İçeriğe atla
Kureyş 4Cüz 30 · Sayfa 602

Kureyş Sûresi 4. Âyet

قريش

Sohbete sor

Elleżî et'amehum min cû'in ve âmenehum min ḣavf(in)

(1-4) Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen'e) ve yazın (Şam'a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsin.

Namaz Sûreleri (Cilt 2)

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bâtın olarak, gönül aleminden çıkararak rûhani yiyecekler verdi.

fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn” yânionlara artık korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar” (Mâide, 5/69) âyeti kerîmesinde de belirtildiği üzere, korku olmaması dünyâdaki halimizi mahzun da olunmaması âhiretteki hallerimizi anlatmaktadır.

Mahşerde her şeyleri elinden alınmış ve o kargaşalık içerisinde dolaşmakta olanlardan Allah’ın gerçek kulları işte o haller içerinde mahzun olmazlar, Cenâb-ı Hakk (c.c) “ey kulum sen dünyâda iken benimleydin, şimdi Ben seni bırakırmıyım” diyerek, yanına ya bir dünya dostu veya melâikeyi kiramdan bir dost verecek ve o kişi gideceği yere iletilecektir, netice de inşallah her birerlerimiz hiçbir gölgenin olmadığı mahşer ortamında Liva’il Hamd sancağı altında bu âyeti kerîmenin hükmü altında olarak gölgelenmiş oluruz.

Korku aslında dünyâda yaşadığı sürece insânda geçmemesi lâzım gelen bir oluşum olmalıdır, ancak bu korku nefsani korku değildir, Efendimiz (s.a.v)’in buyurduğu gibi “Hikmetin başı Allah (c.c) korkusudur” yani hikmete ulaşamama ve Cenâb-ı Hakk (c.c)’a nezaketsizlik yapma korkusudur.

Bir kul olarak herbirerlerimiz yaşadığımız süre içerisinde Cenâb-ı Hakk (c.c)’a karşı ne yaptık? korkusu içinde olmalı ve lüzûmsuz şeylerden sakınmalı ve varlığımızın hakîkatinin Hakk’ın hakîkatinden başka bir şey olmadığını unutmaktan sakınmalıyız ki beşeriyetimize düşerek nefsâniyetimizde kaybolmayalım.

İlmî yönden Rabbimizin bizimle olduğunu ve kendimize ait bağımsız bir varlığımızın bulunmadığı idrâkinden düştü-ğümüz an bizler sakınmamış hükmüne girmiş olmaktayız Rabb’ımız kendisini unutmaktan bizleri muhafaza eylesin.


106-KUREYŞ Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 107- MÂUN Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


107- MÂUN Suresi.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Sure adını, son ayetinde geçen "mâûn" kelimesinden almıştır. Mâûn kelimesi, zekat vermek, birine maddi yardımda bulunmak gibi anlamlara gelmektedir. Sure, "Eraeyte”, “Era-eytellezî”, “Dîn”, “Tekzîb”, “Yetîm" adlarıyla da anılmaktadır.

7 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 107, nüzul sırasına göre ise 17. suredir. (Hasenât)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(107) Mushaf sıra numarası.

(17) Nüzül sıra numarası.

(62) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(07) Âyet, sayısı.

(07) Fasıla harfleri.

(230) Genel toplamdır.

Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak

fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi gene burada da (23) Peygamberimi-zin görev süresidir.


Fasılası: “Nun” (6) ve “mim” (1) harfleridir. Ebced sayı değerleri “Nun” (50) ve “mim” (40) tır. Hepsinin oplam değeri (340) eder, bunlardan muhtelif sayılar çıkar bu kadarla yetinelim.


Mealen.

1. Dini yalanlayanı gördün mü?
2. İşte o, yetimi itip kakar;
3. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;
4. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,
5. Onlar namazlarını ciddiye almazlar.
6. Onlar gösteriş yapanlardır,
7. Ve hayra da mâni olurlar


اَرَاَيْتَ الَّذٖى يُكَذِّبُ بِالدّٖينِ

(107-1) E raeytellezî yukezzibu bid dîn.

Dîni yalanlayanı gördün mü?


O dönemde en çok 3-5 bin kişi olan topluluk içerisinde bu şekilde dîni yalanlayanlar seçilebiliyordu, günümüzde ise artık kimin ne olduğunu pek ayırmamıza imkân yoktur. Bu nedenle bu âyeti kerîmenin hükmüne göre dîni yalanlayanları bu şekilde tek tek bilme imkânımız yoktur ancak burada bilmemiz gereken bir şey vardır ki bize de lazım olan odur; bireysel varlığımızda dîni yalanlayan nefsi emmâremizdir.

“Dikkat et nefsi emmâren dîni yalanlayarak seni

yolundan ayırmaya çalışıyor” ifâdesi bu âyeti kerîmeden alacağımız payımızdır. Yani senin gönül muhabbet dinini yalanlamaya çalışan nefsini gördünmü-anladınmı? Sana nasıl oyunlar yaparak seni gönül muhabbet dini irfaniyetten alı koymak istiyor.


