Vetlu ‘aleyhim nebee nûhin iż kâle likavmihi yâ kavmi in kâne kebura ‘aleykum mekâmî veteżkîrî bi-âyâti(A)llâhi fe'ala(A)llâhi tevekkeltu feecmi'û emrakum veşurakâekum śümme lâ yekun emrukum ‘aleykum ġummeten śümme-kdû ileyye velâ tunzirûn(i)
Nuh'un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah'ın ayetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah'a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!
Bir de onlara Nuh'un kıssasını oku: Hani o bir zamanlar kavmine demişti ki: "Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum ve Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah'a dayanmışımdır, artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana ne yapacaksanız yapın, bana mühlet de vermeyin".
Yunus Suresi 71. ayet, Nuh peygamberin kavmine hitabını aktararak tebliğ, tevekkül ve kavmin tehditkar tutumuna karşı meydan okuma temalarını işlemektedir. Ayet, Nuh'un Allah'a olan güvenini ve kavminin kendisine karşı birleşme çağrısını dilbilimsel olarak güçlü ifadelerle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebe'' kelimesini 'büyük faydası olan haber' olarak tanımlar ve 'enbâ''nın 'haber'den daha özel olduğunu belirtir. Ayetteki 'nebâe Nûh' ifadesi, Nuh'un kıssasının sıradan bir haber değil, ibret verici ve önemli bir olay olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nebe'' kelimesini 'haber' olarak açıklar ve Kur'an'da bu tür kıssaların, geçmiş ümmetlerin durumlarından ders çıkarılması için anlatıldığını ima eder. Burada Nuh'un kıssası, peygamberlerin tebliğ mücadelesinin bir örneği olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'makâm' kelimesini 'kıyâm edilen yer' veya 'kıyâm etme zamanı' olarak açıklar. Ayetteki 'makâmî' ifadesi, Nuh'un kavmi arasında duruşunu, varlığını ve tebliğ için ayakta durmasını, yani peygamberlik görevini yerine getirmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'makâm' kelimesinin hem 'durulan yer' hem de 'bir işte duruş, sebat' anlamlarına geldiğini belirtir. Nuh'un 'makâmî'si, onun kavmi içinde peygamber olarak bulunmasını ve tebliğdeki ısrarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesini 'unutulan veya ihmal edilen bir şeyi hatırlamak' olarak tanımlar. 'Tezkîr' ise 'başkasına hatırlatmak' demektir. Ayetteki 'tezkîrî bi-âyâtillâh' ifadesi, Nuh'un kavmine Allah'ın delillerini, kudretini ve emirlerini hatırlatma görevini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zikr' kavramının Kur'an'da 'hatırlama, anma, öğüt' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Peygamberlerin 'tezkîr' görevi, insanları fıtratlarına uygun olan hakikate döndürme ve Allah'ın ayetleri aracılığıyla onları uyarma çabasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevekkül'ü 'bir işi başkasına havale etmek, ona güvenmek' olarak açıklar. Ayette Nuh'un 'fe-alallâhi tevekkeltu' demesi, kavminin tehditlerine karşı Allah'a tam bir teslimiyet ve güven içinde olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tevekkül' kavramının Kur'an'da 'Allah'a tam bir güvenle teslim olmak, O'nun iradesine boyun eğmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu, sadece pasif bir teslimiyet değil, aynı zamanda aktif bir çabanın ardından Allah'a dayanma halidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğumme' kelimesini 'keder, sıkıntı, tasa' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yekun emrukum aleykum ğummeten' ifadesi, Nuh'un kavmine, ona karşı yapacakları işin sonucunun kendileri için bir pişmanlık veya felaket olmaması uyarısını içerir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ğumme'yi 'kalbi kaplayan keder ve sıkıntı' olarak tanımlar. Nuh'un bu ifadesi, kavminin ona karşı birleşme kararının, ileride kendilerini boğacak bir üzüntüye dönüşmemesi için bir ikazdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr' kelimesini 'korkutarak mühlet vermek' veya 'birine bir şeyi ertelemek' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ tunzirûnî' ifadesi, Nuh'un kavmine karşı meydan okuyarak, tehditlerini ertelemeden hemen uygulamalarını istemesi, onların acizliğini ortaya koyma amacı taşır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'inzâr'ın 'mühlet vermek, bekletmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Nuh'un bu talebi, onların tehditlerinin boş olduğunu ve Allah'a güvenen bir peygamberin hiçbir şeyden çekinmediğini göstermek içindir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vetlu aleyhim nebee nûhin iz kâle likavmihi yâ kavmi in kâne kebura aleykum mekâmî vetezkîrî bi-âyâti(A)llâhi fe’ala(A)llâhi tevekkeltu feecmi’û emrakum veşurakâekum sümme lâ yekun emrukum aleykum gummeten sümme-kdû ileyye velâ tunzirûn(i)” Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin! (10/71)
Nûh peygamber kitabından ilgili âyetin yorumu faydalı olacaktır.
