Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul fe/tû bisûratin miślihi ved'û meni-steta'tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)
Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.
"Onu o (peygamber) uydurdu" mu diyorlar? De ki; "Haydi siz de onun gibi bir sûre getirin ve Allah'dan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onu da yardıma çağırın. Eğer sözünüzde sadık iseniz (bunu yapın).
Yûnus Suresi 38. ayet, Kur'an'ın ilahi menşeini ispatlamak üzere meydan okuma (tahaddî) içeren bir ayettir. Anahtar kavramlar, iftira, sure ve sadakat gibi terimler üzerinden Kur'an'ın eşsizliğini ve beşerüstü niteliğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İftira (افتراء), bir şeyi aslı olmaksızın uydurmak ve yalan yere isnat etmektir. Ayetteki 'iftarâhu' ifadesi, müşriklerin Hz. Peygamber'in Kur'an'ı kendiliğinden uydurduğu yönündeki asılsız iddialarını dile getirmektedir. Bu, bir şeyi olmayan bir şeye benzeterek uydurma anlamını taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İftira, 'yalan söylemek' ve 'uydurmak' anlamlarına gelir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın Allah katından değil de Hz. Muhammed tarafından uydurulduğu şeklindeki iftirayı ifade eder. Bu, kelimenin mecazi olarak bir şeyi asılsız yere isnat etme anlamını pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İftira kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'a veya peygamberlere karşı yapılan asılsız iddialar ve yalan isnatlar için kullanılır. Bu ayette, Kur'an'ın ilahi menşeini reddederek onu beşerî bir uydurma olarak niteleyenlerin tavrını yansıtır ve bu iddiayı çürütmek için meydan okuma sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sûre (سورة), Kur'an'ın belirli bir bölümüdür ve kelimenin kökeni 'sur' (duvar) kelimesinden gelerek, ayetleri birbirinden ayıran bir sınır veya kuşatma anlamını taşır. Ayetteki 'bi-sûretin' ifadesi, Kur'an'ın eşsiz belagat ve içeriğine sahip, belirli bir bütünlük arz eden bir bölümünü kastetmektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sûre, Kur'an'ın bir bölümü olup, ayetlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu ayetteki 'bir sûre' ifadesi, Kur'an'ın mucizevi niteliğini ortaya koymak için, onun benzeri bir metin getirme meydan okumasında bir ölçüt olarak sunulmuştur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sûre kelimesi, Kur'an'ın yapısal birimlerinden biridir ve her sûre kendine özgü bir tema ve anlatım bütünlüğüne sahiptir. Ayetteki 'bir sûre' ifadesi, Kur'an'ın herhangi bir sûresinin bile taklit edilemezliğini vurgulayarak, onun ilahi kaynağını ispatlamayı amaçlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Du'a (دعاء), birini çağırmak, yardımına başvurmak veya bir şeye davet etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'ud'û' (çağırın) emri, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları ilahları veya güvendikleri kimseleri yardıma çağırmalarını, böylece Kur'an'ın benzerini getirme konusunda acizliklerini ortaya koymalarını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Du'a, bir şeyi talep etmek veya bir kimseyi bir işe davet etmektir. Bu ayetteki 'ud'û' ifadesi, Kur'an'ın meydan okuması karşısında, insanların kendi güçlerinin veya taptıkları varlıkların acizliğini göstermek üzere, onlardan yardım istemelerini ve onları bu işe ortak etmelerini emreder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Du'a, Kur'an'da hem Allah'a yöneliş hem de başkalarından yardım isteme anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki 'ud'û' emri, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları varlıkların veya güvendikleri kişilerin, Kur'an'ın benzerini getirme konusunda hiçbir güçlerinin olmadığını kanıtlamak için bir meydan okuma aracıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk (صدق), sözün veya fiilin gerçeğe uygun olmasıdır. Ayetteki 'sâdikîn' (doğru söyleyenler, samimi olanlar) ifadesi, Kur'an'ın uydurma olduğu yönündeki iddialarında samimi ve dürüst olduklarını düşünenlere yönelik bir meydan okumadır. Eğer gerçekten doğru söylüyorlarsa, bu iddialarını ispatlamaları beklenir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sıdk, bir şeyin hakikate mutabık olmasıdır. Ayetteki 'in küntüm sâdikîn' (eğer doğru söyleyenler iseniz) ifadesi, müşriklerin Kur'an'ın uydurma olduğu yönündeki iddialarının asılsızlığını ortaya koymak için bir şart cümlesi olarak kullanılmıştır. Bu, onların iddialarının samimiyetten uzak olduğunu ima eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sıdk kavramı, Kur'an'da hem sözde hem de fiilde dürüstlüğü ve samimiyeti ifade eder. Bu ayette, Kur'an'ın beşerî bir eser olduğu yönündeki iddialarında samimi olanların, bu iddialarını somut bir delille ispatlamaları gerektiği vurgulanır. Aksi takdirde, iddialarının asılsız olduğu ortaya konulmuş olur.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Em yekûlûne-fterâh(u) kul fe/tû bisûratin mislihi ved’û meni-steta’tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)” Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın. (10/38)
Araplar; edebiyat, belagat ve fesahat konularında tekamülün zirvesinde bulunuyorlardı. Bu hususta kendileriyle boy ölçüşecek yeryüzünde hiçbir millet mevcut değildi.
