda kullanılarak, insanların kendi iradeleriyle mi yoksa başka bir etkiyle mi haktan yüz çevirdiklerini sorgular. Bu, onların akıl ve idraklerinin nasıl saptırıldığına dair bir hayret ifadesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sarfe fiili, bir şeyi asıl yönünden başka bir yöne çevirmek anlamındadır. Ayetteki 'fâennâ tusrâfûn' ifadesi, Allah'ın mutlak hakikat olan rabliği ve O'nun dışındaki her şeyin sapıklık olduğu bu kadar açıkken, insanların nasıl olup da bu hakikatten yüz çevirip batıla yöneldiklerini, akıllarının nasıl saptırıldığını şaşkınlıkla sorar.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Fezâlikumu(A)llâhu rabbukumu-lhakk(u) femâzâ ba’de-lhakki illâ-ddalâl(u) feennâ tusrafûn(e)” İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz? (10/32)
Rabbiniz, Hakk olan Allah, uluhiyet mertebesidir. Hakk’ın dışında dalalet vardır. Nasıl olur da Hakk dönmekten, döndürülüyorsunuz.