Kûr’ân-ı Kerîm (Yunus Sûresi 10/71) Âyetinde şöyle buyurulmaktadır.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَا نُوحٍ
(Vetlü aleyhim nebee Nûh)
10/71. “ Ve onlara Nûh’un haberini oku” Yeri gelmişken küçük bir şeye daha dikkat çekelim Bu Âyet-i Kerîme, görüldüğü gibi Yunus Sûresi’nin (71) ci Âyet-i dir. Ayrıca Nûh Sûreside (71) ci Sûre’dir, bu kitabı yazmağa başladığımda ki yaşım da (71) dir. Böylece üç (71) topluluğu oluşmuştur, (71*3=213) eder ki; zâhir ve bâtın (13) e bağlıdır.
Bu Âyet-i Kerîme’nin faaliyyet sırası daha evvelce incelemeye çalıştığımız Âyet-i Kerîme’den sonra gelmektedir. (Vetlü) “oku” sözünün muhatabı ümmet-i Muhammed, yâni ümmet-i icabettir. Yâni kendine, davetine tabi olanlardır. Ümmet-i davet ise daha henüz bu ve benzeri Âyetlerin muhatabı değiller’dir.
(Aleyhim) “üzerlerine oku” denmesi, bu hakikatleri giyinsinler bütün varlıkları bu mertebe düzeyinde onların ahlâkı olsun daha sonra da diğer mertebelere uruc ederek seyrini tamamlasın.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize gelen vahyi İlâhî’nin insânlara ve âlemlere aktarımı üç şekilde bildirilmiştir.
(1)اقْرَأْ ﴿١﴾ Alâk (96/1) “oku” kıraat et, (2) قُلْ ١ İhlâs (112/1) “de ki;”
(3) وَاتْلُ ﴿٧١﴾ Yunus (10/71) “oku” tilâvet et.
Ve diğer Âyetlerde de geçmekte’dir. Sırasıyla bunları lügat manâları ile incelemeye çalışalım.
(1)اقْرَأْ ﴿١﴾ Alâk (96/1) “oku” kıraat et, (Ikra’) = Okutma-oku-emir: Okuma ve okutma emridir.
Hele bu emir, Zâtın kelâm sıfatıyla, hayat ve ilim vericisi “Rûhullah vasıtası ile verilmiş ise. Okumamak mümkün değildir. Bu emir ile başlayan okuma ve okutma (23) sene de tamamlanmıştır.
“Bu hususta daha geniş bilgi (Vahy ve Cebrail isimli kitabımızda mevcut’tur, oraya da bakılabilir.”
(2) قُلْ ١ İhlâs (112/1) “de ki;”
(Kûl) = De-söyle-bildir, mealinde “emir” dir.
(Kûl) kelimesi, Kûr’ân’ın birçok yerinde geçer (risâlet ve nübüvvetin işaretidir.) Bu ifadede ki; emir doğrudan doğruya, aracısız olarak, “Ulûhiyyet’in Risâlet’e” olan emridir. Bu emri de söylememek mümkün değildir. Emri veren Hakk, âmir olduğuna göre, emri alan Risâlet ise memur, hükmündedir. Memur da mazurdur. O halde memur dan, yâni risâlet mertebesinden söyleyen Hakk’ın ta kendisidir.
(3) وَاتْلُ ﴿٧١﴾ Yunus (10/71) “oku” tilâvet et.
(Vetlü) = Tilâvet-okumak-takip etmek-arkasına düşmektir.
Bu ifade de ise, okunmaya başlanmış olan şeyin izahlarının hikâye yoluyla açıklanmaları’nın sistemi belirtilmektedir.
(Ikra’) Başlangıç, Zâtın sıfat mertebesinden Risâlet mertebesine seslenişidir.
(Kûl) Zât’ın, Zât mertebesinden, Risâlet mertebesine seslenişidir.
(Vetlü) İse = وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ
(Vetlü aleyhim nebee Nûh)
10/71. “ Ve onlara Nûh’un haberini oku” Zâtın, Risâlet mertebesine, “Esmâ” mertebe sinden ümmetine dönük seyr-i sülûk yolunda sesleniş, verilen bilgilerdir diyebiliriz.
