Ulâ-ike lem yekûnû mu'cizîne fî-l-ardi vemâ kâne lehum min dûni(A)llâhi min evliyâ/(e)(m) yudâ'afu lehumu-l'ażâb(u)(c) mâ kânû yestetî'ûne-ssem'a vemâ kânû yubsirûn(e)
Onlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakabilecek değillerdir. Onların Allah'tan başka sığınabilecekleri bir yardımcıları da yoktur. Azap onlar için kat kat artırılacaktır. Çünkü onlar (gerçekleri) işitmeğe tahammül edemiyorlar, hem de görmüyorlardı.
Onlar yeryüzünde (herkesi) yıldıracak değillerdir. Kendilerini koruyacak Allah'dan başka kimseleri de yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Üstelik onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlardı ve de görmüyorlardı.
Hûd Suresi 20. ayet, Allah'ı aciz bırakmaya çalışanların akıbetini ve ahiretteki durumlarını tasvir etmektedir. Ayet, bu kişilerin dünyadaki güçsüzlüklerini, Allah dışındaki dostlarının yokluğunu ve ahiretteki katmerli azaplarını, işitme ve görme yeteneklerinin kısıtlılığını vurgulayarak, ilahi kudret ve adaletin mutlaklığını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'aciz' (عجز) kelimesinin bir şeyi yapmaya gücü yetmemek, bir şeyin sonuna ulaşamamak anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mu'cizîn' (مُعْجِزِينَ) ise, başkasını aciz bırakmaya çalışan, yani Allah'ın kudretinden kaçıp O'nu aciz bırakabileceğini zanneden kimseleri ifade eder. Bu bağlamda, yeryüzünde Allah'ın hükmünden kaçamayacakları ve O'nu aciz bırakamayacakları vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mu'cizîn' (مُعْجِزِينَ) ifadesini 'fâitîn' (فائتين) yani 'kaçanlar, kurtulanlar' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, bu kişilerin yeryüzünde Allah'ın takdirinden ve cezasından kaçıp kurtulamayacaklarını, O'nu aciz bırakamayacaklarını mecazi bir dille ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'aciz' (عجز) kökünün genellikle insanın sınırlılığını ve Allah'ın mutlak kudretini vurgulamak için kullanıldığını belirtir. 'Mu'cizîn' (مُعْجِزِينَ) kavramı, Allah'ın iradesine karşı koymaya çalışanların bu çabalarının beyhudeliğini ve Allah'ın her şeye kadir olduğunu gösterir. Ayette, bu kişilerin Allah'ın hükmünden kaçma girişimlerinin başarısız olacağı vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velî' (ولي) kelimesinin yakınlık, yardım ve destek anlamlarını içerdiğini belirtir. 'Evliyâ' (أَوْلِيَاءَ) ise bu anlamların çoğuludur ve ayette, Allah'tan başka kendilerine yardım edebilecek, onları koruyabilecek veya destekleyebilecek hiçbir dostlarının olmadığını ifade eder. Bu, onların Allah karşısındaki çaresizliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'velî' (ولي) kelimesinin hem seven, dost olan hem de işleri üstlenen, koruyan anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'evliyâ' (أَوْلِيَاءَ) kavramı, Allah'ın dışında kendilerine sığınacak, işlerini üstlenecek veya onları azaptan kurtaracak hiçbir koruyucu ve yardımcının bulunmadığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velî' (ولي) kavramının Kur'an'da hem 'dost' hem de 'koruyucu/yardımcı' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'min dûnillâhi min evliyâ' (مِن دُونِ ٱللَّهِ مِنْ أَوْلِيَآءَ) ifadesi, Allah'ın dışında hiçbir gerçek koruyucu ve yardımcının olmadığını, bu kişilerin Allah'a karşı kendilerini savunacak hiçbir destekçiye sahip olmadıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'da'f' (ضعف) kelimesinin bir şeyin misli kadar artırılması, katlanması anlamına geldiğini belirtir. 'Yudâ'afu' (يُضَاعَفُ) fiili ise, azabın şiddetinin ve miktarının katlanarak artırılacağını ifade eder. Bu, onların işledikleri günahların büyüklüğüne ve Allah'a karşı direnişlerine karşılık gelen bir ceza olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'yudâ'afu' (يُضَاعَفُ) fiilinin, bir şeyin iki katına veya daha fazlasına çıkarılması anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki bağlamda, bu, onlara verilecek azabın sadece hak ettikleri kadar değil, aynı zamanda işledikleri suçların ağırlığına binaen katlanarak artırılacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tav' (طوع) kökünün itaat etmek, boyun eğmek ve bir şeye güç yetirmek anlamlarına geldiğini belirtir. 