Kul lâ emliku linefsî darran velâ nef'an illâ mâ şâa(A)llâh(u)(k) likulli ummetin ecel(un)(c) iżâ câe eceluhum felâ yeste/ḣirûne sâ'a(ten)(s) velâ yestakdimûn(e)
De ki: "Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler."
De ki, "Ben, Allah'ın dilediğinin dışında kendi kendime ne bir zarar ne bir fayda verebilirim". Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince artık ne bir an geri, ne bir an ileri gidebilirler.
Bu ayet, peygamberin kendi iradesiyle zarar veya fayda verme gücünün olmadığını, her ümmetin belirli bir ecelinin bulunduğunu ve bu ecelin geldiğinde hiçbir gecikme veya öne alma olmayacağını vurgular. Anahtar kavramlar, ilahi irade, zamanın belirlenmişliği ve kaçınılmazlığı etrafında döner.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mülk (ملك) kelimesi, bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmayı ifade eder. Ayetteki 'emliku' (أَمْلِكُ) fiili, peygamberin Allah'ın dilemesi dışında kendi nefsine dahi bir fayda veya zarar verme kudretine sahip olmadığını, yani bu konuda bir 'mülkiyetinin' olmadığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Arapçada 'meleke' (ملك) fiili, bir şeye sahip olmak ve onu idare etmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'lâ emliku' (لَا أَمْلِكُ) ifadesi, peygamberin kendi iradesiyle bir şeye güç yetirememesi, yani Allah'ın izni olmadan hiçbir şeye hükmedememesi mecazını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Darr (ضرّ) kelimesi, bir şeye isabet eden, onu etkileyen ve olumsuz sonuçlar doğuran her türlü eksiklik ve rahatsızlığı ifade eder. Ayetteki 'darran' (ضَرًّا) kelimesi, peygamberin Allah'ın dilemesi dışında kendi nefsine dahi bir olumsuzluk veya zarar verme kudretinin olmadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Darr (ضرّ), bir şeye dokunan ve onu kötü etkileyen her türlü musibet ve sıkıntıdır. Ayetteki kullanım, peygamberin kendi iradesiyle bu tür bir olumsuzluğu nefsinden savamayacağını veya nefsine getiremeyeceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nef' (نفع) kelimesi, bir şeye ulaşan ve onu olumlu yönde etkileyen her türlü iyilik ve artışı ifade eder. Ayetteki 'nef'an' (نَفْعًا) kelimesi, peygamberin Allah'ın dilemesi dışında kendi nefsine dahi bir olumlu sonuç veya fayda sağlama kudretinin olmadığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nef' (نفع), bir şeyden elde edilen menfaat ve kazançtır. Ayetteki kullanım, peygamberin kendi iradesiyle nefsine bir menfaat celbedemeyeceğini, bunun ancak Allah'ın dilemesiyle mümkün olacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecel (أجل), bir şey için belirlenmiş son vakit veya sürenin bitimidir. Ayetteki 'ecelün' (أَجَلٌ) kelimesi, her ümmetin varlığı için Allah tarafından takdir edilmiş belirli bir ömrü ve sonu olduğunu, bu sürenin ne uzatılıp ne de kısaltılabileceğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ecel' kavramının Kur'an'da hem bireysel hem de toplumsal düzeyde 'belirlenmiş zaman' veya 'kader' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'li külli ümmetin ecelün' (لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ) ifadesi, her topluluğun ilahi takdirle belirlenmiş bir ömrü olduğunu ve bu sürenin mutlak olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ecel (أجل), bir şeyin sonu, bitimi veya belirlenmiş vadesidir. Ayetteki 'ecel' kelimesi, ümmetlerin varlıklarının ve hükümranlıklarının belirli bir zaman dilimiyle sınırlı olduğunu, bu sürenin dolduğunda kaçınılmaz bir sona ulaşacaklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Te'hîr (تأخير) ve istihâr (استئخار), bir şeyi vaktinden sonraya bırakmak veya geciktirmek demektir. Ayetteki 'lâ yesta'hirûne' (لَا يَسْتَـْٔخِرُونَ) fiili, ümmetlerin belirlenmiş ecelleri geldiğinde, bu sürenin hiçbir şekilde uzatılmayacağını, yani gecikmenin söz konusu olmayacağını kesin bir dille ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ahar (أخر) kökü, bir şeyin sonu veya gerisi anlamına gelir. 'İste'hara' (استأخر) fiili ise, bir şeyin sonraya bırakılmasını istemek veya gecikmek anlamındadır. Ayetteki kullanım, ecelin mutlaklığını ve hiçbir gücün onu erteleyemeyeceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Takdîm (تقديم) ve istikdâm (استقدام), bir şeyi vaktinden önceye almak veya öne geçirmek demektir. Ayetteki 'lâ yestakdimûne' (لَا يَسْتَقْدِمُونَ) fiili, ümmetlerin belirlenmiş ecelleri geldiğinde, bu sürenin hiçbir şekilde kısaltılmayacağını, yani öne alınmanın söz konusu olmayacağını kesin bir dille ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kadem (قدم) kökü, bir şeyin önü veya başlangıcı anlamına gelir. 'İstakdeme' (استقدم) fiili ise, bir şeyin öne alınmasını istemek veya ilerlemek anlamındadır. Ayetteki kullanım, ecelin mutlaklığını ve hiçbir gücün onu erkene alamayacağını vurgular, böylece ilahi takdirin değişmezliğini pekiştirir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Kul lâ emliku linefsî darran velâ nef’an illâ mâ şâa(A)llâh(u) likulli ummetin ecel(un) izâ câe eceluhum felâ yeste/hirûne sâ’a(ten) velâ yestakdimûn(e)” De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (10/49)