İçeriğe atla
Tekâsür 7Cüz 30 · Sayfa 600

Tekâsür Sûresi 7. Âyet

التكاثر

Sohbete sor

Śumme leteravunnehâ ‘ayne-lyakîn(i)

Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz.

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

Ellezî halakake fe sevvâke fe adelek. (7) Bakın ne kadar açık bir hitap ki “halâka ke.” Seni halk etti. Yâni Cenâb-ı Hakk vacibul vucud hazretleri Ellezi o öyle bir Allah ki “halâka ke” bakın ne kadar yakın seni halk etti. Bire bir konuşması var, ötelerde değil. Cenâb-ı Hakk'ın hitabı uzaklardan değildir korkmayın. Gerçi mânâ âleminden geliyor ama. Mânâ âlemide zâten uzaklarda değildir. “Fesevvake” bakın hep muhâtab. Kim okuyorsa okuyanı muhatap alıyor. Dinleyeni de aynı zamanda muhatap alıyor. Seni halketti seni düzenledi. Seni dengeledi. Hâliki muhtar olan Rabb-ımızın bizlerle olan yakınlığı ne kadar açık ifade edilmektedir.


فٖى اَیِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ~ ~ ~

(82/8) - Fî eyyi sûratim mâ şâe rakkebek.

(82/8) - (6-8) Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?

(82/8) - Dilediği her hangi bir surette terkîb etti


Seni hangi sûrette, bakın nasıl bir şekilde terkib etti? Tertip etti. Yâni senin terkibini meydana getirdi. İlaç terkipleri gibi. Meselâ bir asprin hangi kimyasal terkiplerden meydana geliyorsa, onun ismi asprin oldu ve

yahut gripin oldu, veyahut baş ağrısı, ayak ağrısı, ismini aldı, veya soğuk algınlığı gibi, şeylere ne diyorlar? Antibiyotik. Şu veya bu şekilde antibiyotik ismini aldı. Neden,? bir karışım şeklinde neticesinde. İşte Cenâb-ı Hakk öyle bir terkip sûretinde meydana getirdi ki, “mâ şâe” dilediği şekilde bizleri tertip etti. Terkip etti. Hem tertip etti, hemde terkip etti. İşte demin bahsettiğimiz gibi vucudumuzu dört ana unsurdan terkip etti.

Toprak. Daha üstünde su. Daha üstünde ateş. Daha üstünde hava mertebe olarak. Bedenimizi bundan terkip etti. Ruhumuzu nerden terkip etti? Ruhumuz dediğimiz zaman ne bileceğiz, rûhumuz hakkında? Bakın bize bir hayat veriyor, bir can veriyor yaşıyoruz. Yere yattığımız, ellerimizi yanımıza uzattığımız zaman. Bakın beden aynı beden, nerde hadi bakalım hani konuşuyordu ya? Hani tad alıyordu? Tuzlu tatlı diyordu. Aman acı diyordu, yemeyeyim ben bunu aman zehirli diyordu.

Nerede o? İşte bunun içerisinde, bunun varlığında, bize hayat veren, ayrıca bir varlığımız var ki; işte o bizim gerçek varlığımız. Bu beden çukura atılıyor gidiyor. Soran var mı? Ne oluyor bunun akıbeti diye. Sormaya gerek yok, çünkü anasına gidiyor. Özlediği yere gidiyor. Aslına gidiyor yâni. Toprak toprağa gidiyor. Su zâten suya karışıp gidiyor. Hava havaya karışıp gidiyor. Nefesimiz havaya karışıp gidiyor. Ateşimiz ateşe gidiyor.

Geriye ne kalıyor? Nerede hani o güzel güzel sûret? O güzel şekil gülen, oynayan yerine göre ağlayan hislenen duygulanan kişi nerede? Varlık nerede? Demek ki onun kişiliğini kişilik yapan, varlığını varlık yapan, onun içinde başka bir cümbüş varmış. İşte o cümbüşü yâni o hayatı. Hayy esmâsının zuhurunu meydana getirdiği hali “ma şae” bizi yâni o nasıl dilediyse öyle terkip etti. Bizim elimizde birşey yok. Dünyaya geldik annemiz babamız bize kulak mı taktı tornavidayla? Bunu duyuşu şu oranda olsun, çok hassas duysun diye. Hassas bir duyu organı mı

taktı? Güzel koku alsın diye burun aleti mi taktı? Kol mu taktı anne baba bize tahtadan, ayak mı taktı? Hiç birşey yapmadı kimse, kimseya hiçbir şey yapmadı. İşte Cenâb-ı Hakk kendi dilemesiyle hangi kulunu ne şekilde zuhura getirtecekse o tertip üzere meydana getirdi.

