İçeriğe atla
Tekâsür 8Cüz 30 · Sayfa 600

Tekâsür Sûresi 8. Âyet

التكاثر

Sohbete sor

Śumme letus-elunne yevme-iżin ‘ani-nna'îm(i)

Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

(8) Âyet, toplarsak.

(94+30+12+8=144) tür.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinin harf, sayı değerlerine bakalım.

(ا Elif-1-13) (ن Nun-50) (ش Şın-300) (ر Rı-200) (ا Elif-1-13) (ح Ha-8) dir. Toplarsak.

(1+50+300+200+1+8=560) tır.

(9+4=13) Görüldüğü gibi birçok sayısal değerler içinde bulunmaktadır. Yukarılarda da belirtildi, fazla teferruata girmeden bir de harf ma’nâlarına kısaca göz atalım.

(انشراح-İnşirah) Kelimesinde “Elif-” Ulûhiyyete “Nûn-Nûr-u Muhammediyye ye” “şın-müşahedeye” Rı-Rahmâniyyet ve Rububiyyete” “Elif-İnsân-ı Kâmile” Ha-hayata” işaret etmektedir. Hâl böyle olunca oluşan ma’nâ.

(انشراح-İnşirah) Ulûhiyyet mertebesinden doğan Nûr-u Muhammediyye Rahmâniyyet ve Rububiyyete intikâl edince İnsân-ı Kâmil mertebesinden gerçek bir “hayat-inşirah” açılımı ile müşahede edilmesidir.


Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olması demek içindeki mânânın bir mertebeden bir mertebeye hafifletilerek indirilmesi demektir yoksa örneğin arşı âlâ’dan dünyâ semâsına indirilmesi demek değildir, bu ifâdeler de geçerlidir ancak izâfidir.

Kûr’ân-ı Kerîm bu şekilde hafifletilerek inmiş olmasa idi özünü ve aslını hiçbir varlığın anlaması mümkün olmayacaktı. Zât mertebesinden sıfât mertebesine oradan esmâ mertebesine ve oradan ef’âl mertebesine, Arabça’ya indirildi ve Cenâb-ı Hakk (c.c) bütün mertebelerdeki

mânâları açık ve kapalı olarak Arabça harflerin üzerlerine yükledi.

Arabça’dan diğer dillere yapılan tercümelerde bu mânâlar yapılan tercüme üzerine ne yazık ki yüklene-memektedir. Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduğumuzda lezzet alamayışımız ve onun derinliklerine dalamayışımız hep lisan perdesi yüzünden olmaktadır. Genel ifâdeleri ile Yüzde on gibi bir mânâsı ancak açığa çıkabilmektedir. Çünkü bu tercümeler aklı cüz’ sınırları içerisinde ve daha ziyâde tenzih mertebesi yani ötelerde olan bir Allah düşüncesi üzerine ağırlıklı olmaktadır.

Bizler çok çalışmak suretiyle “Arabça” kelimesinin başında olan ve bireysel nefsaniyetimizi ifâde eden “ayn-yani A” harfini kaldırabilirsek Kûr’ân-ı Kerîm’in “Rab”çasını okumuş oluruz ve bu hakîkat tahakkuk etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek mânâsı ile anlamak mümkün değildir.

Diğer bir yönden ise elimizde bulunan Kûr’ân-ı Kerîm değişmemiş ve aslı üzere olduğundan mânâ olarak belki tam olarak anlayamasak dahi bütün okuduklarımız rûhu-muzda kayda geçmektedir, Kûr’ân-ı Kerîm ile rûhumuz iki kardeş olduklarından ve aynı kaynaktan geldikleri için birbirini anlayabilmektedirler.

Sayı değerleri yönünden bakarsak, 94. sûre olması yani (9+4=13) ile görülüyor ki Sûre-i Şerif hem sayı olarak hem de kelâm ve mânâsıyla Efendimiz (s.a.v) ve onun şahsında herbirerlerimize hitâp etmektedir.


أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

(94/1) (E lem neşrah leke sadrek.)

(94/1) “Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime’ye istifham Elif’i ile başlıyor. Cenâb-ı Hakk (c.c) ben bu işi yaptım diyor ve bizim de bundan haberimiz yok ise, o zaman vay halimize çünkü bizler bu dünyâya bunlardan haberdar olmak için geliyoruz.

Mûsâ (a.s) ulûl-Azm bir peygamber olarak Firavun’un karşısına giderken Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan “Rabbişrah li sadri” (20/25) yani “Rabbim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Buna karşılık Cenâb-ı Hakk (c.c) bu Âyet-i Kerime de ümmeti Muhammed’e o kadar büyük lütûfta bulunuyor ki ümmeti Muhammed’e verdiği büyük değeri gösteriyor.

Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e hitâben “ben zâten sizi hakîkatlerimi alayacak kapasitede halket-tim” buyuruyor.

Ancak bizler bu kapasiteyi dünyâ muhabbetiyle dol-durduğumuzdan dolayı Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın hakîkatlerine yer kalmıyorsa bundan sorumluyuzdur.

Mânâ olarak bu kadar geniş olan rûhaniyetimiz mad-de beden oluşumu ile biraz kısıtlanmıştır, okuduğumuzu anlayamamamızın sebebi de budur. İçimizde oluşan sıkıntıların sebebi dahi hep buradan kaynaklanmaktadır.

Efendimiz (s.a.v)’in yaşamı süresince mübârek kalpleri, dört defa ameliyat edildi ki, maddesel oluşumlar ile daralan kalbimizin, yine aynı şekilde fiziki açılımlar ile, genişletilebileceğinin göstergesidir.