'Yestatî'ûne' (يَسْتَطِيعُونَ) fiili ise, bir şeye güç yetirebilmek, yapabilmek demektir. Ayetteki 'mâ kânû yestatî'ûne's-sem'a' (مَا كَانُوا۟ يَسْتَطِيعُونَ ٱلسَّمْعَ) ifadesi, onların hakikati işitmeye güç yetiremediklerini, yani kalplerinin mühürlenmiş olduğunu ve doğru yolu gösteren sözleri kabul edemediklerini mecazi olarak ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istita'a' (استطاعة) fiilinin bir şeyi yapmaya kudret bulmak, gücü yetmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'yestatî'ûne's-sem'a' (يَسْتَطِيعُونَ ٱلسَّمْعَ) ifadesi, onların sadece fiziksel olarak değil, manevi olarak da hakikati işitmeye, yani Kur'an'ın mesajını anlamaya ve kabul etmeye güç yetiremediklerini vurgular. Bu, onların inatçı inkarlarının bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'basar' (بصر) kelimesinin hem gözle görmek hem de kalple idrak etmek, basiret sahibi olmak anlamlarına geldiğini belirtir. 'Yubsirûne' (يُبْصِرُونَ) fiili ise, görmek demektir. Ayetteki 'mâ kânû yubsirûne' (وَمَا كَانُوا۟ يُبْصِرُونَ) ifadesi, onların sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda manevi olarak da hakikati, delilleri ve ayetleri idrak edemediklerini, basiretlerinin kapalı olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yubsirûne' (يُبْصِرُونَ) kelimesini, sadece gözle görme değil, aynı zamanda kalple anlama ve idrak etme anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, bu kişilerin Allah'ın ayetlerindeki delilleri ve hakikati göremeyecek kadar kör olduklarını, yani basiretlerinin kapalı olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'basar' (بصر) kökünün Kur'an'da genellikle sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda idrak etme, anlama ve doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini de ifade ettiğini belirtir. 'Yubsirûne' (يُبْصِرُونَ) fiili, bu kişilerin hakikati idrak etme yeteneğinden yoksun olduklarını, yani kalplerinin mühürlenmiş olduğunu ve doğru yolu göremeyeceklerini vurgular.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.20~
اُولٰئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزٖينَ فِى الْاَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطٖيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ
~ ~ ~
11.20 - Ulâike lem yekûnû muğcizîne fil ardı ve mâ kâne lehum min dûnillâhi min evliyâé', yudâafu lehumul azâb, mâ kânû yestetîûnes sem'a ve mâ kânû yubsırûn.
Diyanet Meali:
11.20- Onlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakabilecek değillerdir. Onların Allah'tan başka sığınabilecekleri bir yardımcıları da yoktur. Azap onlar için kat kat artırılacaktır. Çünkü onlar (gerçekleri) işitmeğe tahammül edemiyorlar, hem de görmüyorlardı.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.20- Bunlar Arzda âciz bırakacak değillerdir, kendilerini Allahtan kurtaracak bir hamileri de yoktur, onlara azab katlanacaktır hem işitmeğe tahammül edemiyorlardı hem de görmüyorlardı
Allah ile alem arasındaki ana fark, biri özü gereği aciz, muhtaç ve fakir diğerinin ise özü gereği güçlü, kudretli ve zengin olmasıdır.
Allah insan oğlunun sığınacağı tek yardımcıdır. Dünyada iken akıl gözleri kör, kulakları işitmiyordu. Gözlerden perdeli oldukları için akıllardan da perdelenmiştir.
Bir de “kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür” demiş, Mevlâna.
C. Hak Rum suresi, 52-53. ayetlerde “Sen ölülere duyuramazsın ve sırtlarını dönüp uzaklaşan sağırlara da! Ve yine kör olanları sapıklıklarından döndürüp doğru yola iletemezsin!” buyrulmuştur.
En’am suresi, 122. Ayeti üstteki ayete cevap olmuştur. “Ölü iken hayata kavuşturduğumuz ve insanlar arasında yolunu bulması için, ışık tuttuğumuz kimse, derin karanlığın içinde kalmış biri gibi olur mu?” Ayette bize şöyle bir ders vardır: Peygamberimizin yanındaki müminler birbirlerine karşı pek merhametli ama kafirlere karşı pek çetindiler. Topluma baktığımızda dışa daha yumuşak, içe sert olurlar. Birtakım çıkarlar sebebiyle.
Bugün topluma baktığımızda mümin, kafir, münafık birbirine karışmıştır. İsimleri de deist, ateist, inanan olarak değişmiştir. Herkes kendi inancını daha iyi yaşamak için sosyal medyada ya da yaşam alanında gruplar oluşturmuştur.
Dünyadaki Hadiseler Peygamberimizin döneminden farklı seyrediyor. İnanç savaşlarında (Filistin-Gazze) Müslümanlara yaşam hakkı verilmemektedir. Artık kim güçlü ise inancıyla, parasıyla, gücüyle hâkim oluyor.
Bu tabloyu insanlar arasında da görmekteyiz. En acıklı olanı da yadırgamadan seyretmekteyiz. Zengine, güçlüye yumuşak, zayıfa sert davranmak şeklinde görülmektedir.
Ancak Tevhid ehli hakkıyla davranır. N.M.
11- Hud Suresi- Ayet 21