Hani akşamda konuşuluyordu ya. Sistem aynı ama şekillerimiz hepimizde değişik. Hani bu günkü gibi. Parmağımızın çizgileri bile haritası bile değişik. Bakın şu kadarcık, küçücük bir alana yüz milyardan fazla şekil sığdırıyor, Cenâb-ı Hakk Âdem Aleyhisselâm’dan kıyamete kadar gelecek insânların sayısını, tahminen yüz milyar olarak hesap etmişler. Tabi allahû âlem. Ama en azından yüz milyar, bakın şu kadar yere veyahut şu kadar çehreye yüz milyar, değişik sistem vermiş. Bakın kimse kimsenin aynı değil. Ama hepimiz birbirimizin aynı. Ama kimse birbirinin aynı değil. Hem iç bünye duygusal olarak hemde dış bünye fiziksel olarak.

İşte Cenâb-ı Hakkın tekliği burada da, kendini göstermekte. Kendi tek, var ettği herşey de tek. Dışarıya çıktığınız zaman, araziye çıktığınız zaman aynı iki tepe bulamazsınız. Aynı iki ova bulamazsınız. Aynı iki ağaç dahi bulmak mümkün değildir. İsterseniz bir ağaçtan aşı alın. Aynı ağaçtan iki ağacı aşılayın. İkisi birbirinin aynı olmaz. Neden? çünkü hep yek hep tek. Nusret Babam bir şiirinde şöyle diyordu. Böyle zar atıyoruz, ne hikmetse bize “hep yek,” yek, tek, tek, geliyor, diyordu.

Tabi zar attığı falan yok tu, o sahadaki espriyi anlatıyordu. Hani bazısı altı gelsin, beş gelsin yâni büyük rakkamlar gelsin diye bakıyor, ben diyor bir atıyorum bir bir geliyor diyor. Hep tek, tek geliyor diyor. Bize hep tekler düşüyor diyordu. Böylece hayatın her türlüsünde tevhid hakikatlerini yaşıyor olduğunu anlamış oluyoruz.

Size birde küçük hikâye anlatayım bilenler vardır ama yeni arkadaşlarımızda var, onlarda öğrenmiş olurlar. Espri olsun diye. Tek, tekten olduğu için. Nusret babamın küçük

iki tane kız torunu vardı, o zamanlar bizim torun kadar büyüklükte idiler. İşte ben onlara ziyarete giderdim. Otururuz sohbet vakti gelsin diye beklerken. Yahut bir ara olur, yemek arası olur gibilerde. O kızlar beni çok severler, kimisi boynuma çıkar kimisi kucağıma gelir. Necdet amca hadi bize masal anlat derlerdi. Bende onlara bir şeyler anlatırım çocuklar eğlenirler, onlara da bir değişiklik oluyor idi.

Bir gün onlar gene o çocuk safiyetiyle, Necdet amca ne olur bize bir masal anlat dediler, bende oturun bakayım, size şimdi bir masal anlatacağım, yalnız çok iyi, dikkatli dinleyin dedim. Onlar kulak kesildiler. Ben, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Bu cümleyi değişik tonlarda tekrar ettim. Nusret babamda karşıda oturuyor elinde gazete, gazete okuyor, yâni haberleri okuyor idi. Durdum tekrar, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Şimdi çocuklar merakla arkadan ne gelecek diye bakıyor. Ben gene “bir varmış bir yokmuş.”Bir varmış bir yokmuş,” diye tekrar ediyorum. Şimdi çocuklar arkadan ne gelecek, bir varmış bir yokmuş diye merakla bekliyorlar. Bunu değişik tonlarda üç dört sefer tekrar ettikten sonra;

Nusret babam şöyle gazeteyi okurken, gazeteyi biraz aşağı indirip, üstünden baktı, “kızım bir varmış iki yok-muş” diyecek ama bir türlü diyemiyor dedi.

Bunlar işin espri tarafıdır ama, içinde gerçekler vardır. Bir varmış bir yokmuş. “Bir varmış iki yokmuş” demek lâzımdır. Bu âlamde zâten aslında birden başka birşey yoktur. Allah onlardan razı olsun, Allah yattıkları yeri cennet etsin. Onların hiçbirisinin Haklarını ödememiz mümkün değildir.

İşte böyle çok güzel bir sûret içerisinde de halk etti. Ve devam ederek.