فَذٰلِكَ الَّذٖى يَدُعُّ الْيَتٖيمَ

(107-2) Fe zâlikellezî yedu’ul yetîm.

Oysa yetîmi itip kakan işte odur.”


Çünkü bu yetîm biraz büyüdüğünde nefsi emmârenin başına iş açacağından onu büyütmek istemiyor. Yetim aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)’in bir vasfıdır.


Not=Yetimlik hakkında (68-1-kitabımızdan-93-Duhâ Sûresi -6-ayetinide buraya aktararak yolumuza devam edelim. T.B.


أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى

(93/6) (E lem yecidke yetîmen fe âvâ.)

(93/6) “Seni yetîm bulmadı mı? Sonra barındırmadı mı?”


Daha önceki hallerinde o kadar lütûflarda bulunan Rabb’inin şimdi sana neden darıldığını zannediyorsun ve ümitsizliğe düşüyorsun!

Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babası neden o daha küçük yaşta iken vefat ettiler? Cenâb-ı Hakk âlemlerin sultânı olan Efendimiz (s.a.v)’in anne ve babasını

yaşatamaz mıydı? İstese, yaşatırdı tabî ki ancak Efendimiz (s.a.v) o zaman bu eğitimi alamazdı. Efendimiz (s.a.v)’in eğiticisi Hz.Allah (c.c)’ın ta kendisidir.

Gerçekten seyri sülûk yolunda olan bir dervişte anne babası olsa dahi, aynı şekilde yetîm hükmündedir. O görünenler madde bedenin anne babasıdır, dervişin rûhu ise yetîmdir, onu o yetimlikten kurtaracak olan ise baba hükmünde olan aklı küllden gelen tecellîlerdir.

Fizîki ana ve babaya dînimizin kuralları çerçevesinde verilmesi gereken bütün önemler verilecektir, orası ayrı bir hâdisedir, ancak kişi ruhâni olarak yetîm olduğunu idrâk etmediği sürece, Hakk yolunda ilerleyemez ve bunu sağlayan tek sistemde seyri sülûktur.


İkinci yorum

O seni yetim bulupta barındırmadı mı? Yâni daha evvelki hallerinde sana ne kadar büyük lutuflar yaptı da, şimdi niye darıldığını zannederek ümitsiz oluyorsun? Diye burada büyük tebşirat vardır. “E lem yecidke” seni öyle bulmadı mı? “Yetîmen” yetim bulupta “fe âvâ” seni barındırmadı mı? Yetim ne demektir? Anasız babasız. İşte velisi benim, senin velin benim deniyor. Yâni anan baban yoksa da, senin hâmin, senin koruyucun, senin velin benim deniyor. Neden Hazreti Rasûlullah’ın annesi babası küçük yaşta vefat etti? Cenâb-ı Hakk isteseydi, Âlemlerin Sultanını anne baba kucağında, yaşatamaz mıydı? Yaşatır dı tabii. Yaşatırdı ama, o zaman bu eğitimi alamazdı. İşte onun eğiticisi Hazreti Allah’ın ta kendisidir. Ne diyor bakın: “beni Rabbım ne güzel eğitti.” Aynı şekilde Rabbım beni eğitti diyor. Annesi babası olsaydı o görev anneye babaya verilecekti. O da beşeri bir eğitim olcağından eksik bir eğitim olarak kalacaktı.

İşte gerçekten bir dervişte anası babası olduğu halde yetim hükmündedir. Neden? Çünkü o anne baba nefsinin

annesi babasıdır. Yâni bu et kemiğin annesi babasıdır. Ruhu ise yetimdir. İşte onu o yetimlikten kurtaracak bir varlık hükmüne getirecek Allah’ın zâti tecellisinin olduğu bir mahâldir ki, o da, Akl-ı Küll’den gelen “baba” hükmün- dedir. Nasıl Cebrâil Aleyhisselâm ve Ruhul Kudus. Mukaddes Rûh olarak İsâ Aleyhisselâmınn annesine karşı babalık görevini yaptı, lâtif varlık olarak. İşte eğitim seyrinde de kişinin bu yetimlikten kurtulması, ancak öyle bir iradeyle mümkündür.

Aksi halde anamız babamız olduğu halde yetim sayılmaktayız neden? Çünkü o ana baba demin dediğimiz gibi, bu cesedin anası babasıdır. Ruhumuzun anası babası nerede? O zaman yetim. Ama bu yetimlik hükmü, ancak bir seyr-i sûlûk tatbikatında ortaya çıkmaktadır. Ondan evvel böyle bir sorun zâten yoktur, anası da var babası da vardır. Varsın olsun. Allah mübarek etsin. Evvelâ kişinin anasız babasız hükmüne geçmesi gerekiyor ki, bu kayıtlardan kurtulsun. Ama yanlış anlaşılmasın, bu husus hiçbir zaman ana babayı terk demek değildir. Fiziki ana babaya dinimiz kuralları içerisinde yâni, ne kadar değer verilmişse, aynı değer verilecek, vereceğiz. Buradaki mânâ başka mânâdır. O mânâ babası o olması onun kendi anası babası olmasına bir zarar teşkil etmiyor.


