Veutbi'û fî hâżihi la'neten veyevme-lkiyâme(ti)(c) bi/se-rrifdu-lmerfûd(u)
Onlar, hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lanete uğratıldılar. Ne kötü destektir onlara verilen destek!
Hem burada, hem de kıyamet gününde lanetle izlendiler. Onlara verilen bu karşı destek ne fena bir destektir!
Bu ayet, lanetin hem dünya hayatında hem de kıyamet gününde devamlılığını ve bunun kötü bir akıbet olduğunu vurgular. Temel kavramlar, ilahi gazabın sürekliliğini ve bu durumun olumsuzluğunu dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lanet, uzaklaştırmak ve kovmak demektir. Allah'tan lanet, rahmetinden uzaklaştırmak; insanlardan lanet ise beddua etmektir. Ayetteki 'lanet', Allah'ın rahmetinden uzaklaştırma ve gazabına uğratma anlamındadır, bu da onların dünyada ve ahirette ilahi lütuftan mahrum bırakılacaklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Lanet, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırmasıdır. Bu ayetteki 'lanet', onların dünyada ve ahirette ilahi rahmetten mahrum bırakılacakları, yani cezalandırılacakları anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'lanet' kavramı, Allah'ın bir kişiyi veya topluluğu ilahi lütuftan ve rahmetten mahrum bırakması, onlara gazap etmesi anlamında kullanılır. Bu ayette, lanetin hem bu dünyada hem de ahirette devam edeceği belirtilerek, ilahi gazabın sürekliliği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıyamet, insanların kabirlerinden kalkıp hesap vermek üzere toplanacakları gün demektir. Ayette 'yevmü'l-kıyâme' ifadesi, lanetin sadece dünyada kalmayıp, ahirette de devam edeceğini, yani ilahi gazabın nihai ve kalıcı olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kıyamet, 'kıyâm' kökünden türemiş olup, kalkış ve ayağa kalkış anlamına gelir. Bu bağlamda, ölülerin dirilip Allah'ın huzurunda duracakları büyük günü ifade eder. Ayet, lanetin bu dünyevi cezayla sınırlı kalmayıp, ahirette de süreceğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kıyamet, Kur'an'ın merkezi kavramlarından biridir ve dünyanın sonu, ölülerin dirilişi ve nihai yargılamayı ifade eder. Ayetteki 'kıyamet günü' ifadesi, lanetin sadece dünyevi bir ceza olmadığını, aynı zamanda ahirette de devam edecek ebedi bir azap olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bi'se, zem (kötüleme) fiilidir. 'Ne kötü' anlamına gelir ve bir şeyin çirkinliğini, olumsuzluğunu vurgulamak için kullanılır. Ayette, lanetin ve ona tabi olan akıbetin ne kadar kötü ve istenmeyen bir durum olduğunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Bi'se, bir şeyi kötülemek için kullanılan bir fiildir. Bu ayette, 'er-rifdü'l-merfûd'un (verilen bağışın) kötülüğünü, yani lanetin bir bağış gibi sunulmasının ne kadar korkunç bir durum olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Bi'se, zem (kötüleme) için kullanılan bir fiildir ve 'ne kötü' anlamındadır. Ayette, lanetin bir 'bağış' olarak nitelendirilmesinin ironik ve dehşet verici bir şekilde ne kadar kötü olduğunu vurgular, bu da ilahi gazabın şiddetini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rifd, yardım ve destek demektir. Aynı zamanda verilen şey, bağış anlamına da gelir. Ayetteki 'er-rifd', lanetin kendisi için kullanılan ironik bir ifadedir; sanki onlara verilen bir 'bağış' gibi sunulur, ancak bu bağış aslında bir cezadır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rifd, birine verilen şey, yardım veya destek demektir. Bu ayette, 