~~82.9~
كَلَّا بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدّٖينِ~ ~ ~

(82/9) - Kellâ bel tukezzibûne bid dîn.
(82/9) - Hayır, hayır! Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz.
-------------------

Hayır hayır, seni bu dini yalanlamaya ne sevketti? Niye sen, Cenâb-ı Hakk bu kadar ikramda bulunmuşken, yuka-rıdaki hâdiselerde birgün başına geleceğinden, bunlardan, gaflette kalıp ta, niye dinden uzaklaşıyorsun? Kişinin dinin den uzaklaşması demek, kendinden uzaklaşması demek-tir, özünden uzaklaşması Rabbından uzaklaşması demek-tir. Bu hakîkatten uzaklaşmaya, seni kim sevkediyor,? Hangi güç seni alabiliyor bu kadar ikramın dışına çıkarta-biliyor? diye ihtarda bulunuyor. İşte herbirerlerimizde bunları düşünürsek, neyin bize mani olduğunu, hangi şeyin üzerimizde tesirli olduğunu kolayca anlayabiliriz.

Özeleştiri yaptığımız da. İkindiyi kılacağımız zaman, işyerinde olabiliriz. Mani olabilir, bu makul bir manidir. Ama akşam eve geldiğimiz zaman, yatsıda evde olduğumuz zaman, bizi yatsı namazını kılmaktan ne mani oluyorsa, işte bu âyet onun hükmü altına girmekte, yâni o bu âyetin hükmü kapsamı ikazı içerisine girmektedir. Sabah kalktığımız zaman işe gitmezden evvel, varsa beş dakika vaktimiz, bu dört rekat namazı kılmamıza ne mani oluyorsa, yemek içmek mi? Giyinmek mi? Onun muhab-betinin üstüne ne çıkıyorsa, ona mani oluyor demek ki. İşte onu biz tespit edebiliriz, ama açık yüreklilikle nefsimize kaydırmadan nefsimizi öne çıkartmadan. Gerçekçi olarak.


وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~

(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn.
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var


Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir?


كِرَامًا كَاتِبٖينَ~ ~ ~

(82/11) - Kirâmen kâtibîn.
(82/11) - Kiram kâtibler var


İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş.

Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi

okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.

Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak, veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?


يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ~ ~ ~

(82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn.

(82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.


Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.


اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفٖى نَعٖيمٍ
~ ~ ~

(82/13) - İnnel ebrâra lefî neîm.
(82/13) - Şüphesiz, iyiler Naîm cennetindedirler.


İşte ebrar, berr, teberru etmiş, beraat etmiş olanlar naim, nimetler içerisindedirler, yâni naim cennetinde nimet cennetindedirler. Kirâmen kâtibînin yazmış olduğu kitâpların neticesinde varacakları yer gösterilmekte, “innel ebrare” muhakkak ki berr teberru etmiş olanlar, “lefî naîm” nimet cennetleri içindedirler. Burada ebrar niye salihan demiyor da ebrar diyor? Mukarrebun demiyor da, ebrardan bahsediyor. Aslında bu ebrar beri, teberru beraat etmiş, yâni günahlarından kurtulmuş olarak genel o durumda olan insânların vasfı ebrar oluyor. Ama bunların içerisinde birçok mertebeler de vardır. Demin dediğimiz gibi salâh, salihler mertebesi de vardır.

Zâkirler, şâkirler mertebesi vardır. İşte islâmın içinde bir sürü mertebeler olduğu gibi, insânlar da bu mertebe-lere tabidirler. Aşıklar, ârifler, mahbubin mertebesinde olanlar da vardır. İşte onlarda kendi mertebelerinden, karşılığı olan cennete gideceklerdir. Burada bunu toplu olarak demiş. Ebrar genelde Kûr’ân-ı Kerîm'de birçok âyetlerde de belirtildiği gibi Esteuzi billah. Âl-i İmrân sûresinde “Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn.” (3/92) Bakın siz sevdiğiniz şeylerden infak

etmedikçe, ebrar mertebesine ulaşamazsınız deniyor. Yâni ebrardan sayılan kimseler zümresine dahil olamazsınız deniyor. İlk şartı ebrarın, ebrar olabilmesi kişinn oraya dahil olabilmesi için sevdiği şeyden infak etmesidir. İşte bir pantalon aldım birde eski pantalon kaldı, pantalon fazla oldu, şu yırtık pantolonu vereyim de sevap olsun yok. Yeniyi verebiliyorsan ebrardansın.