Birinci ameliyat, çocuk iken dört yaşında melâikeyi kirâm tarafından yapıldı ve vücudunda bulunan pis kanı temizlendi, İkinci ameliyat, on yaş civarında, Üçüncü ameliyat, Hira dağından ilk vahiy gelmezden hemen evvel, Dördüncü ameliyat ise mi’rac’a çıkacağı gece yapıldı.

Buradan anlaşılacak olan ameliyat ifâdesi, her birerlerimizin cerrahlara giderek göğsümüzü yardırması anlamında olan bir ifâde değildir. Gerçi bu ifâdeler daha o günlerden günümüzdeki kalp cerrahisinin ilmini de göstermektedir, ancak bizlere lâzım olan bâtıni olarak ifâdesidir ki o da şöyledir;

  1. ameliyat ef’âl mertebesini anlama yolunda,
  2. ameliyat esmâ mertebesini anlama yolunda,
  3. ameliyat sıfât mertebesini anlama yolunda,
  4. ameliyat zât mertebesini anlama yolunda, olmaktadır.

Bu belirtilen ameliyatlar olmadıkça Allah (c.c)’ı tanımak ve ilmini idrâk etmek mümkün değildir. Sûri olarak İslâm dinini sadece fıkıh ilmi ile sınırlı bir saha içerisinde yaşarız.

Hakk yolunda yapılacak “göğsün yarılmasının” ilk önceki bıçağı, kelime-i tevhid’dir, daha sonraki ilâcı “Hakk sohbetleri”dir. Kelime-i tevhid ile başlayan zikirler vücutta oluşan gazları izale etmektedir. Yediğimiz yemeklerdeki özelliklerin kana karışması nefsi emmarenin en büyük kaynağıdır ki, kişi bunlardan dolayı nefsi arzular ve onun istikâmetinde hareket etmeye başlar. Sadece duygular ile hareket etmeye başlayan, madde beden şuurunu Allah’ın istediği istikâmette kullanamamaya başlar ki, bu madde bedeni idare eden akıl ise, ancak kendi hakîkatini idrâk ettikten sonra, gerçek mânâda akıl olmaktadır. Zikir ile incelen kan, beyin kapasitemizi genişleterek düşünce haddimizi arttırmaktadır. Zikir yapanlarda fiziki olarak kalp hastalıkları da çok görülmez çünkü bu akışkanlık kalp civarındaki yağlanmayı da önler. Sinir sistemini de düzene sokan bu çalışmaların ne kadar büyük faydaları olduğu görülmektedir.

Daha evvelce kişi, kendi nefs-i varlığında Hakk’tan

gafil darlıkta, ve sıkıntı içindedir, daha sonraları aldığı eğitim ve çalışmaları ile fenâfillâh’dan baka billâh’a geçip Hakk’ani bir elbise ile halkın arasına gönderilmesi ve İlâh-î hakikatleri Hakk’ani aklı ile idrak etmesi onun İnşirahıdır.

“Senin göğsünü yarıp genişletmedik mi?” (94/1) Bu kabiliyyeti zâten daha baştan sana vermedikmi? O halde çalış ve bu hakikat-i idrak et.


İkinci yorum.

Bu zâhir anlamdaki ifâdesi. Ve bu tercüme bakın, burada çok enteresan bir hâdise vardır. Yâni burada derken tüm bu tercümelerde. Allah’ın kitabından, bu beşerin yaptığı bir tercümedir. Ama Kûr’ân-ı Kerîm daha evvelki sohbetlerde de geçtiği gibi, Allah tarafından mânâ âleminde dört defa tercüme edildi. Yâni ana kitâpta iken, Ümmül Kitâp’ta iken, kitabın anasında yâni, ana varlıkta iken bir tercüme edildi, Allahçadan Hakça’ya, oradan Levhi Mehfuz’a nâzil oldu, indirildi. Levhi Mahfuzda Hakça’ dan, Rabçaya tercüme edildi. Rapçadan da Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi yapan Allah-ü Teâlâ Hazret-lerinin kendisiydi. Semi ve alim ismiyle. Alim sıfâtıyla yaptı bunları. Niye böyle oldu bu işler? Şimdiye kadar Kûr’ân-ı Kerîmin böyle bir ifâdesini duyduk mu? Duyma-dık.

Duymadık ama, bizim duymamamız bunun yokluğu değildir. Duymayabiliriz, her şeyi ama gerçeği bu Kûr’ân-ı Azimüşşanın. Bize ulaşma gerçeği bu. Eğer Levhi Mahfuzda ve ondan evvelki Ümmül Kitâpta olduğu şekliyle bize indirilmiş olsaydı, bizim bunu anlamamız kesinlikle mümkün değildi. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in nâzil olma hakîkatinde bu yatmakta. Gerçeğinde bu yatmakta. Nâzil bir mertebeden bir mertebeye, yâni bir mahâlden bir mahâle indirilmesi değil. İçindeki mânânın bir mertebeden

