Ulâ-ike-lleżîne ḣasirû enfusehum vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
İşte bunlar, kendilerini ziyana uğratan kimselerdir. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerini yüz üstü bırakıp kaybolup gitmiştir.
Onlar kendilerine yazık etmiş olan kimselerdir. O iftira edip uydurdukları da kendilerinden yüz çevirip gitmişlerdir.
Hûd Suresi 21. ayet, ahiret azabına uğrayacak olanların durumunu tasvir ederken, onların kendilerine verdikleri zararı ve Allah'a ortak koştukları şeylerin faydasızlığını vurgulamaktadır. Ayet, 'hüsran' ve 'dalalet' kavramları üzerinden, şirk koşmanın nihai sonucunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasr' (خَسْر) kelimesini sermayenin azalması veya tamamen yok olması olarak açıklar. Ayetteki 'hasirû enfusehum' ifadesi, onların ahiret saadetini kaybetmeleri, kendilerini ebedi azaba sürüklemeleri ve böylece en değerli sermayeleri olan nefislerini hüsrana uğratmaları anlamındadır. Bu, sadece maddi bir kayıp değil, manevi ve ebedi bir kayıptır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hasirû enfusehum' ifadesini 'helak oldular' veya 'kendilerini helake attılar' şeklinde tefsir eder. Ayetteki bağlamda, müşriklerin şirk koşmakla kendilerini ahiret azabına müstahak kıldıklarını ve bu eylemleriyle kendi aleyhlerine bir durum oluşturduklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hüsran' kavramını Kur'an'da genellikle ahiret bağlamında kullanılan bir terim olarak ele alır. İnsanın dünya hayatındaki yanlış tercihleri sonucunda ahiretteki kurtuluşunu kaybetmesi, yani 'kendi ruhunu kaybetmesi' anlamında kullanılır. Ayetteki 'kendilerine yazık edenler' ifadesi, bu ebedi kayıp ve pişmanlığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nefs' kelimesinin çeşitli anlamları olduğunu belirtir; ruh, can, beden, zat gibi. Ayetteki 'enfusehum' ifadesi, onların kendi varlıklarını, benliklerini, yani ahiret saadetlerini kaybetmelerini ifade eder. Bu, sadece dışsal bir kayıp değil, kişinin özüne, varoluşuna dair bir kayıptır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nefs'i insanın hakikati, özü olarak tanımlar. Ayetteki 'hasirû enfusehum' ifadesi, müşriklerin kendi özlerini, yani ahiret kurtuluşlarını ve ebedi saadetlerini şirk koşmakla kaybettiklerini, kendilerine en büyük zararı verdiklerini anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dalâl' (ضلال) kelimesini 'haktan sapmak' veya 'yolunu kaybetmek' olarak açıklar. Ayetteki 'dalle anhum mâ kânû yefterûn' ifadesi, onların Allah'a ortak koştukları şeylerin, yani putların ve uydurdukları ilahların, kıyamet günü kendilerinden uzaklaşacağını, onlara hiçbir fayda sağlamayacağını ve ortadan kaybolacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan sapmak' veya 'kaybolmak' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, müşriklerin taptıkları putların ve uydurdukları yalanların, ahirette onlara şefaatçi olamayacağını, aksine onlardan uzaklaşıp kaybolacağını ve böylece müşriklerin beklentilerinin boşa çıkacağını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kavramının Kur'an'da hem 'doğru yoldan sapma' hem de 'bir şeyin kaybolması, yok olması' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'dalle anhum' ifadesi, müşriklerin taptıkları şeylerin onlara yardım edemeyecek şekilde ortadan kalkacağını, kaybolacağını ve böylece onların boş bir beklenti içinde olduklarını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'iftira' (افتراء) kelimesini 'yalan uydurmak' ve 'asılsız iddialarda bulunmak' olarak açıklar. Ayetteki 'mâ kânû yefterûn' ifadesi, müşriklerin Allah'a ortak koşmak suretiyle uydurdukları yalanları, yani putları ilah edinmelerini ve onlara taptıklarını ifade eder. Bu, onların Allah hakkında asılsız iddialarda bulunduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iftira' kelimesinin 'bir şeyi aslı olmaksızın uydurmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin Allah'a ortak koştukları putların ve onlara atfettikleri ilahlık vasıflarının tamamen kendi uydurmaları olduğunu, hiçbir gerçekliğe dayanmadığını ve bu uydurmaların ahirette onlara hiçbir fayda sağlamayacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'iftira' fiilinin 'yalan söylemek, uydurmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'mâ kânû yefterûn' ifadesi, müşriklerin Allah'a ortak koşarak uydurdukları ilahların ve batıl inançların, kıyamet günü onlardan uzaklaşacağını ve onlara hiçbir yardımda bulunamayacağını, zira bunların zaten kendi uydurmaları olduğunu belirtir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.21~
اُولٰئِكَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
~ ~ ~
11.21 - Ulâikellezîne hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn.
Diyanet Meali:
11.21- İşte bunlar, kendilerini ziyana uğratan kimselerdir. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerini yüz üstü bırakıp kaybolup gitmiştir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.21- İşte bunlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir ve o iftira ettikleri uydurmaları hep kendilerinden gaib olup gitmişlerdir
----------------------
Uydurulan şeyler bilgi değildir. Batıl olan şeyler yok olmaya mahkumdur. Hatta sırf akli bir delil ile konuşan da bilgiyi elde bile kuşkulara maruz kalabilir. Kuşkuya düşürmeyen zevki (marifetullah) bilgiye, bilgi denir.
Ahlaki kavramlar pozitiftir. Tam zıddını bulmak kolay değildir. Müspetin zıtları ise menfidir. Menfi olanın varlığı yoktur.
Bir de “Allah’ın veçhinden başka her şey yok olucudur” (ayet) Nefislerine yazık edenlerin idraki yoktur. İyiyi kötüden ayıramadıkları için. “Vücutta iyi ve kötünün bağıntıları vardır. Ve bu iki bağıntının erbabı mevcuttur. Bakış hakikate döndürüldüğünde bu bağıntılar ortadan kalkar. Dolayısıyla bu bağıntılar kesiflik aleminde sabittir. Ve bu alemden kötülük bağıntısı kalkamaz. Eğer sorulursa ki, her şeyde iyiden başka bir şey göremeyen ve kötü-batıl- nedir bilmeyen bir mizaç düşünülebilir mi? Biz cevaben deriz ki, böyle bir mizaç düşünülemez. Çünkü Hak, her bir şeyin vücuduna muhabbet edip, onu irade buyurmuş ve vücuda getirmiştir. Bu da iyi ve kötüyü içine almaktadır.”
(Fusus’ul Hikem, Avni Konuk şerhi) İnsana düşen şey, ara sıra gaflete düşse de asli fıtratlarını kaybetmedikleri ölçüde istidatları ölçüsünce Hakk’ı ariftirler ve kendilerine yazık edenler sınıfına girmezler! N.M.
rtfSndPly*11.22*
11- Hud Suresi- Ayet 22