Eski sana kalsın. Öyle diyorlar biraz lâtife gibi. Ahirette Cenâb-ı Hakk, işte Kiramen Katibin hesabını tutuyor ya. “Ne verirsen elinle o gider seninle” dendiği gibi tekerle-meler de vardır. Şimdi diyor liste ortaya çıkacak, verdiği infak ettiği şeyler. Bir yırtık pantolon, şu kulumdan. Bir kenarı kopuk ayakkabı, bu kulumdan. İşte yirmi beş kuruş şu kulumdan. Bunlar lâtifeli şeyler ama, gerçek şeyler gibi, hepimizin yapmış olduğumuz şeyler. Bir kolu yırtık, manşeti yırtık gömlek bu kulumdan hibe. İşte bize onları verecekler, sen bunu verdin, bu senin malın yırtık gömleği giy bakalım. Tabi esprisini, lâtifesini yapıyoruz ama gerçek payları da vardır bunda fazla sıkıntı yapmayalım. Hep çok ciddi, ciddi şeyler olmasın diye. Biraz da böyle lâtife olsun.


وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفٖى جَحٖيمٍ
~ ~ ~

(82/14) - Ve innel fuccâra lefî cahîm.
(82/14) - Şüphesiz, günahkârlar da cehennemdedirler.


facirler, fucurlar, günahkârlar da cehennem içindedir-ler deniyor. Mudil isminin zuhurları, mudilliklerinde ısrar ederlerse ve bu hükümle dünyadan ayrılırsa, kendi fiilleri kendi üzerlerine yazıldığından bunlar da onların aleyhine kesin delil olduğundan, başka bir şahite lüzum kalmadan ehli cahîm olacaklardır.


يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدّٖينِ
~ ~ ~

(82/15) - Yaslevnehâ yevmed dîn.
(82/15) - Hesap ve ceza günü oraya gireceklerdir.


O gün onlar oraya yaslanırlar, orada kalırlar çıkartıl-mazlar. Tabii cennet ehli cennette yaslanacak, cehennem ehli de ateş üstüne cehennemde yaslanacaklardır.

İki yaslanma arasında çok fark vardır, cennet ehli ipekten koltuklara yaslanacaklar, cehennem ehli ise ateşe yaslanacaktır. Çünkü ayakta durmaya mecali kalmayacağı için mecburen ateş üstüne yaslanacaklardır. İşte bu yüzden, bedenlerinin daha geniş sahası itibari ile, ateş azabını daha çok hissedeceklerdir. Bu yüzden derileri yanıp eskiyip yeni deriler ile değiştirilecektir. (4/56) Böylece her yeni deri değiştirdiklerinde, ateşe tekrar dayanıklı hale gelecekler, ama bir müddet sonra onlarda yanınca, gene yerlerine yeni deriler gelecektir. Böylece azapları devam edip gidinceye kadar. Eğer cehennem ehli olan kişinin imânı var ise netice de oradan çıkacaktır. Ama imân ehli değil ise, orada kalacaktır, Çok uzun seneler sonun da onlarda, oraya alışacaklar bu haller kendileri için tabîleşecektir. Ancak dışarıdan bakıldığında görüntü değişmeyecektir.


وَمَا هُمْ عَنْهَا بِغَائِبٖينَ
~ ~ ~

(82/16) - Ve mâ hum anhâ biğâibîn.
(82/16) - Onlar oradan kaybolup kurtulacak da değillerdir.


Bunlar bütün bu yanmalardan sonra, bizim için gaib

değildirler. Orada yanıp kül olmayacaklar varlıkları devam edecektir. Onlarda kendilerini bu şekilde, müşahade ede-ceklerdir.


وَمَا اَدْرٰیكَ مَا يَوْمُ الدّٖينِ
~ ~ ~

(82/17) - Ve mâ edrâke mâ yevmud dîn.
(82/17) - Hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?


Sen bu din gününün ne olduğunu idrâk ettin mi? Yâni mahşerin, kıyametin haşrin-neşrin bu büyük hâdiselerin ne olduğunu “ve ma edrake ma yevmiddin”in ne olduğunu idrâk ettin mi? Yahut edemedin mi? Baştan düşünüpte bu hali düşünmedin mi? O gün gelmeden evvel veya niye düşünmedin?


ثُمَّ مَا اَدْرٰیكَ مَا يَوْمُ الدّٖينِ
~ ~ ~

(82/18) - Summe mâ edrâke mâ yevmud dîn.
(82/18) - Evet, hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?