bir mertebeye, hafifletilerek indirilmesi. Nüzul demek bu demektir, nâzil olması da budur. Yâni zât mertebesinden, sıfât mertebesine indirilmesidir. Yoksa Arş-ı Alâ’dan dünya semâsına indirilmesi gibi, ifâdeler de geçerlidir ama bunlar izafi ifâdelerdir, bazı şeyleri belirtmek için söylenen ifâdeler. Makam ve mekân ifâdeleri değil. Zaman ve mekân ifâdeleri değildir. Eğer Cenâb-ı Hakk Allah’çadan Arapçaya tercüme etmeseydi, bu Kûr’ân-ı Azimüşşanı sadece ve sadece Allahü Teâlâ Hazretlerinin benzeri birçok Allah’lar olması lazımdı ki, ancak onlar kendi aralarında anlayabilirlerdi bu lîsânı. Tabii böyle bir şey mümkün değil. Ama izâh için söylüyorum. Anlatabildim mi? Allah’da olan Ümmül Kitâpta olan Kûr’ân-ı Azimüşşanın özünü, aslını hiçbir varlığın sıfât mertbesi dahil, orada bulunan hiçbir varlığın anlaması mümkün değildir. İşte anlaşılması için anlaşılmasının kolaylaştırılması için, Cenâb- Hakk onu bir tercüme yaptı, yâni nâzil etti, nuzul etti, hafifletti, indirdi. Nasıl ki bütün bu âlemler yok iken, Allah-ü Teâlâ Hazretleri amaiyette iken, bu âlemler varmıydı? Yoktu. Arapça Türkçe lîsânlar varmıydı? Yoktu.

Bunların hepsi sonradan oluştu, sonradan meydana geldi. İşte bunlar sonradan meydana geldiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’inde tecelli saf’haları sonradan oluştu. Nâzil denen budur. İnme diye bahsedilen budur. Bir mertebeden bir mertebeye, bizim anladığımız mânâda inmek, düşmek işte ulaşmak gibi değil, mânâsının hafifleştirilmesi nâzil olma-sı. Zat mertebesinden sıfât mertebesine Levhi Mahfuza. Levhi mahfuzda levhalar halinde ilim olarak billurlaşmaya başladı, belirmeye başladı Kûr’ân-ı Kerim’in hakîkati. Oradan yine o şekilde bize gelseydi yine anlayamaya-caktık. Mümkün değildi çünkü.

Oradan da Cenâb-ı Hakk Levhi mahfuzda bir tercüme yaparak. Şimdi aklıma geldi. Kitabül Mübin neyse, oradan sonra aldığı isim de, İmam’ül Mübindir. O ismi alarak Kûr’ân ifâdelendirildi. Orada da Rabça. Yâni esmâ metre-besine tenezzül etti. Bütün varlık tenezzül ettiği gibi,

Kûr’ân’da esmâ mertebesine tenezzül etti. Bunlar hep… Dinleyenlerden biri: Furkan. Yok, Furkan değil. Furkan sıfât. Levhi mahfuzdan bir tecelli ile, bir tercüme ile Kitabül Mübin, yâni açık kitâp hükmüne ki, buda esmâ âlemidir. Esma-i İlâhiyenin açıldığı sahadır. Orada Rabçaya tercüme etti Cenâb-ı Hakk. Yâni Hakçadan Rabçaya tercüme etti. Rab bilindiği gibi rububiyet, terbiye mertebesi, esmâ mertebesi, yâni isimlerin zuhur mertebesidir. Eğer bu şekliyle gelseydi yine anlaya-mazdık. Taa ki o günün en gelişmiş lîsânı olan, başına bir elif/ayn konmak sûretiyle Arapçaya tercüme edildi.

Bu tercümeyi yapan Cenâb-ı Hakk. Yalnız şimdi niye buraya geldik. Şunu belirtmek için: Rabçadan Arapçaya tercüme ettiği zaman Cenâb-ı Hakk. Bakın şimdi bu çok mühim bir mesele. O Arapçanın üzerine Rabça mânâsını yükledi. Kûr’ân-ı Azimişşanda daha üst mertebelerde bulunan bütün hakîkatleri, beşer lîsânı olsa dahi Arapça lîsânın üzerine yükledi. Rabça, Hakça, Allahça mânâlarını hepsini o ibare harflerinin üstüne yükledi. İşte Efendimizin buyurduğu mir’aç gecesinde bana üç türlü ilim verildi dedi ya. Birini herkese açmam, o beşeriyet yönlü anlayışla, birini isteğine bıraktı.

Bazılarını aç, bazılarını açma dedi. O da esmâ mertebesinin bazı halleri. Açma dediği sıfât, zât mertebe-sindeki halleri açma, herkese açma, mânâsında idi. Ama bu mânâları Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde, o Arapçaya yüklediği Rabça mânâların içersine yükledi. Bütün bunların hepsini yükledi. Eğer Cenâb-ı Hakk kapalı bir şey murad etseydi zâten bu âlemleri halk etmezdi. Onun gayesi kendinde bulunan bütün hakîkatleri ortaya çıkarmak. Zahera ismiyle, zuhura getirmektir. Tecelli, ceal ismiyle tecelli ettirmek. Eğer gayesi kapatmak olsaydı o ibare içerisinde o lâfızları görüntüye getirmezdi. Tamamen gizli bırakırdı, kimsenin de haberi olmazdı.

Şimdi anlamamız gereken, meâl ile yâni Arapçadan

başka çeviriler ile, Arapça çevirisinin arasındaki farkı anlayalım. Şimdi Arapça olarak bize nâzil oldu. Her birerlerimize. Aleyke aleyke diyor bakın. Senin üzerine, senin üzerine, sana, kef, kef, muhatab, fe, diye. Okuyana hep bunlar yâ’sin ey insân diye. Hep sana hitap ediyor. Ama bana da hitap ediyor. Zannetmeyin hep size. Hepimi-zin hissesi vardır. Hem de asli olarak hisselerimiz vardır. Eğer biz kendi hakîkatimizi biraz idrâk edersek Arapçanın başındaki Elif/ayn bizim nefsani varlığımızı oluşturmak-tadır. O baştaki elifi/ayn-ı çektiğimiz, oradan ayırdığımız zaman yine arkada kalan Rabça’dır. Ama o Rapçanın perdesi Arapça lîsânıdır. En geniş mâ’nâda o gün yeryü-zünde lîsânlar arasında, bugün dahi öyledir, en geniş kapsamlı mânâları ihtiva ettiği için Cenâb-ı Allah onu Arapçaya çevirdi. Yoksa Latinceyede çevirirdi. Diğer kitâp-larda olduğu gibi İbraniceyede çevirebilirdi. Süryaniceyede çevirebilirdi.

