Felemmâ câehumu-lhakku min ‘indinâ kâlû inne hâżâ lesihrun mubîn(un)
Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, "Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir" dediler.
Kendilerine tarafımızdan hak gelince, "Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir." dediler.
Yûnus Suresi 76. ayet, hakkın gelişi karşısında inkarcıların tepkisini dile getirmektedir. Ayet, ilahi gerçeğin apaçık bir büyü olarak nitelendirilmesini ele alarak, hakikat ile batıl arasındaki çatışmayı ve inkarcıların hakikati çarpıtma çabasını dilbilimsel bir çerçevede sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-e kökü, bir şeyin bir yere veya bir kimseye ulaşması, gelmesi anlamına gelir. Ayetteki 'câe' fiili, 'el-Hakku' (gerçek) kelimesiyle birlikte kullanıldığında, ilahi gerçeğin inkarcılara ulaşmasını, onlara tebliğ edilmesini ifade eder. Bu geliş, sadece fiziksel bir ulaşım değil, aynı zamanda idrak ve muhatap olma anlamını da taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'câe' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını mecazi anlamda da ele alır. Burada hakkın gelmesi, onun delillerinin ve ayetlerinin ortaya çıkması, inkarcıların karşısına çıkması demektir. Bu, onların kaçamayacakları bir gerçekle yüzleşmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. 'Hak', Allah'ın varlığı, birliği, peygamberlerin risaleti ve ahiret gibi temel inanç esaslarını kapsayan, mutlak ve değişmez gerçeği ifade eder. Ayetteki 'el-Hakku min indinâ' ifadesi, bu gerçeğin kaynağının ilahi olduğunu vurgular ve onun insan ürünü olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesini 'bir şeyin sabit ve doğru olması' olarak tanımlar. Kur'an'da 'hak', genellikle batılın zıddı olarak kullanılır ve Allah'ın kelamını, dinini ve hükümlerini ifade eder. Bu ayette, inkarcıların 'sihir' olarak nitelendirdiği şeyin aslında ilahi bir hakikat olduğu vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hak' kelimesinin farklı veçhelerini ele alır. 'Hak', hem Allah'ın isimlerinden biri, hem de O'nun emir ve yasaklarının doğruluğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, 'el-Hakku', peygamberin getirdiği vahiy ve mucizelerin, Allah katından gelen kesin ve reddedilemez gerçekler olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): K-v-l kökü, 'söylemek, konuşmak' anlamına gelir. Ayetteki 'kâlû' fiili, inkarcıların hakkı reddetme ve onu küçümseme amacıyla sarf ettikleri sözü aktarır. Bu söz, onların iç dünyalarındaki inkârı ve direnişi dışa vurur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kavl' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının sadece bir ifade değil, aynı zamanda bir duruş ve inancı yansıttığını belirtir. Burada inkarcıların 'kâlû' demesi, onların hakkı kabul etmeyip, onu kendi batıl inançlarına göre yorumlama eğilimlerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sihir' kelimesini 'bir şeyin hakikatini değiştirmek, onu olduğundan farklı göstermek' olarak tanımlar. Ayetteki 'sihr', inkarcıların, peygamberin getirdiği mucizeleri ve ayetleri, gerçeküstü ve aldatıcı bir eylem olarak görme çabalarını ifade eder. Bu, hakkı batıl ile karıştırma ve insanları ondan uzaklaştırma amacı taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sihir'in genellikle göz boyama, aldatma ve insanları yanıltma eylemleri için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'sihr', inkarcıların, ilahi hakikati ve mucizeleri, sıradan bir büyücü marifeti gibi göstererek değersizleştirme ve reddetme çabalarını yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sihir' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlerin mucizelerini inkar edenler tarafından kullanılan bir itham olduğunu vurgular. İnkarcılar, hakikatin gücünü ve etkisini açıklayamadıklarında, onu 'sihir' olarak etiketleyerek itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Bu, onların hakikate karşı direnişlerinin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): B-y-n kökü, 'açık olmak, belli olmak, açıklamak' anlamına gelir. 'Mübîn' kelimesi, bir şeyin apaçık, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortada olduğunu ifade eder. Ayetteki 'sihrun mübîn' ifadesi, inkarcıların, hakkı 'apaçık bir büyü' olarak nitelendirerek, aslında kendi zihinlerindeki çarpıtmayı ve inkarı apaçık bir şekilde ortaya koyduklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mübîn' kelimesinin hem kendisi açık olanı hem de başkasına açıklayanı ifade ettiğini belirtir. Burada, inkarcıların gözünde 'büyü'nün apaçık olduğu iddia edilirken, aslında ilahi hakikatin kendisinin apaçık olduğu gerçeği ironik bir şekilde vurgulanır. Onlar, hakkı değil, kendi batıl yorumlarını 'mübîn' olarak görmektedirler.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Tâ-hâ sûresinde sihibazların mucizeyi sihir kabul etmeleri hakkında;
قَالَ أَجِئتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا
مُوسَىٰ
(Kâle e ci’tenâ li tuhricenâ min ardınâ bi sihrike yâ mûsâ.)
(Tâ-Hâ-20/57) “Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ya Mûsâ?” dedi.”
Zâhiren Mısır arzına-yurduna yuva kurmuş olan Fir’âvn ve âvanesi, bâtınen ise, beden Mısrına yuva kurmuş olan nefs Fir’âvn’u kendisine gönderilen akıl Mûsâsı’na ki, aslı hakikat-i Muhammediyyenin Mûseviyyet mertebesi İnsân-ı Kâmilidir. Onlara geldiği zaman, kendisinde bulunan ulûmu diniyye yi ve zâhiri ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve kendisinde bulunan bu hakikatlerin tezahürünü gösterince, onlar bunların kendilerinde bulunan hayal ve vehim kıyasları ile değerlendirmeye çalıştıklarından kendi nefislerinde bulunan vehmi kurgular ile bunları kendi yaptıkları gibi sihir zannettiler. Ve bu sihirler ile kendilerini Mısır yurdundan ve Mısır beden arzından çıkarmak istediklerini zannettiler. Ve bunun için mi geldin? Ya Mûsâ. Dediler.
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ
مَوْعِدًا لَّا تُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنتَ مَكَانًا سُوًى
(Fe le ne’tiyenneke bi sıhrin mislihî fec’al beynenâ ve beyneke mev’ıden lâ nuhlifuhu nahnu ve lâ ente mekânen suvâ.)
(Tâ-Hâ-20/58) “Öyleyse biz de sana mutlaka onun gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi (sen), seninle bizim aramızda bir zaman (buluşma zamanı) (ve) bizim ve senin, ihtilâf etmeyeceğimiz uygun bir yer tayin et.”
Onlar, bu İlâh-î hakikatlerin “zâtî siryan” “zât-î tesir” ile olduğunu bilmediklerinden kendi bilgilerine kıyasen bunları da öyle hayal kurgu zannettikleri için mücadeleye girmeye meydan okumaya kalktılar. Ve bizde bunları gösteririz diye iki taraf içinde uygun bir zaman tespiti istediler. (buluşma zamanı) nefsin ve Rûh’un en uygun buluşma yerini ve zamanını tayin et, demeleri kendilerine olan nefsân-i benliklerinin hayali ve vehmi güvenine dayanarak seçimi Mûsâ’ya, yani akla bırakmışlardır.[60]
قَالَ مُوسَى أَتقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءكُمْ أَسِحْرٌ هَذَا وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ {يونس/77}
“Kâle mûsâ etekûlûne lilhakki lemmâ câekum(s) esihrun hâzâ velâ yuflihu-ssâhirûn(e)” Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.