Sonra tekrar bunları niye düşünmedin? Ehli gaflet kendini akıllı zannedip bütün zaman yaşantısını dünya varlığını kazanmak için harcadığından, kendisine tebliğ edilen âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerle belirtilen, ahiretin hallerine hiç aldırış etmedin, şimdi bunların nasıl birer gerçekler sistemi olduğunu gör de halini değerlendir baka-lım ne diyeceksin, bunlarla hiç ilgilenmedinki, şimdi bu hengâme içinde bunların, ne olduğunu sen ne bileceksin?

Denir.

“Yevmüddîn-din günü” demek aslında kişinin kendinde bulunan yaşadığı zamana göre oluşturduğu İlâhiyyet-Ulûhiyyet bilgisidir, bu husus herkeste ayrı bir idrak seviyesindedir. Bu durumun oluşması için kişinin ehlinden belirli bir tevhid ilmini alması lâzım gelmektedir.

Bu husus ise sadece bilgi ile olmaz o bilginin kişinin kendi varlığında iç bünyesinde vicdani olarakta yaşanması lâzım gelmektedir. İşte bu husus âyette belirtilen “derk-idrak”tir ki o bilgi ile yaşamaktır. Bunun dışındaki bilgiler sadece birer bilgiden öte geçmezler, kişinin kendi bünyesinde yaşanmazlar sadece dilinde bir bilgi olarak kalırlar bu yüzden bir tatları olmaz.

“derk-idrak” ilmi ise yaşanan ve tadılan bir ilimdir. Bu yüzden de, “Vemâ edrake mâ leyletül kadr-kadir gecesinin ne olduğunu sen idrak ettinmi)” (97/2) ikazı ve hatırlatılması yapılmıştır. “Bu hususu ilmi olarak bildinmi?” denmemiştir. O halde din günün de vicdanen ve zevken olan bir ilim türü cihetinden bilinmesi lâzım gelmektedir bu ilim ise (yakîn) ilmidir, oda müşahede ile yaşanan ve tadılan bir ilimdir.

Tevhid ehli hayata bu ilim ile “derk-idrak-yakîn” sahasından bakarak hayatını sürdürür. Şüphe tereddüt ve acabalar bu ilmin yakınından bile geçemez. Katıksız salt malümatlar sahasındandır. Bu sahaya vehmin ve hayalin sızması mümkün olamaz, diğer lâfzi bilgilere vehim ve hayal kolayca sızar, çünkü kişin sadece zâhiri bilgi ile kendisini tanıma imkânı olmadığından, kendisinde vehmin ve hayalin girmesine açık birçok bilmediği kapıları vardır, nefsi heva o kapıların birinden içeriye sızarak, sureta Hakk’tan görünerek zâhiri bilgilerin içine hayali ve vehmi konuları kolayca koydurabilir. Bundan korunulmasının tek çaresi, kişinin öncelikli olarak kendini tanıması, hangi

kapılarının kapalı olduğunu tesbit etmesi ve açık kapılarını bularak onları içeriden kapatması lâzım gelmektedir. Günümüzde nasılki! Hanelerimize yabancıların girmemesi için tedbirler aldığımız alârm’lar kurduğumuz gibi akıl ve gönül hanelerimizede, acil haber veren tevhid sigortalarını kurmamız gerekecektir.

Meseleye bu yönüyle baktığımızda, hayat görüşlerimizi bir hayli değiştirmemiz gerekecektir. Cenâze namazların da “Fâtiha”nın okunmaması bir bakıma bu hususa bağlıdır. Çünkü orada, musallâ da yatan kişinin kıyameti kopmuş, daha bu dünyada iken o nun “din günü” oluşmuştur, işte bu din günü tevhid ehli tarafından müşahedeli ve şahitli “musallâ” ispatlı olarak yaşanmakta, yani “derk-idrak” ibret ile seyr-müşahede edilmektedir.

Ve biraz daha ileri tefekküre yönelerek orada yatanın kendisi olduğunu düşünerek büyük bir ibretle o muhteşem sahneden kendi üstüne düşen hissesini hakkıyla “derk-idrak” ederek almaya bakar.

Cenaze namazının bütün safahatında “Fâtiha” suresi-nin bütün aşamaları sessiz bir “nidacı-seslenici” tarafından bütün gücüyle anlatılmaktadır, ancak sağır kulaklar gafletleri yönünden bu seslenişleri duymaz, ve kör gözler de sahnenin azametini göremezler.


يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْپًا وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ
~ ~ ~

(82/19) - Yevme lâ temliku nefsul linefsin şey'â, vel emru yevmeizin lillâh.
(82/19) - O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.