Ama Arapça lîsânı üzerine, Arapçaya tercüme etti. Şimdi beşinci tercüme olan Türkçe, Almanca veya diğer lîsânlara yapılan tercümelerde bu mânâlar üzerine yüklenemiyor. Bakın en can alıcı yeri burası. İşte beşinci tercüme olarak, Türkçe olarak okuduğumuz, şu meâl Kûr’ân-ı Azimüşşanın mânâsının zâhiren, belki yüzde beşini, yüzde onunu bize aktarabilmektedir. İşte Kûr’ân okuduğumuz zaman lezzet alamayışımız, onun derinliği-ne dalamayışımız, dışındaki o lîsân perdesi yüzünden olmaktadır. Yâni tercüme edenin lîsânının yetersiz olmasın dan kaynaklanmaktadır. Özüne nufuz edemememizin en büyük sebebi budur. Burasını anlatabildim mi? Cenâb-ı Hakk Rububiyet mertebesinden Rabçasından bizlere “kitab-ül mübîn” olarak bildirmektedir.

Evet Türkçe veya Almancaya veyahut Fransızcaya, Arapçadan tercüme edildiği zaman, Cenâb-ı Hakk’ın yapmış olduğu tercüme gibi olamayıp beşer lîsânı. Arapça da beşer lîsânı, diğer lîsânlar da beşer lîsânı olduğundan Ulûhiyyet mânâları o beşer lîsânına yüklenememektedir.

Ancak zâhir ve çerçeve genel ifâdesiyle, Kûr’ân-ı Kerîm’in yüzde onu kadar bir mânâsı ifâdeye, zâhire çıkabilmekte-dir. Çünkü o tercümeleri, son beşinci tercümeyi yapan da beşer aklıyla. Yâni nefsiyle tercüme ettiğinden. Başka bir ifâdeyle akl-ı cüz sınırları içerisinde tercüme ettiğinden, Cenâb-ı Hakk’ı da genel mânâda tanıyamadığından, ve de daha ziyade tenzih mertebesi, ağırlıklı meseleye baktıklarından, o zaman ötelerde olan bir Allah’ı anlatma ve izâh yoluna girdiklerinden, Cenâb-ı Hakk’ın gerçek halini, Kur’ân-ı Azimüşşanın gerçek ifâdelerini anlatma imkânı bulunamamaktadır. Peki ne olacak o zaman? Tercümeden tercüme, o her tercümede işte biraz mânâsı eksilince, nasıl bunun aslını öğreneceğizde, nasıl hakîkati-ne nufus edeceğiz? İşte o demin bahsetmeye çalıştığım gibi, Arapça kelimesinin başındaki Elif/ayn-ı kaldırabilirsek çalışmak sûretiyle ki, o Elif/ayn, bizim nefsaniyetimizdir.

Elif/ayn, bizim bireysel varlığımız. Bireysel varlığımızı ortadan kaldırarak, okumaya çalışırsak işte o zaman Rabçasını okumuş oluruz. A-rapça o hakîkate ermeye başladığımız zaman bakıyoruz ki, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız sadece harf-i nidâdır. Hakikatini anladığımız zaman “Aaaa” bu Rabçaymış diyerek hayret ediyoruz.. Bundan sonra hakikatini daha çok anlamaya başladığımız zaman hayret üstüne hayret ediyoruz. Arapça beşer lîsânıyla zannettiğimiz Hakîkati İlâhiye olan bu kitabın hakîkatini anladığımız zaman, baştaki Elif/ayn bizim varlığımız, ve de onun yokluğu, sadece bir sesten ibaret kalıyor. “A-rapça” işte bu hakîkat zuhur etmedikçe Kûr’ân-ı Kerîmi gerçek mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Sadece suri ve kalıp olarak, ve beşinci tercüme olarak, beşerin yaptığı tercüme iyi bir, iyimser rakamla yüzde onu ancak elimizde kalmış olmaktadır. İşte diğer eski kitâpların da bozulma sebebi bu tercümelerdir. En büyük bozulma sebebidir. Ancak başka da yapacak bir şeyimiz yoktur, Gerçek bir tercüme yapacak kişinin mutlaka İrfaniyyet ve tevhid bilgisine sahip olması gereklidir.

Not= “Elif/ayn” bilindiği gibi, Türkçe, “Arapça” yazısı (A) ile başladığı için aynı sesi veren (a’e) (Elif) ile belirtildi, ayrıca, “Arapça” yazısı, “Arapça” olarak yazıldığı zaman, baştaki harfi “Ayn” olarak yazılır, aslında her iki şekilde de, baş harfi “A” olarak ifade edilir. Bu yüzden bende bu hakikati belirtmek için “Elif/ayn” olarak her iki Halide belirtmiş oldum.

