İnne fî żâlike leâyeten limen ḣâfe ‘ażâbe-l-âḣira(ti)(c) żâlike yevmun mecmû'un lehu-nnâsu veżâlike yevmun meşhûd(un)
Şüphesiz, ahiret azabından korkanlar için bunda bir ibret vardır. Bu, insanların (hesap ve ceza için) toplanacakları bir gündür. Bu, herkesin toplanıp bir araya geleceği bir gündür.
Ahiret azabından korkanlar için bunda muhakkak ki, bir ibret vardır. O, öyle bir gündür ki, bütün insanlar onun için toplanacaktır ve o, öyle bir gündür ki, mutlaka görülecektir.
Hûd Suresi 103. ayet, kıyamet gününün dehşetini ve ahiret azabından korkmanın önemini vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenmektedir. Ayet, 'ayet', 'havf', 'azab', 'ahiret', 'yevm', 'mecmu'' ve 'meşhud' gibi kelimelerle ahiret inancının merkezî unsurlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'ayet' kelimesinin ibret ve delil anlamı, 'havf'ın ahiret azabına yönelik korku boyutu ve 'yevm'in 'mecmu'' ve 'meşhud' sıfatlarıyla nitelenmesi, ayetin ana mesajını güçlendirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesini, 'açık alamet, işaret' olarak tanımlar ve Kur'an'da Allah'ın kudretine delalet eden her şey için kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, geçmiş kavimlerin helakinden veya kıyamet gününün tasvirinden çıkarılacak bir ibret ve uyarı anlamını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ayet' kelimesinin 'alamet' ve 'nişane' anlamlarına geldiğini ifade eder. Hûd 103'teki kullanımıyla, ahiret azabının gerçekliğine ve ondan sakınmanın gerekliliğine dair açık bir delil ve uyarı niteliğindedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf'ı, 'istenmeyen bir şeyin meydana gelmesinden duyulan endişe' olarak açıklar. Ayetteki 'havf', ahiret azabının şiddetini idrak ederek ondan korunma arzusunu ve bu azaba yol açacak davranışlardan kaçınma bilincini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'havf'ı, 'bir şeyin şerrinden sakınmak' olarak tanımlar. Bu ayetteki 'havf', sadece bir korku değil, aynı zamanda bu korkunun kişiyi ahiret azabından kurtaracak amellere yönlendiren bir motivasyon kaynağı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azab' kelimesinin kökenini 'tatlı sudan mahrum bırakmak' anlamına bağlar ve 'acı veren her şey' için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'azab', ahiretteki cezanın şiddetini ve acı verici niteliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azab'ı, 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' ve 'şiddetli ceza' olarak açıklar. Hûd 103'te, ahiret azabının, günahkarları cennet nimetlerinden mahrum bırakacak ve onlara elem verecek bir ceza olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âhiret' kelimesini 'sonra gelen, son' anlamında kullanır ve dünya hayatının zıddı olarak ebedi hayatı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, dünya hayatının geçiciliğine karşılık, asıl ve kalıcı olan hayatın ahiret olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âhiret' kavramının Kur'an'da, dünya hayatının bir devamı ve nihai yargı yeri olarak merkezi bir rol oynadığını belirtir. Hûd 103'te, ahiret, insanların amellerine göre karşılık bulacağı ve ebedi akıbetlerinin belirleneceği yer olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yevm' kelimesinin genel olarak 'gündüz' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da 'kıyamet günü' gibi belirli ve önemli zaman dilimlerini ifade etmek için de kullanıldığını belirtir. Bu ayette, 'yevm' kelimesi, 'mecmu'' ve 'meşhud' sıfatlarıyla kıyamet gününün dehşetini ve önemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yevm' kelimesinin bazen 'zaman' veya 'dönem' anlamında da kullanılabileceğini ifade eder. Hûd 103'te ise, 'yevm' kelimesi, belirli bir olayın, yani kıyametin gerçekleşeceği özel bir günü işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cem'' kökünü 'dağınık şeyleri bir araya getirmek' olarak açıklar. 'Mecmu'' ise, 'toplanmış, bir araya getirilmiş' demektir. Ayette, kıyamet gününde tüm insanların, hiçbir istisna olmaksızın, hesap için bir araya getirileceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mecmu'' kelimesinin, 'toplanmış, bir araya getirilmiş' anlamını taşıdığını ve bu bağlamda, kıyamet gününde tüm insanların mahşer yerinde toplanacağını ifade ettiğini belirtir. Bu, o günün evrenselliğini ve kaçınılmazlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şehâdet' kökünü 'bir şeye tanık olmak, hazır bulunmak' olarak açıklar. 'Meşhud' ise, 'şahit olunan, görülen' anlamına gelir. Ayette, kıyamet gününün herkesin gözü önünde cereyan edecek, gizli kalmayacak bir gün olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'meşhud' kelimesini 'görülmüş, tanık olunmuş' olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımıyla, kıyamet gününün sadece insanlar tarafından değil, melekler ve diğer varlıklar tarafından da görülecek, şahit olunacak bir gün olduğunu ve bu durumun o günün önemini artırdığını belirtir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.103~
اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِمَنْ خَافَ عَذَابَ الْاٰخِرَةِ ذٰلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ وَذٰلِكَ يَوْمٌ مَشْهُودٌ
~ ~ ~
11.103 - İnne fî zâlike leâyetel limen hâfe azâbel âhırah, zâlike yevmum mecmûul lehun nâsu ve zâlike yevmum meşhûd.