Yevme lâ temliku nefsul linefsin şey'â, (19)

O gün lâ temliku, elindeki mülkün herhangi bir kişinin elindeki malı hiç bir şekilde bir nefse fayda sağlayama-yacaktır. Yâni dünyada bıraktığın neyin varsa o gün bunların hiçbirisi fayda etmeyecektir. Hepsi tereke olarak Hakk’ın “El vâris” ismine, suretende geçici olarak fiziki varislerine kalmış olacaktır.

Vel emru yevmeizin lillâh. (19) O gün emir mutlak olarak Allah’ındır. Burada herbirerlerimiz murat ettiğimiz bir işi az veya çok yapabilmekteyiz. Şuraya gitsem, bura-ya gitsem şunu alacağım, bunu alacağım gibi. İrademiz geçerli. Ama o gün tek irade vardır, tek murat vardır, tek istek vardır. Yâni tek varlığın hükmü geçmektedir. O da Allah-ü Teâlâ Hazretleridir. Yâni bütün orada nefsler susmuş vaziyette, sadece seyir ve başlarına gelecekleri beklemektelerdirler. Diye böylece, bu Âyet-i Kerîme ile, Sûre-i Şerif burada bitmiş oluyor.


NOT= (Kaderi muallâk kalkmıştır. Çünkü o hüküm dünya hayatı içerisinde geçerlidir. Ayrıcalık kalmamış emri tevhid-i meydana gelmiştir.)


NOT= (82) nci sûreden (93) üncü sûreye geçerken sıra gözetilmemiştir. Aradaki sûrelerin sohbetleri (89-Fecr suresi) hariç, henüz yapılmadığı için kayıtları olmadığın-dan buraya alınamamıştır. İnşeallah ileriki zamanlarda vakit bulunabilirse, onları da kayda almaya çalışacağım.


Yolumuza bundan sonra gelen (93/Duhâ) sûresi ile devam edelim. Ancak yeri gelmiş iken daha evvelce bu sûrenin özet baskısı yapılan (54) nolu kitabımızda geçen yorumunuda (ikinci yorum) olarak buraya ilâve etmeyi uygun buldum, İnşeallah faydalı olur (T.B.)

------------------- 34

93 – DUHÂ Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Sûrenin tamamı Mekke-i Mükerreme'de, vahy bir süre kesildikten sonra nâzil olmuştur.

Âyetlerinin adedi, on birdir.

Vahyin kesilme süresi:

İbn Cüreyc'e göre 12 gün, İbn Abbas'a göre 15 gün, Bâzısına göre 25 gün, Mukâtil’e göre 40 gündür.

Daha önce Kureyş müşrikleri içlerinden seçtikleri beş kişiyi "Muhammed'i kitaplarında bulup bulmadıkları ve niteliklerini bilip bilmedikle­rini" sormak üzere Medîne-i Münevvere'deki Yahûdilere göndermişlerdi. Bu beş kişi Medîne-i Münevvere'ye gelip önce hristiyanlara sordular. Onlar da böyle bir peygamber tanımadıklarını söylediler. Yahûdiler ise: "Evet. biz kitabımızda onu buluyoruz ve bu zaman da onun gelmesi zamanıdır. Biz, Yemâme'nin Rahmânı'na (Yalancı Müseylimeyi kastediyorlar) o gelmesi beklenen pey­gamberin bilebileceği üç hasleti sorduk, bilemedi. Bu üç şeyi Muhammed'e so­run. Eğer ikisine cevap verir, birine cevap vermez ise bilin ki o beklenen peygamberdir, ona tâbi olun. Ona "Ashâb-ı kehf olan gençleri, Zülkarneyn'i ve rûhu" sorun." dedi­ler.  O beş kişi Mekke-i Mükerreme'ye dönüp geldiler ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e Yahûdilerden öğrendikleri üç şeyi sordular. Efendimiz (s.a.v), onlara nasıl cevap vereceğini bilemedi, daha sonra cevap vereceğini söyledi ve fakat "İnşaallah" demedi. Bir rivâyete göre 40 gün,

başka bir rivâyete göre 15 (veyâ 12) gün vahy gelmedi ve bu durum Hz. Peygamber (s.a.v)'e çok zor ve ağır geldi. Müşrikler: 

"Muhammed'in Rabbı onu terketti," bile dediler.

Nihâyet Cibrîl gelince Hz. Peygamber (s.a.v): 
"Ey Cibrîl o kadar geciktin ki senin hakkında sû-i zanda bu­lundum ve aynı zamanda seni özledim." dedi.