Hristiyanlar yaklaşık her on senede bir, bir heyet toplayarak bunu zamanın kelimelerine göre değiştiriyorlar Yenilendiriyorlar İncil, Tevrat gibi kitâpları. İşte her anlayışta, günün insânlarının anlayışı, beşer anlayışı idrâki içerisinde ilâhî mânâları kaybolup . Kitab-ı Mukaddes dedikleri kitâplar beşer lîsânına, beşer anlayışına dönüş-müş oluyor. Peki bize gelince ne oluyor? Bizim işimizde aslında ondan farklı değil. Ancak; bizim elimizde muhkem ve mutlak olarak aslı olduğundan, bizim şansımız onlardan çok fazla. Ma’nâ olarak belki anlayamıyoruz, son beşinci çevirisinde beşerce anlıyoruz ama, özü elimizde olduğu için, anlamadan Arapça formunu okuduğumuzda, o bizim rûhumuza demin dediğimiz gibi rûhumuza kayda geçiyor.

Bugun aklımız onu almıyorsa da ama rûhumuzla irtibat sağlayabiliyor. Çünkü kardeşiyiz biz onun. iki kardeşte en güzel bir sekilde birbirini anlayabiliyor, aynı kaynaktan geldığı için. İşte şu yaptığımız mevzu içerisinde, hem geçmiş kitâpların ne yönden bozulduğu, ama halen elimizde mevcût halimizin de bizlerinde ne halde olduğunu anlayabiliyoruz. Anlatabildim mi bir şeyler bu hususta. İşte bu Sûre-i Muazaama, Sûre-i Şerif’te Cenâb-ı Hakk istifham/soru elifiyle başlıyor yine.


E lem yapmadık mı? Neyi neşrah şarh etmedik mi? Yarmadık mı? Neyi? leke senin için lil için bakın, kef şu anda, bakın her birerlerimize bu âyet taptaze inmektedir. Hemde Rabbımızın mübarek lîsânıyla inmektedir. Birebir

bakın Rabbın sana hitap ediyor. Yapmadık mı? Hadi inkar et bakayım. Yapmadın de bakayım. Ama benim haberim yok. O daha acı o zaman. Rabbın ben yaptım bu işi ettim diyorsa, senin haberin yoksa, o zaman vay vay halimize. Bu dünyaya bundan haberdar olmak için geldik. Yatmaya gelmedik. Olsun yatacağız da arada sırada. Yatmadan da olmuyor. Sadreke. Biz senin göğsünü yarmadık mı? Şarh etmedik mi? “E lem neşrah leke sadreke.” Yâni biz senin göğsünü yarmadık mı? Yâni açmadık mı? Böyle bir tekrar edelim sonra başa döneriz.


وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ

(94/2) (Ve vedagnâ anke vizrek.)

(94/2) “Ve senden yükünü kaldırmadık mı?”


Bizim sırtımızdaki en büyük yük, sürekli olarak talepte bulunan nefsi isteklerin yükü ve benlik yüküdür. Herbirerlerimizde bulunan bu yükleri nasıl sırtımızdan atacağımızın yolunu Cenâb-ı Hakk (c.c) bize bildirmiştir. Bunları dikkâte alarak bu yükleri sırtımızdan atmalıyız.

Bizden önceki ümmetler kişinin bireysel varlığının nereye dayandığını ve nasıl bir varlık olduğunu, üzerinde hangi yükleri taşıdığını bilmiyorlar idi. Cenâb-ı Hakk (c.c) ümmeti Muhammed’e habîbinin yüzü suyu hürmetine bunları bildirmiştir. Beşeriyetin giderilerek yerine hakîka-tinin konulması ile orada Hakk’tan başka bir şey kalmamakta ve bu şekilde bu yük bizlerden kalkmış olmaktadır. Bundan sonra üzerimizde kalan marifetullah yükü ile çok büyük şeref olarak Kûr’ân’ın hammallığını, taşıyıcılığını yapmaya başlamaktayız.

İnsan-ı Cenâb-ı Hakk (c.c) Kûr’ân’ı taşıyıcı olarak halketmiştir ve bu belirtilen marifetullah bilgisini taşıyan

kimseler için Kûr’ân-ı Kerîm’in tamamını ezbere bilme gerekliliği yoktur, Kûr’ân-ı Kerîm’in mânâsını bilmesi onun gerçek taşıyıcısı olmasını sağlamaktadır.


İkinci yorum.

Ve ve dagnâ” burada bakın, biz yaptık veya yapmadık mı? Aleyke senin üzerinde bulunan “vizreke” senin sırtında bulunan yükünü atmadık mı? Yâni senin sırtındaki yükünü kaldırmadık mı? Anlaşılıyor değil mi? Birinci âyette biz senin göğsünü gönlünü açmadık mı? İkinci âyette sırtındaki yükünü kaldırmadık mı? Nasıl? Sorulu cevaplı tahkikli mutlakiyet olarak söyleniyor. Bunda şüphe yok. Ya Rabbi kaldırmadın diyecek halimiz yoktur. Kaldırmadık mı? Diye yapılan, inkârı olmayan işi, açık olarak bildiriyor. Ancak ilgisizliğimiz yüzünden bizim bunlardan haberimiz yoktu, demek kimseyi kurtamayacaktır.


الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ

(94/3) (Ellezî enkada zahrek.)

(94/3) “Ki o (yük) senin sırtını bükmüştü.”


Kişinin sırtında ki yükü, başlangıçta kendini var zan-nettiği beşeriyyet yüküdür. daha sonra eğitimini sürdür-düğünde kendisinde meydana gelen fenâfillâh halinde ki, emir ve nehiy hükümlerini kime bağlıyacağı ağırlığıdır. Çünkü halkı göremez ki, emir ve nehiyleri uygulama yeri görsün. Daha sonra kendisine Hakk’ani bir elbise verilip fenâfillâh’dan baka billâh’a geçtiğinde gene kendisinde hakikat-i itibari ile halkıyyet-i meydana geldiğinde bu belirsizlik yükü sırtından gitmiş olur. Onun yerine bu sefer görev bilinci gelmiş olur.


