Śumme be'aśnâ min ba'dihim mûsâ vehârûne ilâ fir'avne vemele-ihi bi-âyâtinâ festekberû vekânû kavmen mucrimîn(e)
Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Musa ve Harun'u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.
Sonra bunların arkasından Musa ile Harun'u âyetlerimizle Firavun'a ve cemaatine gönderdik. İman etmeyi kibirlerine yediremediler ve günahkâr bir kavim oldular.
Yûnus Suresi 75. ayet, Firavun ve kavminin Hz. Musa ve Harun'a karşı takındığı kibirli ve suçlu tavrı dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'ba's' (gönderme), 'ayet' (delil), 'istekbâr' (büyüklük taslama) ve 'icrâm' (suç işleme) gibi temel kavramlar üzerinden ilahi mesajın reddedilişini ve bunun sonuçlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ba's (بعث), bir şeyi yerinden kaldırmak, harekete geçirmek veya göndermek demektir. Kur'an'da genellikle peygamber gönderme, ölüleri diriltme veya bir iş için birini görevlendirme anlamlarında kullanılır. Bu ayette ise Allah'ın Musa ve Harun'u Firavun'a elçi olarak göndermesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ba's (بعث), birini bir yere göndermek veya bir iş için görevlendirmek manasına gelir. Burada 'ba'asnâ' (بعثنا) ifadesi, Allah'ın Musa ve Harun'u Firavun'a tebliğ için yolladığını, onları bu görev için seçip harekete geçirdiğini mecazi olarak anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية), bir şeyin alameti, nişanı ve delilidir. Kur'an'da Allah'ın peygamberlerine verdiği mucizeler ve evrendeki yaratılış delilleri için kullanılır. Bu ayette 'ayetlerimizle' ifadesi, Musa ve Harun'un Firavun'a getirdiği ilahi delilleri ve mucizeleri (asa, elin parlaması vb.) kasteder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âyet (آية), bir şeyin varlığına işaret eden açık bir alamettir. Kur'an'da hem Allah'ın kudretini gösteren evrensel deliller hem de peygamberlerin doğruluğunu ispatlayan mucizeler için kullanılır. Buradaki 'ayetlerimizle' ifadesi, Firavun'a karşı sunulan ve ilahi mesajın doğruluğunu kanıtlayan somut delilleri vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'âyet' kavramı, sadece bir işaret veya delil olmanın ötesinde, Allah'ın insanlara gönderdiği mesajın somutlaşmış halidir. Peygamberlerin getirdiği mucizeler, ilahi iradenin ve gücün birer 'âyet'i olarak, muhatapları üzerinde ikna edici bir etki bırakmayı hedefler. Firavun'a gönderilen 'ayetler' de bu bağlamda, ilahi mesajın reddedilemezliğini ortaya koyan delillerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kibr (كبر), kişinin kendini başkalarından üstün görmesi ve hakkı kabul etmemesidir. İstikbâr (استكبار) ise bu kibri fiiliyata dökerek büyüklük taslamak, gururlanmak ve ilahi emirlere karşı gelmektir. Firavun ve erkanının 'istekberû' (استكبروا) ifadesi, onların Musa ve Harun'un getirdiği ayetlere karşı kibirlenerek, kendilerini üstün görüp hakkı reddetmelerini anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstikbâr (استكبار), kişinin kendi nefsini büyük görmesi ve bu büyüklük sebebiyle başkalarının haklarını veya ilahi emirleri küçümsemesidir. Bu ayette Firavun'un 'istekberû' (استكبروا) fiili, onun ve kavminin ilahi mesajı ve peygamberleri küçümseyerek, kendi güç ve otoritelerine güvenerek kibirlenmelerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'istikbâr' kavramı, genellikle ilahi davete karşı takınılan olumsuz bir tavrı ifade eder. Bu, sadece gurur ve kibir değil, aynı zamanda hakkı bile bile reddetme ve kendini ilahi otoritenin üzerinde görme anlamını taşır. Firavun'un 'istekberû' (استكبروا) fiili, onun ilahi ayetlere karşı gösterdiği bu dirençli ve kibirli tutumu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cürm (جرم), bir şeyi kesmek veya koparmak anlamına gelir. Mecazi olarak ise, bir şeyi helalinden koparıp harama yönelmek, yani günah işlemek demektir. Mücrim (مجرم) ise bu fiili işleyen kişidir. Ayetteki 'mücrimîn' (مجرمين) ifadesi, Firavun ve kavminin ilahi emirlere karşı gelerek, zulüm ve haksızlık yaparak günahkar ve suçlu bir topluluk haline geldiğini belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Cürm (جرم), günah ve suç demektir. Mücrim (مجرم) ise günah işleyen, haddi aşan kişidir. Firavun ve kavminin 'mücrimîn' (مجرمين) olarak nitelendirilmesi, onların Allah'ın ayetlerini reddetmeleri, peygamberlere karşı gelmeleri ve insanlara zulmetmeleri sebebiyle büyük günahlar işlediklerini ve suçlu olduklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'mücrim' kavramı, sadece hukuki bir suçlu olmanın ötesinde, ilahi düzene karşı gelen, Allah'ın sınırlarını aşan ve bu nedenle ahlaki ve dini olarak kınanan kişiyi ifade eder. Firavun'un kavminin 'mücrimîn' (مجرمين) olarak tanımlanması, onların sadece peygamberlere karşı gelmekle kalmayıp, aynı zamanda ilahi adaleti ve ahlaki değerleri çiğneyen bir topluluk olduklarını vurgular.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Summe be’asnâ min ba’dihim mûsâ vehârûne ilâ fir’avne vemele-ihi bi-âyâtinâ festekberû vekânû kavmen mucrimîn(e)” Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular. (10/75)
Firavun Nefsi emmare temsilcisi mudill esmâsı üzerine, Mûsâ a.s. esmâ-i ilahiyye-risalet mertebesi temsilcisi hadi esmâsı üzerine ve harun a.s. yardımcı olarak imamiyye hikmeti ile o kavmin sihirde ileri olmasından dolayı sihir ilmi ilmi ile gönderilmiştir.
فَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِندِنَا قَالُواْ إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُّبِينٌ {يونس/76}
“Felemmâ câehumu-lhakku min indinâ kâlû inne hâzâ lesihrun mubîn(un)” Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler.
Tâ-hâ sûresinde sihibazların mucizeyi sihir kabul etmeleri hakkında;
قَالَ أَجِئتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا
مُوسَىٰ
(Kâle e ci’tenâ li tuhricenâ min ardınâ bi sihrike yâ mûsâ.)
(Tâ-Hâ-20/57) “Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ya Mûsâ?” dedi.”
Zâhiren Mısır arzına-yurduna yuva kurmuş olan Fir’âvn ve âvanesi, bâtınen ise, beden Mısrına yuva kurmuş olan nefs Fir’âvn’u kendisine gönderilen akıl Mûsâsı’na ki, aslı hakikat-i Muhammediyyenin Mûseviyyet mertebesi İnsân-ı Kâmilidir. Onlara geldiği zaman, kendisinde bulunan ulûmu diniyye yi ve zâhiri ahkâm-ı İlâhiyyeyi ve kendisinde bulunan bu hakikatlerin tezahürünü gösterince, onlar bunların kendilerinde bulunan hayal ve vehim kıyasları ile değerlendirmeye çalıştıklarından kendi nefislerinde bulunan vehmi kurgular ile bunları kendi yaptıkları gibi sihir zannettiler. Ve bu sihirler ile kendilerini Mısır yurdundan ve Mısır beden arzından çıkarmak istediklerini zannettiler. Ve bunun için mi geldin? Ya Mûsâ. Dediler.
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ
مَوْعِدًا لَّا تُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنتَ مَكَانًا سُوًى
(Fe le ne’tiyenneke bi sıhrin mislihî fec’al beynenâ ve beyneke mev’ıden lâ nuhlifuhu nahnu ve lâ ente mekânen suvâ.)
(Tâ-Hâ-20/58) “Öyleyse biz de sana mutlaka onun gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi (sen), seninle bizim aramızda bir zaman (buluşma zamanı) (ve) bizim ve senin, ihtilâf etmeyeceğimiz uygun bir yer tayin et.”
Onlar, bu İlâh-î hakikatlerin “zâtî siryan” “zât-î tesir” ile olduğunu bilmediklerinden kendi bilgilerine kıyasen bunları da öyle hayal kurgu zannettikleri için mücadeleye girmeye meydan okumaya kalktılar. Ve bizde bunları gösteririz diye iki taraf içinde uygun bir zaman tespiti istediler. (buluşma zamanı) nefsin ve Rûh’un en uygun buluşma yerini ve zamanını tayin et, demeleri kendilerine olan nefsân-i benliklerinin hayali ve vehmi güvenine dayanarak seçimi Mûsâ’ya, yani akla bırakmışlardır.[60]
قَالَ مُوسَى أَتقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءكُمْ أَسِحْرٌ هَذَا وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ {يونس/77}
“Kâle mûsâ etekûlûne lilhakki lemmâ câekum(s) esihrun hâzâ velâ yuflihu-ssâhirûn(e)” Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.
Yine Tâ-hâ sûresi ile yolumuza devam edelim.
قَالَ لَهُمْ مُوسَى وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّه
كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَى
(Kâle lehum mûsâ veylekum lâ tefterû alallâhi keziben fe yushıtekum bi azâbin, ve kad hâbe menifterâ.)
(Tâ-Hâ-20/61) “Mûsâ onlara şöyle dedi: “Size yazıklar olsun! Allah'a yalanla iftira etmeyin yoksa sizi azâbla yok eder ve (O'na) iftira eden(ler) hebâ olmuştur.
Göstereceğiniz görüntüler asl olmayıp uydurma ve yanıltma olacağından, böylece halkı aldatmış ve güya bunlar Hakk’ın kuvvetiyle oluyormuş gibi olacağından “Allah’a iftira” etmeyin yani onun gücü ile oluyormuş gibi göstermeyin. Eğer nefs-i emmâre’den korkup böyle davra-anıyorsanız ahirette hebâ olmuş olursunuz.[61]