Not= Diğer bir kitabımızda, “54-Beled Sûresi-90- 15” yetimlikten basedilmişti. İlgisi dolayısı ile buraya da aktarmayı uygun buldum. (T. B.)


يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ

(Yetîmen zâ makrabeh)

(90/15)Yakınlık sahibi olan yetimi.”


(O bir yetimdir ki Yakındır, kurbiyyet-yakınlığın sahibidir.) Demekk’i yetimlik Hakk’a kurb-yakın olmanın sahipliğidir.

Gene bu hususu da iki yönlü özetlemeye çalışalım.

Birisi zâhiri yetimliktir ki dini kitaplarımızın ilgili bölümlerinde çok geniş olarak izahları yapılmıştır, oralardan araştırılabilir.

Genelde kitaplarda yetimler şöyle tarif edilir.

(1) Annesiz veya babasız çocuklar.

(2) Hem annesiz hem babasız çocuklar.

(3) Anne veya babası belli olmayan çocuklar.

Diğer bâtıni yönünü ise şöyle diyebiliriz.

Tasavvufta Akl-ı küll ve Nefsi küll diye iki tarif vardır, Bunlardan “Akl-ı küll” “Âdem-baba”ya ve “Nefsi küll” Havvâ-anne” ye teşbih-benzetilmiştir. Akl-ı küll ile Nefsi küll’ün izdivacından âlemler, “Âdem ile Havvâ” nın izdivacından da insan nesli türemiştir.

Aslında bütün varlığın babası Akl-ı küll ve annesi de Nefsi küll dür. Akl-ı küll Zât-ı mutlağın Ahadiyyet merte- besinden Vahidiyyet mertebesine, Ulûhiyet ismi ve ilmi ile aktardığı ilmi Zâtisidir ve fâildir. Ve Nefsi küll ise bu tecelliyi kabul eden mef’uldür. Tecellîi mukaddes ve taayyünü evvel Hakikat-i Muhammed-î mertebesidir. Bu mertebede Akl-ı küll gizlenip Nefsi küll zâhir olduğundan ve Akl-ı küll ve Nefsi küll-ün zuhurları olan bu âlem çocukları “yetimler” haline dönüşmüş olmaktadır.

Hâl böyle olunca zâhir âlemde kişilerin zâhir anne ve babaları olsa bile hakikat âleminde “yetimdir” taa ki bir Kâmil Mürşidin terbiyesi altında, gerçek bir seyrü sülûk tatbikatından sonra aslı olan babası akl-ı küll’e bu yoldan ulaşıp yetimlikten kurtulsun. İşte bu yönden. Demekk’i

yetimlik Hakk’a kurb-yakın olmanın sahipliğidir.

Yani bu şekildeki yetimlik Zât-ı Hakk’a yakın olmanın sahipliğidir. Yani yetimlik Hakk’a yakınlık sahipliğidir.

İlk yetim zâhiren babası olmayan Hz. Âdem (a.s.) dır, ancak hakikati itibari ile babası Akl-ı küll-ilmi İlâhiyye’dir. Ona ulaştığı zaman yetimlikten kurtulup nesli sahih evlâd-ı has olur.

Daha sonra Annesi olmadığı için, Hz. Havvâ’nın yetimliği vardır, ancak onun annesi yoktur, ama Âdem’den meydana geldiği için, hükmen annesi Âdem olmaktadır. Ayrıca ayrı bir babası olmadığından da gene yetimdir. Ancak Hz. Âdem vasıtasıyla zuhur ettiği ve sebebi vücudu Âdem olduğuna göre babası da Âdemdir. Böylece Hz. Havva bir bakıma göre yetim bir bakıma göre de evlâd-ı Has’tır.

Daha sonra mertebe-i İbrâhîmiyyet (a.s.) ın yetimliği gelir. Oda Rabb’ına ulaştığı zaman yetimlikten kurtulmuş mânâ âleminde nesebi sahih evlâd-ı has’lar zümresine katılmıştır.

Daha sonra Mûseviyyet mertebesinin yetimliği gelir ki, Mûsâ (a.s.) da çok küçük yaşından itibaren çocukluğu ve gençliği Fir’âvn’un yanında geçtiğinden zâhir ve bâtın o sürede yetim idi. Kendisine Peygamberlik geldikten ve tur’i Sînâ da Rabb’ın’dan Tevrat-ı Şerifi alınca Akl-ı Küll olan babasına ulaşınca oda o mertebesi itibari ile evlâd-ı has’lar zümresine katılmıştır.

Ve o mertebede “yetimeyni” iki yetim daha vardır. (Kehf/18/77-78) Hızır (a.s.) ile Mûsâ (a.s.) arasında geçen duvar hadisesinde belirtilen yetimlerdir. Bulûğ çağına erinceye kadar duvar altında kalan ölmüş babalarından kalma sandık-vereseleri’nin ortaya çıkmaması için Hızır (a.s.) yıkık duvarı sağlamlaştırmıştır. Bu hareketi ile çocukların asli olması ve eğetimi için zaman kazandırmıştır.