Cibrîl: "Ben seni senden daha çok özledim. Fakat ben görevli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem." dedi ve Allah Tealâ: 
"Biz ancak Rabbının emri ile ineriz." (Meryem, 19/64 âyet-i kerîmesini; 

"Hiçbir şey hakkında "Ben bunu herhalde yarın yapıcıyım, deme." (Kehf, 18/23) âyet-i kerîmesini ve bu Duhâ Sûresini indirdi. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Bizler bu durumda kendimize şöyle bir pay çıkarabiliriz; yaptığımız bâzı hatalar ve gafletimiz sebebiyle ilhamlarımız kesilebilir, işte Cenâb-ı Hakk burada “sakın üzülmeyin Rabbiniz sizi unutup terketmez, belirli bir kesinti olsa dahi siz yolunuza devâm edin, yolunuz da ufkunuz da açıktır” demektedir.


Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım. (Duha) (ض حى) (ضdat-800) (لا ha-8) ( ye-10) toplam, (800+8+10=818) Âyet sayısı (11) dir. Sûre numarası (93) tür. Cüz (30) dur. Nüzül sayısı (11) dir. Bu sayı değerlerinden sizde yukarıdaki değerlere kıyasla birçok sayı değerleri üretebilirsiniz. Böyle bir başlangıçtan sonra Âyet-i Kerîmeler ile yolumuza devam edelim.


Bismillâhir Rahmânir Rahîm.

1- Andolsun kuşluk vaktine

2- Ve sakinleştiği zaman geceye ki,

3- Rabbin seni bırakmadı ve darılmadı.

4- Şüphesiz âhiret senin için dünyadan daha iyi olacaktır.

5- Rabbın sana verecek ve sen hoşnut olacaksın.

6- O seni yetim bulup da barındırmadı mı?

7- Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi?

8- Seni yoksul bulup zengin etmedi mi?

9- Öyleyse sakın yetimi ezme.

10- Dilenciyi de azarlama.

11- Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat.


وَالضُّحَى

(93/1) (Ved duhâ.)

(93/1) “Duhâ (kuşluk) vaktine andolsun.”


Hakîkat-i İlâhiyye’nin, gündüzün aydınlığı gibi sende açıldığı vakte andolsun.

Ayrıca, ŞEMS Sûresi’nde de belirtildiği gibi.

Ved Duhâ-kuşluk, Rûh güneşinin Fenâ fillâh gecesi-leylinden çıkıp baka billâh gündüzüne doğru yol almaya başladığı eşyanın tamamen ortaya çıktığı ve gölgesini önüne kattığı zamana ve bunun karşılığı olan İnsanda ki yaşam seyrine andolsun ki tecelli İlâhiyyenin mazharı-

dırlar. İşte bu yüzden biri fenâfillâh diğeri bakâ billâh olmak üzere iki rek’at namaz kılınması ısrarla tavsiye edilmiştir. İşte o yüzden bu hakikati anlayabilenler için. Kıldıkları iki rekât namazın bir diğer ifadesi, “doğduğu gibi günahsız olur,” diğer taraftan kuşluk namazının “kabul olmuş bir hacc ve umreye bedeldir”, buyurulmuştur. Çün-kü bu hali idrak etmek zâten Zâti, bir Hacc ve umredir.


İkinci yorum Efendimiz o günlerde, öyle içinden geçiriyor idi. Acaba Rabbım bana darıldı mı? Niye böyle oldu, artık vahiy gelmiyor. Yoksa ben yanlış bir kanallara mı girdim? Diye kendisinde şüpheler beliriyor idi. Tabî bu durumda herkeste aynı şeyler belirebilir. Belirli bir şirketle irtibat kurulduktan sonra diyelim. Bir haberleşme oluyorken, haberleşmenin kesilmesi, acaba o bayideki aksaklıktan mı? Bayinin yaptığı yanlış işlerden dolayı mı? kendile-rinden Malzeme akışı kesildi? Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk’ tan gelen malzemeler, ma’nevi malzemeler kesilmiş olu-yor. Belirli bir süre. Tabi bu akış başladığı zamanki hayat başka, kesildiği zamanki hayat başkadır. Niye kesildi? Diye üzülüyor Efendimiz, tabi haklı olarak. İşte bu yüzden sûre-i şerif geliyor, Ved duhâ. Kuşluk vaktine yemin olsun ki. Bu ne demektir? Kuşluk vakti gündüze dönüşüm demektir. Yâni Ey Habîbim sendeki Hakîkat-i İlâhiyeni ben gündüzün aydınlığı gibi açtım, daha başında üzülme sen. Yâni bu nûr kesilmez üzülme sen diyor. Hemde yeminle kasemle bunu söylüyor.


