Meśelu-lferîkayni kel-a'mâ vel-esammi velbasîri ve-ssemî'(i)(c) hel yesteviyâni meśelâ(en)(c) efelâ teżekkerûn(e)
Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hala düşünmez misiniz?
Bu iki ayrı grubun meseli, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç eşit olabilirler mi? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?
Hûd Suresi 24. ayet, iki zümrenin (müminler ve kâfirler) durumunu kör/sağır ile gören/işiten metaforu üzerinden karşılaştırarak, hakikat karşısındaki farklı duruşların eşitsizliğini vurgulamaktadır. Ayet, bu karşılaştırma ile insanları düşünmeye ve ibret almaya davet etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mesel' kelimesinin bir şeyin benzeri, misli veya niteliği anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'meselü'l-ferîkayn' ifadesi, iki grubun durumunu, halini ve niteliğini anlatmak için kullanılmıştır; yani onların özelliklerinin bir benzetme ile açıklanmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mesel' kelimesini 'sıfat' veya 'hal' anlamında kullanır. Bu ayetteki 'meselü'l-ferîkayn' ifadesi, iki grubun niteliklerini ve durumlarını tasvir etmek için bir mecaz olarak değerlendirilir; onların kör ve sağır olanlarla gören ve işitenler arasındaki farkını ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mesel' kavramının Kur'an'da genellikle bir fikri veya durumu somutlaştırmak, açıklamak ve zihinlerde canlandırmak için kullanılan bir benzetme veya örnek olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, iki zıt grubun (iman edenler ve etmeyenler) manevi durumlarını, duyusal algı yetenekleri üzerinden somut bir şekilde karşılaştırmak içindir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fark' kökünden türeyen 'ferîk' kelimesinin, bir şeyin diğerinden ayrılmasıyla oluşan bir grup veya topluluk anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'el-ferîkayn' ifadesi, iman edenler ve inkâr edenler olmak üzere iki zıt grubu, yani hak ve batıl ehli olanları kastetmektedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ferîk' kelimesinin, bir topluluğun bir kısmını veya ayrılmış bir grubu ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki ikil (tesniye) formu, açıkça iki farklı ve karşıt zümreyi, yani hidayet ve dalalet yolunda olanları işaret etmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'a'mâ' kelimesinin hem fiziksel körlüğü hem de manevi körlüğü, yani hakikati görememeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkârcıların hakikat karşısındaki manevi körlüğünü, delilleri görememe durumunu mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'a'mâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle basiret körlüğü, yani kalbin hakikati idrak edememesi anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, inkârcıların Allah'ın ayetlerini ve delillerini görememe, anlayamama durumunu tasvir eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'asamm' kelimesinin işitme duyusunun yokluğunu ifade ettiğini ve Kur'an'da genellikle hak sözü dinlememe, öğütlere kulak asmama anlamında kullanıldığını belirtir. Ayette, inkârcıların peygamberin davetini ve Allah'ın ayetlerini işitmeye kapalı olmalarını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'asamm' kelimesinin hem fiziksel sağırlığı hem de manevi sağırlığı, yani hakikati işitememeyi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, inkârcıların hakikat çağrısına karşı kulaklarını tıkamalarını, öğütleri kabul etmemelerini mecazi olarak vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'basîr' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi, yani basiret sahibi olmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın ayetlerini ve hakikati görebilme, anlayabilme yeteneğini mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'basîr' kelimesinin Kur'an'da genellikle kalbin idrak gücü, hakikati anlama yeteneği anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, müminlerin Allah'ın delillerini ve hakikatini görebilme, kavrayabilme durumunu tasvir eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'semî'' kelimesinin işitme duyusuna sahip olmayı ifade ettiğini ve Kur'an'da genellikle hak sözü dinleme, öğütleri kabul etme anlamında kullanıldığını belirtir. Ayette, müminlerin peygamberin davetini ve Allah'ın ayetlerini işitmeye ve anlamaya açık olmalarını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semî'' kelimesinin hem fiziksel işitmeyi hem de manevi işitmeyi, yani hakikati dinleyip kabul etmeyi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, müminlerin hakikat çağrısına kulak vermelerini, öğütleri kabul etmelerini mecazi olarak vurgular.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.24~
مَثَلُ الْفَرٖيقَيْنِ كَالْاَعْمٰى وَالْاَصَمِّ وَالْبَصٖيرِ وَالسَّمٖيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
~ ~ ~
11.24 - Meselul ferîgayni kel ağmâ vel esammi vel basîri ves semîğ, hel yesteviyâni meselâ, efelâ tezekkerûn.
Diyanet Meali:
11.24- Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.24- Bu iki fırkanın meseli kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir, hiç bunlar müsavi olurlar mı? Artık düşünmez misiniz?
“Kör ve sağır” misali Kur’an’ı Kerim’de çeşitli hallerde verilir. Mesela;
“Biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Ta Ha, 124) “O, Rabbi.! Beni niçin kör (ama) olarak haşr ettin? Oysa ben, hakikaten görür idim! Der.” (Ta Ha, 125) Kıyamette Hakkın nuru karşısında kör olması halinde kulun söylediği söz, bunu kabullenememesine işarettir. Dünyada iken kör olduğunu bilmemesinden kaynaklanır. Nefsaniyetinin kalbi aklın (gönül olmuş) nuruna karşı perdelendiği için gerçek anlamda sağır, dilsiz ve kördürler. Zira, aklın nuru aracılığıyla Hakk’ı işitmek, Hakk’ı söylemek ve Hakk’ı görmek mümkündür.
Zahiri anlamda da sağır, dilsiz ve kördürler, çünkü vicdanlarını yitirmişlerdir, arada bir perde olduğu için söz konusu duyuların kalbe giden yolları tıkanmıştır. Vicdanlarından yararlanmak için kalbin nuruna ihtiyaçları vardır, o da söz konusu duyulara ulaşmaz. Anlamak ve gerekli ibret derslerini çıkarmak için söz konusu duyuların algıladıkları kalbe ulaşma imkânını bulamaz.
“Onlar geri dönemezler.” Kalplerinin önüne konulmuş iki setten dolayı artık Allah’a dönemezler. Yüce Allah, bu iki setten şöyle söz etmektedir: “Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik.” (Yasin, 9) Bu benzetmede soyut bir olgu somut bir olgu suretinde tasvir edilmiştir. Bunun amacı da insanların genelinin zihinlerinde canlanmasını, somutlaşmasını sağlamaktır.
Körlük; bu anlamda, taklitle, gelenekle hareket edip ona göre hükümler veren demektir. Görmek ise hakikat bilgisine ulaşmış akılla hareket eden demektir.
Sağırlık da keza bununla ilgilidir.
Gören ve işiten kişinin en büyük özelliği kötü huyların aklı perdelemesinden kurtulmuş olmasıdır.
Ez cümle; Kör ve sağırlık ahlakla ilgili bir durumdur. Ve ahlakla zihin bu anlamda paralel çalışır! N.M.
rtfSndPly*11.25*
11- Hud Suresi- Ayet 25