Diyanet Meali:
11.103- Şüphesiz, ahiret azabından korkanlar için bunda bir ibret vardır. Bu, insanların (hesap ve ceza için) toplanacakları bir gündür. Bu, herkesin toplanıp bir araya geleceği bir gündür.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.103- Her halde bunda Ahiret azabından korkanlar için muhakkak bir ibret vardır, o öyle bir gündür ki onun için insanlar toplanacak, hem öyle bir gün ki mutlak görülecektir
İbret nefsimizde müşahede edilmezse faydası yoktur.
“Bilinsin ki, arifin kalbine zatî ilâhî tecelli eriştiğinde, onun vücudu, bu ilâhî tecellide erir gider. Ve fenafillah dedikleri hal budur ve bu hal “Mutu kable en temûtû” yani “Ölmeden önce ölünüz!” gereğince ölmeden önce ölmektir.
Bu hâlin ardından arifin maddesel vücudunun hükmü düşer ve hakkânî vücutta zahir olur ki, bu da fenadan sonra bakâdır.
Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de Hak Teâlâ hazretleri “İnnallahe lâ yagfiru en yuşreke bihî ve yagfiru ma dûne zâlike li men yeşâu” yani “Muhakkak ki Allah, O'na şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki şeyleri dilediği kimse için bağışlar” (Nisâ, 4/48) buyurur.
“İşaret lisanı ile yüksek manası budur ki: “Hakikatte Allah Teâlâ, izafi vücudunu kendisine has bağımsız bir vücut zannedip, Hakk’ın bağımsız olan vücudu karşısında ispat ile kendi vücudunu Hakk’a ortak koşan kimsenin o kulluksal vücudunu hakkânî vücudu ile örtmez.”
(Açıklama: Vücud, varlık demektir. O da Hakka aittir. Bizler görüntüde olan izafi varlıklarız. Buna “Varoluş” denir. Kendimizi gerçek zannedip, Rab ilan etmeye kalktığımızda ya da fiillerimizle bunu yaptığımızda şirk olur. Böylelikle maddi vücudu daim kalır. Hakkın vücudu ile örtülmez. Yakinlik derecesi hasıl olmaz.)
“Şimdi Ârif-i billâh “Senin vücudun bir günahtır ki, diğer bir günah ona kıyas bile edilmez” ifadesine göre, kendi vücudunu Hakk’ın vücuduna ortak koşmaz ve Hak Teâlâ da tam bir kerem ile ona tecelli buyurmakla, kulluksal vücudu hakkânî vücutta erir gider.
Nitekim Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu makama işaret olarak buyururlar: “Kıyamet davulunu çaldılar; haşr surunu üflediler. Ey ölüler, vakit geldi; yeni haşr erişti. Kabirlerdekiler yeniden dirilip zahir oldu; sinede olan şeyler ayrılıp meydana çıktı. Surun avazı geldi; ruh maksada ulaştı.” Ve Şemsî-i Sîvâsî (k.s.) buyurur:
“Mutu kable en temûtû” sırrına mazhar olan Haşr u neşri bunda gördü surun üflenmesi olmadan İlâhî sıfatların tecellisi ile kulun sıfatlarının mahvolması, örnek olarak bir demirin ateşte kıpkırmızı olmasına benzer. Bu şekilde ateşte kızan demir, yine demirdir; fakat onun demirlik sıfatını ateşin sıfatı örtmüştür. O anda o demir “Ben ateşim” dese doğru söyler.
Kulun vücudu hakkânî vücutta örtülüp gizlendiği zaman, bu dünyevî oluşumda, ahiret oluşumu üzere haşrolunmuş olur. Çünkü kulluksal vücudunun helâk olduğu bir gün olması dolayısıyla bu vakit, onun büyük kıyametidir ve Hak’la birleştiği gündür. Bundan dolayı onun haşr günüdür. Ve hapiste olduğu beden kabrinden neşredilip ilâhî tecellinin bahşettiği marifet sâyesinde Hak hakkındaki kendine has inanç kaydından kurtulur ve mutlaklığın kapladığı sahaya uçar.” (Fusus’ul hikem, sh.927) N.M.
rtfSndPly*11.104*
11- Hud Suresi- Ayet 104