Beklenen âyet-i kerime geldiği zaman peygamber (s.a.v.) Efendimizin, yüksek sesle “Allahuekber” dediğide rivayet edilmiştir.


وَالَّيْلِ إِذَا سَجَى

(93/2) (Vel leyli izâ secâ.)

(93/2) “Ve sükûnet vaktinde geceye (andolsun) ki.”


Gece fenâfillah yâni Îseviyyet mertebesi, gündüz ise bâkâbillah yâni Muhammediyyet mertebesidir. Cenâb-ı Hakk “habîblik ve rûh’ul-Kuds mertebelerine yemin olsun ki“ demektedir.


İkinci yorum Ayrıca gene, ŞEMS (91) Sûresi’nde de belirtildiği gibi.

Yaşanan zamanda, seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegenin çizgi noktasıdır ve hep aynı şekilde dönen, dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştir-mektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulunduğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta, batı da, o andan itibaren durağan olan noktada, akşam ve daha sonra da, gece oluşumları başlamaktadır, daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan, gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta, yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe, yerini yeni yerlere bırakarak, hiç durmadan yoluna devam etmektedir.

Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken, arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet

durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz.

İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun.

İşte bu yüzden de bu noktaların oluştuğu sahalarda ibadet yapılması “mekruh” sayılmıştır çünkü o süre ne gece ne gündüzdür. Ancak o noktadan sonra doğu tarafında olan hale gündüz, daha sonra dönüşüm itibari ile batıda oluşan halede gece denmektedir. (Vel leyli izâ yagşâhâ.) (91/4) İşte bu şekilde gezegenlerin dönerek oluşturduğu “leyl” gecenin, gündüzü “gaşy” kapladığı-sardığı ân’a bu muhteşem oluşumdan dolayı yemin edilmiştir.

Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. Bunlar bütün varlığı içten sarmış “gaşy” etmiş-ler ve eşyanın hakikatleridirler. Yeminin biride bunlaradır.

Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, esmâ-i İlâhiyyenin “fenâfillâh” mertebesinden “gaşy” kaplaması-sarmasıdır.


Ve geceye sukûnet bastığı zamana yemin olsun ki. Yâni gündüzün aydınlığına gecenin karanlığına. Başka ifâde ile, Gündüzün aydınlığı Hakîkati Muhammediye Bakabillah, gecenin koyu karanlığı fenafillah, yâni İseviyet mertebesi. Muhammediyet ve İseviyet mertebesine. Yâni Habîblik ve Ruhûl Kudus’lük mertebelerine yemin olsun ki deniyor. İseviyet mertebesi Ruhul Kudus. Muhammediyet Mertebesi gündüz. Mahbub habîblik mertebesi. Muhabbet mertebesidir. Bu mertebelere yemin olsun ki: Deniyor.


مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى

(93/3) (Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ.)

(93/3) “Rabb’in seni terketmedi ve darılmadı.”


Yâni senin ile olan işini bitirmedi.

Çünkü bu işin bitmesi âlemler durduğu sürece mümkün değildir. Bütün zâhir ve bâtın tecelliler evvelâ ona “Hakikat-i Muhammediyye ye” gelmekte oradanda âlemlere dağılmaktadır. Ancak burada bahsedilen hususi hal, çok özel olarak başlayan Zât-î kelâm tecellisinin bir miktar gecikmesiydi. Yoksa iradi, fıtri, ve asli olan kudret tecellileri zâten devam ediyor idi. Çünkü, “men reani fekad reel Hakk” Yani, “Bana bakan Hakk’ı görür” hakika-tiyle terk edilmesi zâten mümkün değildir.


İkinci yorum

Mâ veddeake rabbuke. Rabbın sana veda etmedi, yâni seninle olan işini bitirmedi. Ve mâ kalâ. Ve sana darılma-dı. Hani dedilerdi ya, müşrikler ehli küfür, Rabbın sana darıldı, artık seninle ilgisini kesti diye, ona cevap olarak sana ne darıldı, ne de veda etti. Öyleyse


وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى

(93/4) (Ve lel âhıretu hayrun leke minel ûlâ.)

(93/4) “Ve âhiret, mutlaka senin için, evvelkinden (dünyâ hayatından) daha hayırlıdır.”

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)