Vele-in eżeknâhu na'mâe ba'de darrâe messet-hu leyekûlenne żehebe-sseyyi-âtu ‘annî(c) innehu leferihun feḣûr(un)
Ama kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattırırsak mutlaka, "Kötülükler benden gitti" diyecektir. Çünkü o, şımarık ve böbürlenen biridir.
Ve şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra bir nimet tattırırsak, "Artık benden bütün kötülükler silinip gitti." der, mutlaka böbürlenir ve şımarır.
Hûd Suresi 10. ayet, insanın zorluklar karşısındaki sabırsızlığını ve nimetlere kavuştuğunda şımarıklığını ele almaktadır. Ayet, 'tatmak', 'nimet', 'sıkıntı', 'sevinmek' ve 'böbürlenmek' gibi kavramlar üzerinden insan psikolojisinin bu yönlerini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' (ذوق) kelimesinin aslen dil ile bir şeyi tatmak olduğunu, ancak mecazen bir şeyin etkisini hissetmek, deneyimlemek anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ezaknâhu' (أَذَقْنَاهُ) ifadesi, Allah'ın insana nimeti tattırması, yani ona nimeti yaşatması ve hissettirmesi anlamındadır, tıpkı bir yemeğin tadının alınması gibi, ancak burada manevi bir tatma söz konusudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tatmak' fiilinin Kur'an'da bazen mecazi anlamda kullanıldığını, burada da 'nimet tattırmak' ifadesinin, nimeti ona ulaştırmak ve onunla nimetlendirmek anlamına geldiğini ifade eder. Bu, nimeti doğrudan deneyimleme ve onunla haşır neşir olma durumunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'na'mâ' (نَعْمَاءَ) kelimesinin, 'ni'met' (نعمة) kelimesinin çoğulu veya mübalağalı bir şekli olduğunu, Allah'tan gelen her türlü iyilik ve lütfu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, sıkıntının zıttı olarak, insana ulaşan geniş ve kapsamlı bir iyiliği, refahı ve rahatlığı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'na'mâ' kelimesinin, kalpteki rahatlık ve bedendeki esenlik gibi hem maddi hem de manevi nimetleri kapsadığını açıklar. Ayetteki bağlamda, daha önce yaşanan 'darrâ' (sıkıntı) sonrasında gelen, insana huzur ve refah veren her türlü lütfu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darrâ' (ضَرَّاءَ) kelimesinin, insana dokunan her türlü kötülük, hastalık, fakirlik ve musibet anlamına geldiğini belirtir. Ayette, 'na'mâ' (nimet) kelimesinin zıttı olarak kullanılarak, insanın karşılaştığı olumsuz durumları ve zorlukları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darrâ' kelimesinin, 'zarar' kökünden türediğini ve insana bedenen veya ruhen dokunan her türlü olumsuzluğu ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, insanın başına gelen ve onu üzen, sıkıntıya sokan her türlü olayı ve durumu kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ferih' (فَرِحٌ) kelimesinin, hem övgüye değer bir sevinci hem de kınanmaya değer bir şımarıklığı ifade edebileceğini belirtir. Ayetteki 'ferih' kelimesi, 'fahûr' (böbürlenen) kelimesiyle birlikte kullanıldığı için, olumsuz anlamda, yani nimetlere kavuştuğunda şımaran, haddini aşan bir sevinci ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ferah' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla kullanıldığını, özellikle dünya nimetleriyle şımarma ve Allah'ı unutma bağlamında geçtiğini belirtir. Bu ayetteki 'ferih' de, sıkıntıdan kurtulup nimete kavuşunca Allah'a şükretmek yerine, kendini beğenmiş bir sevinçle dolan insan tipini tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fahûr' (فَخُورٌ) kelimesinin, 'fahre' (övünmek) kökünden türediğini ve çok övünen, kendini beğenmiş kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, 'ferih' (şımarıkça sevinen) kelimesiyle birlikte, nimetlere kavuştuğunda şükretmek yerine, bu nimetleri kendi başarısı gibi görüp başkalarına karşı böbürlenen insan karakterini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fahr'ın, kişinin kendisinde bulunan veya başkalarında bulunan bir şeyi üstün görerek övünmesi olduğunu açıklar. 'Fahûr' ise, bu övünme halini sürekli ve aşırı derecede yapan kişidir. Ayetteki bağlamda, sıkıntıdan kurtulup nimete kavuşan kişinin, bu durumu kendi meziyetine yorarak kibirlenmesini ve başkalarına karşı üstünlük taslamasını ifade eder.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
11.10 - Ve lein ezagnâhu nağmâe bağde darrâe messethu leyegûlenne zehebes seyyiâtu annî, innehû leferihun fehûr.
~ ~ ~
Diyanet Meali:
11.10- Ama kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattırırsak mutlaka, "Kötülükler benden gitti" diyecektir. Çünkü o, şımarık ve böbürlenen biridir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.10- Ve şayet ona dokunan bir zaruretten sonra bir saadet tattırıverirsek, her halde benden bütün seyyiat gitti der ve şüphesiz sevinir öğünür
Bu ayet önceki ayetin aksidir. Nikmetten sonra nimet tattırılmıştır. Bu defa da sevincin, saadetin kaynağı kendi zannetmektedir. Dolayısıyla kendiyle övünür. Oysa bolluğun da Verilmesiimtihandır.
Tevhid ehli verenin ve alanın Allah Taala olduğunu bildiği için içi durgundur, sakindir. İnsan olmanın iki yanı vardır. Dünyevi yanı biraz üzülse ve sevinse de aşırı değildir.
Peygamberimizin oğlu İbrahim vefat ettiğinde gözlerinden yaş dökülmüştü. Sahabe “Ya Resulallah! siz de mi ağlıyorsunuz? Böyle ağlamaktan halkı men etmemiş miydiniz?” deyince Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdular:
“Ey İbni Avf! Ben size günah ve ahmaklığın ifadesi olan şu iki ağlayışı yasakladım: Nimete kavuşulduğu sıradaki eğlence, oyun bağırışından ve musibet ve felaket sırasındaki yüz göz tırmalamak, üst baş yırtmaktan. Benim ağlamam ise, şefkatin eseridir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez!”
N.M.
rtfSndPly*11.11*
---------------------
11- Hud Suresi- Ayet 11