'lanet'in kendisi 'rifd' olarak adlandırılarak, alaycı bir üslupla, onlara verilen bu 'hediyenin' aslında ne kadar kötü bir ceza olduğu vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Merfûd, kendisine rifd (yardım/bağış) verilen şeydir. Ayette 'er-rifdü'l-merfûd' ifadesi, lanetin kendisinin, sanki onlara özel olarak verilmiş bir 'bağış' gibi sunulduğunu, ancak bunun aslında en kötü ceza olduğunu belirtir. Bu, lanetin kesinliğini ve kaçınılmazlığını pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Merfûd, 'rifd'in mef'ulüdür, yani kendisine bağışta bulunulan veya verilen şeydir. 'Bi'se'r-rifdü'l-merfûd' ifadesi, lanetin kendisinin, onlara verilen en kötü 'bağış' olduğunu, yani bu cezanın ne kadar şiddetli ve aşağılayıcı olduğunu mecazi bir dille anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Merfûd, 'rifd' kökünden türeyen ve kendisine bir şey verilen anlamını taşıyan bir ism-i mef'uldür. Ayetteki kullanımı, lanetin onlara 'verilen' bir şey olarak tasvir edilmesiyle, bu cezanın ilahi bir takdir ve kaçınılmaz bir akıbet olduğunu vurgular. Bu, lanetin sıradan bir beddua değil, ilahi bir hüküm olduğunu gösterir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.99~
وَاُتْبِعُوا فٖى هٰذِهٖ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ
~ ~ ~
11.99 - Ve utbiû fî hâzihî lağnetev ve yevmel kıyâmeh, bié'ser rifdul merfûd.
Diyanet Meali:
11.99- Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lânete uğratıldılar. Ne kötü destektir onlara verilen destek!
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.99- Hem burada arkalarından bir lanetle takıp edildiler hem Kıyamet günü, bu vurulan destek ne fena destektir
Firavun kendisinin benliği devam etmekte ve beşerî sıfatlarının hükümleri geçerli iken ilmî tevhidin sürüklemesiyle bu davada bulunduğu için yalancı ve kâfir oldu. Nitekim zamanımızın fen filozofları da bu ilmî tevhitten dem vururlar ve vahdet-i vücuddan bahsederler.
Fakat Nebiyy-i zî şana tâbi' olarak vücud vehminden kurtulmadıkları için bu ilmî tevhitleri faydalı olmaz.
Hallac-ı Mansur ve benzerleri, Nebiyy-i zî-şana tâbi' olup şeriat çerçevesinde türlü mücahedeler ile beşerî sıfatlarından temizlenmiş ve benlik vehmi gömleğini izafi vücutlarından çıkarmış ve artık onlarda gözüken Hakk’ın sıfatları bulunmuş olduğundan, bu zatlardan çıkan "Ene'l-Hak-Ben Hakk’ım" sözünde asla nefislerinin katkısı yoktur. Ve onlar bu davalarında sadıktırlar.
Beyit:
Mansur “Ene'l-Hak” söyledi Haktır sözü Hak söyledi ve Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerif’in beşinci cildinde bu manayı izah olarak şöyle buyururlar:
Tercüme: "Bir Firavun ben Allah’ım dedi, alçak oldu. Bir Mansur "Ben Hakk'ım" dedi kurtuldu. O Firavun’un "ben" deyişinin sonrasında Allah’ın la ‘neti vardır. Bu Mansur’un "ben" deyişi için, ey dost, Allah’ın rahmeti vardır. Çünkü o Firavun kara taş idi; bu Mansur ise akik idi. Ve o, nurun düşmanı idi; bu ise nurun âşıkı idi. O "ben" sırda "hüve" idi.
Ey faziletli, nurun birlikteliğinden dolayı idi, dâhil olma yolundan değil. Taşlığın azalıncaya kadar çabala, ta ki taşın lal olmakla çok nurlu ola! Cihada ve zahmetlere sabreyle! Anbean bakâyı fenada gör! Çünkü mücahede ile taşlık vasfı her zaman azalır; sende lal olmaklık vasfı kuvvetlenir. Senin kesif suretinden izafi vücut vasfı gider ve senin sır ve bâtınında aşk ve mestlik sıfatı çoğalır." N.M.
(Fusus’ul Hikem)
---------------------- rtfSndPly*11.100*
11- Hud Suresi- Ayet 100