Yukarıda ki, kısa ifadelerden de anlaşılacağı üzere Kûr’ân-ı kerîm, bunlardan daha başka da birçok mertebe kanalıyla bilgi vermektedir. (Vezkür) gibi. Yeri olmadığı için oralara değinmeyeceğiz. O mertebelerin faaliyyet sahaları bilinmezse isabetli değerlendirmeler yapılamaz, aksi halde bütün çeviriler “ef’al” mertebesi itibariyle hikâye yollu olur ki, o da sadece zâhir-î bir anlam verilmiş özüne nüfûs edilememiş olur.
Yine yolumuza devam edelim. (Ikra’) gecesi o muhteşem (İkra’) “oku” kelâm-ı İlâhisi, Zâtın kelâm sıfat-ı yönünden (Cibril) vasıtasıyla Muhammed’ül Emîn’e bildirilmesiydi. O an da, Muhammed’ül Emîn’in, Hazret-i Muhammed’e yâni Risalet’e dönüşmesiydi. Bu yüzden hayatı ve anlayışı tamamen değişmiş oldu.
Böylece “Oku” kelâmı kendinden kendine bir okuyuş şuur ve kimlik kazanma ve kendi kendine içindeki hakikat oluşumlarını sesli düşünerek zuhura çıkarmaktır. Çünkü o akşam orada bunları dinleyecek (kulak) yâni “ümmet” henüz yok idi, bu okuma kendinden kendine ve kendinde olanı, (vahdet) teklik, okuması idi. Bu okumanın diğer yönü ise kendisi hakikat-i yönünden okuması ve yine kendisi, zuhuru yönünden dinlemesi idi.
Bu ve benzerî Âyet-i kerîmelerde ise ümmetinin “aleyhim” (üzerlerine) oku-tilâvet et, şekliyle ifade edilmekte, yâni, Hakikat-i Muhammed-î den, ümmet-i Muhammediyye ye okunup-tilâvet edilmesi istenmek tedir. Yâni bu mertebe de bir gayriyyet ve o gayriyyet’in de bir kulağı vardır ve kulak yoluyla ayniyyet’e yol bulunacaktır. Ve dilin, kıraat ve tilâvet’in tek müşterisi ise kulak’tır. Mülk Sûresinde ve diğer yerlerde de belirtildiği gibi.
... ...٢٣
(Veceale lekümüssem’a vel ebsâra vel ef’ideh)
67/23. “ve sizin için kulak ve gözler ve gönüller var kıldı.” Böylece vahyi İlâhinin insân’ın azalarında ki seyr yolu da belirtilmiş olmaktadır. Kulağı ile vahyin hakikat lerini duyacak, sonra basar-ı ile görmeye çalışacak, daha sonra da (fuad-a gönül-e) gönderecek fuad’ta tasdik bulup, akılla hayatın gerçekleri hakkında idrak ile mutmain olacaktır. Bundan sonra (Kûl) “de ki;” hakikatiyle dili-lisân-ı faaliyete geçecektir.
Evvelâ (Hud 48/11) de zât-î yönden, gayb haberlerini sana bildiriyoruz yâni öğretiyoruz. Bu mertebe hakkında ki, bilgileri veriyoruz. Bu eğitim yapıldıktan, yâni mertebe-i Nûhiyyet’in hakikatleri itibariyle eğitimi yapıldıktan sonra, bunların ümmetine de aktarılması gerektiğinden, vakti geldiğinde, işte bahsedilen (Yûnus 71/10) Âyetinde belirtilen hüküm ile Nûh’un “sana öğrettiğimiz” haberinin aktarımına başlanmış olmaktadır.
“ Aleyhim” Onların üzerlerine oku hükmü faaliyyet-e geçtiğinden dünya mülkünde bu mertebe hakikat-i itibariyle faaliyyet’e başlamıştır. Bu yüzden eski Nûh-î bilgiler (nesih) edilmiş-kaldırılmış, Hakikat-i Muhammed-î üzere Hakk’ın zât-ı itibariyle eğittiği Hz. Muhammed (a.s.v.) Efendimize bildirildiği şekliyle hüküm olunmuştur.
Şimdi, bizde, aklımızın erdiği kadar, bu kıssa’yı Hakikat-i Muhammed-î kanalından, Kûr’ân kaynağından gönlümüze “nüzül” indirmeye, almaya, idrak etmeye çalışalım. Nûh Sûresine başlamadan evvel küçük bir hatırlatma yapalım, mevzuumuzu iki yönlü (âfak-î ve enfüs-î) yâni nefsimizde ki ve dışımızda ki oluşumları itibariyle inceleme ve izah etmeye çalışacağız. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize anlayan bir idrak, muhabbet dolu bir gönül, gayretli ve çalışkan bir nefs, ihsân etsin. Âmîn[58]