İkinci yorum.

Ellezî enkada zahrek. Senin sırtını bükmüş olan ağır yükünü kaldırmadık mı? Genelde bakın, Cenâb-ı Hakk bize o kadar büyük lutuflarda bulunmuş ki bizim bunlardan haberimiz bile olmuyor. Eğer Cenâb-ı Hakk bize verdiği lütufların en küçük bir karşılığını istese idi bizim bunları yerine getirmemiz imkânsız olacaktı, bu sebebten sırtımız da ifade edemiyeceğimiz kadar Hakk’a karşı şükran yükü vardır. İşte bu yüzden genel olarak Rahmaniyyet hakikati ile bizlere verdiği lütufların karşılığını bizlerden isteme-mekle, sırtımızdaki bu vefa ve şükran yükünü kaldırdığını ifade etmektedir. Bizlerden sadece kendisini Rabb olarak tanımamızı, bunun karşılığında ise ahirette gene sonsuz olarak nimetler verceğini ifade etmektdir.


وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ

(94/4) (Ve refa’nâ leke zikrek.)

(94/4) “Ve senin zikrini yükseltmedik mi?”


Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâti tecellisi bizlerde olduğu için zikrimizi yükseltti ancak bunun tahakkuku için yukarıda belirtilen oluşumlar yani gönlün temizlenmesi, sırtındaki nefs yükünün atılması gereklidir.

“Hakikat-i Muhammed-î” olarak bütün âlemlerde, “Muhammedürrasûlüllah” diyerek cem den sonra fark âleminde de zikrini yükseltmedik mi?” Senin zikrini yâni senin hakîkatini yüceltmedik mi?


Not= Bu husuta geniş bilgi (13 ve hakikat-i ilâhiye) isimli kitabımızın (8) inci Muhammed (s.a.v) bölümünde

mevcuttur dileyen oraya da bakabilir. T.B.


فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(Fe inne maal usri yusra.)

(94/5) “O halde, muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Bu belirttiğimiz işler de sadece okumak ile yeterli olacak kadar kolay işlerde değildir, bunların tahakkuku için çok çalışmak gereklidir. Aslında zorluk, dışarıdan kolay görülmekle birlikte kişinin kendi nefs karanlığında yaşaması zordur. Bu halini Nûr aydınlığına çevirebilmesi biraz zor görünüyor ise de, aslında o zorluğun içindeki kolaylıktır.


İkinci yorum.

Muhakkak ki bir zorluk ile bir kolaylık vardır. Yâni bu işler oluyorken belki biraz zorlanıyorsun ama, her işte. O zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık vardır.

Aslında zorluk, hayata nefsinin isteği ve arzusu ile bakmaktan kaynaklanmaktadır. Başına gelen her hangi bir zorluk karşısında sabır kalkanı kullanılmadığı için o hadise kişiye çarpmakta ve ona zarar vermektedir. Ancak o kişi sabır kalkanını kullandığı zaman kendisine gelecek olan atılan zarar okları, kalkanına vurup yere düşeceğinden kendisine tesir edemeyeceğinden işi kolaylaşmış olacaktır.

“İnnellaha meassâbirin” (2/153) “Allah sabredenlerle birliktedir” âyetinin hakikatiyle Allah (c.c.) o kişinin yanında ise! nefse zorluk gibi görünen her hangi bir hadise, ruha huzur verir ve bu şekilde de bahse konu olan zorluk, kolaylığa dönüşmüş olur. Eğer zorluk kısmen daha

sürüyor ise, gene sabır kalkanına ve biraz zamana ihtiyaç vardır demektir. Ki buda bir imtihan halidir. Çünkü bu âlem her türlü halde olan kimselerin kendi hâl ve yaşantılarından imtihanlarıdır.

Ayrıca işlerimizi Hakk ile beraber yaptığımız zaman, işerimiz kolaylaşır. Nefsi benliğimiz ile yaptığımız zaman nefsimize buradan pay çıkarmak için çalıştığımızdan işlerimiz zorlaşır.


إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(94/6) (İnne maal usri yusren.)

(94/6) “Muhakkak ki zorluk ve kolaylık beraberdir.”


Cenâb-ı Hakk (c.c) iki defa aynı Âyet-i Kerime ile şuna dikkât çekmek istiyor, “Ey kulum zorlandığın zaman dikkât et onun yanında muhakkak bir kolaylık gelmiştir, yeter ki sen sabret ve yoluna devam et!”


İkinci yorum.

Tekrar bakın aynı âyet bir sûre içerisinde tekrar ediyor Cenâb-ı Hakk neden dikkatimizi çekmek için. Hangi dikkate? Ey kulum zorlandığın zaman, umutsuz olma, hiç unutma ki, onun yanında bir kolaylık ihsan edilmiştir. Yeter ki sen sabret yoluna devam et. Bu âlem geçici bir imtihan evidir.


فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ

(94/7) (Fe izâ feragte fensab.)

(94/7) “Öyleyse boş kaldığın zaman hemen intisap et.”


Efendimiz (s.a.v)e ve onun şahsında herbirerlerimize hitâben Cenâb-ı Hakk (c.c), “elindeki işin ile çok fazla ve gereksiz yere oyalanarak vaktini geçirme” ikazını da yapmaktadır.


İkinci yorum.

Başladığın bir işten fariğ olduğun zaman. Ondan boşaldığın zaman. Yâni ondan. O işi bir neticeye bağladı-ğın zaman . “hemen Hakk’a intisap et.” Yani bâtıni âleme ve kendi hakikatine yönel.


وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(94/8) (Ve ilâ rabbike fergab.)

(94/8) “Ve öyleyse Rabbine rağbet et.”


Rağbet ettiğin dünyâ işlerinden uzaklaş ve tek rağbet edilecek olan Rabbine rağbet et, onunla meşgûl ol! Ayrıca rağbetin, halkı Hakk’a davet olsun, ve senin rağbetin Hakk’ın Zâtına olsun.


İkinci yorum.

Yukarıdaki özet izahlardan sonra sûre-i şerîfe tekrar genel olarak bir daha bakalım.

İşte o zaman Rabbine rağbet et. Neden? dünya işlerinden uzaklaş. Rağbet ettiğin dünya işlerinden uzaklaş. Tek rağbet edilecek şey Rabbındır. Ona rağbet et, yâni onunla meşgul ol diye böylece zâhir ifâdesi ile bunu burada bitirmektedir.


Şimdi sûre-i şerîfi Bir daha düz olarak okuyalım. Ve ikinci bir yorum daha yapılmıştı faydalı olur düşüncesi ile onu da kayda alalım. İnşeallah


Ey Muhammed (s.a.v.) Senin gönlünü açmadık mı?

Belini büken yükünü sırtından üzerinden almadık mı?

Senin şanını yükseltmedik mi?

Elbette güçlükle beraber şüphesiz bir kolaylık vardır.

Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.

Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş;

Ve ümit edeceğini yalnız Rabbinden iste.


Yâni Rabbına rağber et diye böyle kısaca özet olarak yuvarlak bir meâl verilmiş. Bu husus Anlaşıldı değil mi?


Şimdi tekrar başa dönelim. Sohbete başlarken, sohbetin başında bir duâ yapmıştık. Mûsa Aleyhisselâmın duâsıydı o. Kûr’ân-ı Kerîm’de belirtilen ve Ulûl Azim bir peygamberin isteğiydi. Nereye giderken Firavun’un karşısına giderken. Rabbi, ey benim Rabbim. Rabbiş rahli sadrî. Bakın! Benim göğsümü genişlet. Devam ediyor o ayrı. Duâsı devam ediyor ama bize lâzım olan, duâsının başındaki bu isteği. Mûsa Aleyhisselâm Firavun’un karşısına giderken, “Rabbiş rahli sadriy.” (20/25) “Ya Rabbi benim göğsümü genişlet” isteğinde bulundu. Şimdi. Ümmet-i Muhammede olan rahmetle, Allah’ın verdiği lutufla, Mûsa peygambere verilenin arasındaki farka bakın. Ne muazam fark ne büyük lutuf.

Ümmeti Muhammed’in en küçük, efendim küçük diye bir şey belirtmek için söylüyorum. En uzakta olan ümmetine ne kadar büyük lutfu vardır. Yakın ümmeti ayrı da, uzaktakilerine de buradan rahmeti vardır. “Elem neşrah leke sadrek.” Ey Habîbim senin ve senin ümmetinin göğsünü biz zâten baştan açtık, yardık ama koskoca Ulûl Azim peygamber, Ya Rabbi benim göğsümü genişlet, şarhımı geniştet diye niyazda bulunuyor. Bakın arada ne büyük fark var, Ümmeti Muhammedin değerinin ne kadar yüksek olduğu bu âyetle gözüküyor. Hepsinde gözüküyor da bunda daha çok açık gözüküyor.

Peki o zaman ne olacak? Gönlümüz şarh edilmemiş olsaydı. Mûsa Aleyhisselâmınında şarhı böyle baştan edilmiş olsaydı. O zaman bu duâyı etmesine gerek kalmayacaktı, işlerini öylece yürütmüş olacaktı. İşte buradan bizim alacağımız hisse şu ki: Cenâb-ı Hak Ümmet-i Muhammedî kendi hakîkatlerini mutlak sûrette alabilecek, anlayabilecek, kapasitede zâten gönlünüzü, halkettim diyor. Açmadım mı? Sizin göğsünüzü yarmadım mı? Diye belirtilen ifâde, zâten ben sizi bu idrâki almaya, bu ilmi almaya hazır vaziyette kurguladım. Sevvahu akşamki âyette tefsiye etti, onun düzenledi dediği ifâdenin içerisinde bu da vardır.

Gönlünüzü Hak muhabbetini alacak şekilde ben düzenledim diyor. Ancak o genişliğe, o mahâlle siz bir sürü şeyler koydunuz, orasını doldurdunuz benim girmem, ilmimin muhabbetimin girmesi lâzım gelen yere, siz dünya muhabbetini soktunuz diyor. Bizim mes’uliyetimiz orada işte o kadar açık ki, Cenâb-ı Hakkın bize olan lutfu, bildirgesi. Bunu ezelde bu böyle olduğu gibi mânâ âleminde, rûhlar âleminde rûhumuzun genişliği bu kadar geniş olduğu halde ama, fizik bedenlerimiz oluştuğunda bu hâdise biraz kısıtlandı. Fizik bedenimizin toprak bedenimizin rûhaniyetimizi kaplaması dolayısıyla bu genişlik bizde sınırlandı. Okuduğumuz zaman anlayamamamızın sebebi de budur. Ruhumuzdaki mânâ

boşluğunu biz maddi malzeme ile doldurduk. Birde bunun üstüne vücût elbisesini giydiğimiz zaman o sahayı daha da daralttık.