Şair ve şiir onlar için her şeydi. Çünkü şiir, atalarının cemiyet hayatını, adet ve inançlarını aksettiren tek güvenilir ayna idi.
Cemiyette şairler, büyük değer sahibi idiler ve büyük hürmet görürlerdi. Öyle ki, kabilelerinden güçlü bir kahraman yerine, bir şairin çıkmasını her zaman tercih ederlerdi. Zira, yegane gayeleri olan şöhreti, en güzel şekilde yayabilecek olan ancak şairdi. Yılandan korkar gibi, şairlerin hicivlerinden çekinir ve korkarlardı.
Şairler, onlarca birer kahraman kabul ediliyordu. Öyle ki, bir şairin, bir tek sözü üzerine kabileler birbirleriyle kıyasıya çarpışıyorlardı. Yine bir şairin bir tek sözü ile de yıllardan beri birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bir anda barışabiliyorlardı.
Eski zamanda şiire; "Arab'ın Defteri" deniliyordu. Zira, Arabın ahlak ve adetleri, diyanet ve akideleri ancak şiirle biliniyor ve onunla nesilden nesile intikal edip geliyordu.
Bu devirde, şiiri besleyen ve teşvik eden birçok unsurlar vardı. Güçlü bir şair, hem kendisi hem de kabilesi için itibar sağlıyordu.
Yine muayyen zamanlarda kurulan panayırlar şiirin gelişmesinde büyük rol oynuyordu. Kurulan bu panayırlar bir nevi edebiyat şöleni idi. Panayırlarda, jüri huzurunda şiir ve hitabet müsabakaları düzenlenirdi. Çeşitli yerlerden gelen şairler ve hatipler, burada şiirler okur, hitabelerde bulunurlar, birbirlerine üstün gelmek için bütün güçlerini ortaya koyarlardı.
Üstünlük sağlamakla da son derece iftihar ederlerdi. Sonunda, jüri tarafından birinci seçilen şiir, keten bez üzerine altın yaldızla yazılarak Kâ’be duvarına asılırdı.
Taif'le Nahle arasında bulunan Suk-ı Ukaz, panayırların en büyüğü idi. Çoğunlukla şiir yarışmaları burada tertip edilirdi...
Panayırlar aynı zamanda bir çeşit fuar mahiyetini de taşıyordu. Bütün kabilelerin bir araya geldiği ticari, içtimai ve siyasi faaliyet sahalarıydı. Zilhicce ayında açılan panayırlar 20 gün devam ederdi. Esirini fidye ile kurtarmak, davasını halletmek, düşmanını bulmak, şiir okumak, konuşma yapmak isteyen herkes bu panayırlara koşardı. "Şiire bu derce önem verilmiş olması, dilin en ince şekilde incelenmesi sonucunu hazırlamıştır." Böylece, İslâmın zuhuru sırasında Arabistan'da edebiyat, fesahat ve belâğat zirveye ulaşmıştı.[43]
Nasıl Mûsâ a.s. ın devrinde Mısır da sihir ve büyü en üstün meziyetti. Arap toplumunun kısaca halindende anlaşılacağı üzere şiir ve belagat en üst düzeydeydi. Resülûllah (s.a.v.) de mucizesi Kûr’ân idi. Yalnız kendi hayal ve vehimleri Hakk’ın gelmesi ile batıl olduğu için zail oldu.
Neresinden tutacaklarını bilemediler ve kendilerine meydan okundu benzerini getirin, getirsenizde yanlıştan ve uydurmadan başka bir şey değildir, benzeri değildir.