İşte gönlüm sıkılıyor içim sıkılıyor, ay patlayacak gibi oluyorumun sebepleri bunlardır. Luzumsuz şeylerin içeriye dolmasıyla, bunun pompalanması ile, zâten daraltılmış olan yeri daha da sıkıştırıyor. Hava gazını nasıl sıkıştır, sıkıştır, sıkıştır neticede patlıyor, lâstik top gibi. İşte bunun nasıl açılacağını Aleyhissalatu Vessellem Efendimizin hayatı sırasında bize talim ettiriliyor. Hazreti Resullullahın kalbi göğsü mübarekleri dört defa daha çok sayıda rivâyetler var ama, aslı dört olması gerekiyor. Dört defa ameliyat edildi Cebrail Aleyhisselâm veya görevli melekler tarafından, dört defa. İşte bu daraltılmış olan sahayı, yâni fizik bedenimizin daralttığı sahayı yeni fiziki açılımlarla genişletmeye çalışıldı.

Bir rivâyete göre dört yaşlarında melâike-i kiram görevli melek tarafından göğsünün yarıldığı, içerisinde bulunan siyah kanın oradan temizlendiği, daha sonra on yaşlarında daha sonra da Hira dağında üçüncüsü İkra “bismirabbikellezi” âyeti gelmezden evvel hemen o anda yapıldı. Birisi de miraca çıkacağı gece göğsünün yarılması ameliyat yapılması oldu. Peki şimdi Hz. Rasûlullah’a benzeyeceğiz diye hepimiz gidip doktorlara göğsümüzü mü parçalatacağız? Öyle değil. Ona gerek yok zâten. O kalbimizde bir rahatsızlık duyduğumuz zaman, sadrı şarh kalp doktorları yarıyorlar orasını.

Ama bunun din ile ilgisi yok, bu hâdise ile ilgisi yok. İşte onun ilmini veriyor. Daha o günden kalp ameliyatlarının, göğüs cerrahisinin de ilmini veriyor. Hiç kimsenin hatırında böyle bir ameliyat olabilir mi? Olamaz mı? Diye daha iç organların ne olduğu bilinmediği devrede, ama İslam dini kalp ameliyatlarının dahi tekniğini gösteriyor. Sadrı şarhi göğsünün yarılması diyor. Efendimizin yukarıdan aşağıya kadar öyle yarılma izi de

varmış. Cebrail Aleyhisselâm Nûrani teknikle nasıl kaynatıverdiyse onu, anında ameliyat yapılıyor ve içindeki kan temizleniyor. Hiç belli olmuyor şimdi lâzerle yapıyorlar. Dört defa Sadri şarh bunun birincisi Ef’âl mertebesinin hakîkatini anlamak için, olan genişlik. İkincisi esmâ mertebesini anlamak için olan genişlik. Üçüncüsü sıfât, dördüncüsü zât mertebesini anlamak içindir.

İşte bu şarhlar olmadıkça Allah’ı tanımakta mümkün olamıyor. Onun ilmini idrâk etmekte mümkün olmuyor. Sadece suri olarak, fıkıh ilmi içerisinde İslâm Dinini Çok sınırlı bir saha içerisinde yaşamış oluyoruz. Yâni emir ve nehiy, sevap ve günah dusturu içerisinde yaşamış oluyo-ruz. Bilmemiz lâzım gelen, marifetullaha ulaşmadan o günkü yeri hazırlamadığımız için onu anlamamız mümkün olmuyor. Ulaşmadan bu dünyadan göçüp gidiyoruz. Bunun Hak yolcusu tarafından nasıl yapılışına gelince. Sadri şarhın ne olduğuna gelince.

Bunun bıçağı evvelâ Kelime-i Tevhid. İlâcı dikişi sohbet ama, Hak sohbeti, şeriat sohbeti değil, fıkıh sohbeti değil. Yâni namazın farzları sünnetleri müstehabları, işte şunları şunları şunları bu değil. Bu ilmihal bilgisidir sadrı şarh bilgisi değildir. Sadrı şarh bilgisi semâvata açılacak olan insân aklının ancak sohbetle oluşturulma çalışılmasıdır. İkincisi zikr. Bıçağı zikir. Kelime-i Tevhid zikri. İşte ne zaman ki kişi cemaat olarak veya kendi başına cehri olarak Kelime-i Tevhid-i zikretmeye başlıyor.

İşte bu arada göğsünden alıp vermiş olduğu nefes, orada yiyeceklerden meydana gelmiş olan gaz ki pıhtılaşmış olan kan diye belirtiliyor. Grizu gazı. Ancak her yediğimiz yemekten sonra, midemizde olan o hazım neticesinde gaz oluşuyor ki, bunu hepimizde biliyoruz sıkıştırınca nasıl mide ağrıları çekiyoruz. Onun bir başka türü meydana geliyor. O kadar ne tür kimyasal şeyler üretiyor ki mide boşluğunu dolduruyor. Orada o arttıkça

arttıkça, arttıkça yoğunlaşıyor. Koyulaşıyor. Oradan kalbimize nufuz ediyor. Göğüs boşluğunu doldurduktan sonra kalbe giriyor. Kalbe girdiği zamanda kana karışıyor. Kana karıştığı zamanda zâten işimiz bitiyor, bütün vucudumuza yayılıyor. İşte nefsi emarenin en büyük kaynağı budur. Yâni nefsi istekler istikametinde kişiyi harekete geçirmesi. Kanımıza, kanımızdan vucudumuza ve beynimize ulaşmış oluyor. Beynimize ulaştığı zamanda beyni hükmü altına alan bu duygular, kendi istikametinde o bedeni kullanıyor. Artık bireysel aklın orada hiçbir hükmü kalmıyor. Artık o beden sadece duyguların hükmü ile hareket ediyor. O fizik beden bireysellik hükmünü kaybediyor. Şuur hakîkatini de kaybediyor.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)