İçeriğe atla
Felak 5Cüz 30 · Sayfa 604

Felak Sûresi 5. Âyet

الفلق

Sohbete sor

Vemin şerri hâsidin iżâ hased(e)

(1-5) De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."

Namaz Sûreleri (Cilt 2)

Terzibaba - Necdet Ardıç

(113-5) min şerri hâsidin izâ hased.

Ve haset ettiği zaman, haset edenin şerrinden.”


Hakikat-i İlâhiyye ve sünnet-i seniyye üzere hayatını muhabbet üzere sürdüren kişi.

Nefsi emmâre yolunda, ve her türlü gaflet hayatını yaşayan ve sonun da cehenneme gideceğini bilen kişinin, hased ettiği zaman hasedinin şerrinden.

Yokluktan varlığa çıkarıp insan ismi ile şeref veren, evvelâ rabb-ı hasına sonra da Rabbul’âlemine sığınır.


113-FELÂK Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 114 – NÂS Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


114 – NÂS Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

Sure adını, ilk ayetinde geçen ve "insanlar" anlamına gelen "nâs" kelimesin­den almıştır. İlk ayette geçen insanların rabbi ifadesinden dolayı bu ismi almıştır. Aynca "Kul eûzû bi rabbi'n-nâs" ve Felak süresiyle birlikte "Muavvizeteyn”, “Mukaşkışeteyn" adlarıyla da anılmak-tadır.

6 ayetten oluşan sure, Medine’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 114. nüzul sırasına göre ise 21. suredir. (Hasenât)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(114) Mushaf sıra numarası.

(21) Nüzül sıra numarası.

(76) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(06) Âyet, sayısı.

(06) Fasıla harfleri.

(253) Genel toplamdır.

Rakkamları tek tek toplarsak.

(2+5+3=10) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (2) zahir batın (5) hazret mertebesi (3) yakîn mertebeleri. Ayrıca (53) te malûmdur.


Fasılası: (sin) Harfidir, ebced sayı değerleri (60) tır.

İçindeki ma’nâların (6) cihetten açılmasıdır. Ayrıca “sin” kâmil insanın da rumuzudur ki, (Ya sin)dir.


Mealen.

1. De ki: sığınırım ben insanların Rabbine,
2. İnsanların Melikine [mutlak sahip ve hakimine],
3. İnsanların İlahına.
4. O sinsi vesvesenin şerrinden,
5. O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler)fısıldar.
6. Gerek cinlerden,gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım!


قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ

(Kul eûzu bi rabbin nâs)

(114-1) “De ki: “Ben insanların Rabbi’ne sığınırım.”


Ey Habibim deki, “Ben insanların Rabbi’ne sığınırım.”

İnsanların rabb-ı ise onu iki eliyle en güzel surette halkeden Rabb’ul âlemindir.

Kendini bilememiş bulamamış aslından ayrı yaşayanların ise rabları, esmalardan bir esmanın zuhuru olan Rabb-ı haslarıdır onlarda oralara sığınırlar, ancak onların bu sığınmaları kendi hayallerinde olduğundan aslında nefislerine sığınmaktadırlar bunun tabii sonucuda hüsrandır.

Ancak zahir ve batın kendilerini tanımış ve bu âlemi idrak etmiş olanların yöneldikleri mahal ismi cami olan Allah isminin ifade ettiği rabbul erbaba dır. Sığınmak orayadır ve sığınma ile sığınılan yer sığınanı sardığı ve böylece koruması altına aldığından ebedi güven içinde dir.

Zaten oradan yola çıkıp bu âleme gelmiştir ve bu şekilde sığınma ilede aslına ulaşıp aynı zamanda “sıla-i rahim” yapmış olmaktadır. Zaten sığınacağı başka yeride yoktur.


مَلِكِ النَّاسِ

(Melikin nâs)

(114-2) “İnsanların Melik’ine.”


Melikiyyet ef’âl aleminin zuhûr halidir yânî ef’âl âlemini meydana getiren hükümlerin ortaya çıkması için Melik isminin faaliyeti gereklidir. Dünya yaşamında kimin elinde bir malım, dediği şeyi varsa o ona Melik isminin karşılığı olarak gelmiştir. Bu nedenle yönelişimiz bu mülkü verene olmalı ve O’na sığınmalıyız.

Bu beden mülkümüz dahi ona ait olduğundan zaten sığınacak melikiyyet yönünden de başka bir yönümüz olmadığından, İnsanların meliki olan “malikel mülk”e

sığınmaktan başka çaremizde yoktur.

Zahiren insan görünümünde olan ancak batınen içlerindeki düşkün ahlâkın halinde, o kimselerde oralara sığımaktadırlar, ancak bu sığınmaları onları hüsrana götürecektir, çünkü zannettikleri gibi bir sığınma yeri bulamayacaklardır. Ahrette iki sığınma yeri vardır biri cennet diğeri cehennemdir.

Malikel mülke sığınan, ve dünyada gereğini yerine getiren kimseler, gene malikel mülkün sahibi olduğu cennetine ulaşacaklar. Hayal ve vehme sığınanlar ise, hayal ve vehmin kendine ait sığınacak biryerleri olmadığından, gene o zaman onlarda, malikel mülkün cehennemine iskân olacaklardır. Yani oraya sığınacaklardır.


إِلَهِ النَّاسِ

(İlâhin nâs)

(114-3) “İnsanların İlâhı'na.”


Yukarıdan beri bahsedilen sığınmalar evvelâ rububiyyet mertebesinden rabba idi daha sonraki ifade de sığınma, melike-yani beden varlığı dahil bütün varlığın malik-sahibine idi. Burada ise İlâh uluhiyet mertebesi itibari ile meluh olarak iâha yönelinmektedir. Çünkü İlâh kendine yönelicek meluh’luğu gerektirir.

Burada “İlâh” ifâdesiyle sıfat mertebesi yânî vahidiyyet mertebesi kastedilmektedir.

Yukarıdan beri bahsedilen ifadeler birer mertebedir. Ef’al mertebesinde yaşayanlar rablarına, Esma mertebesin de yaşayanlar meliklerine ve sıfat mertebesinde yaşayan-lar ise gerçek ilâh olan Ulûhiyyet mertebesine sığınmak-tadırlar.

Zat mertebesinde yaşayanlar ise, kendileri bütün mertebeleri bünyelerinde oluşturmuş olduklarından, ve zat mertebesininde zuhurları olduklarından, kendileri de nasın ihtiyaçlarını giderme bakımından, onlara hizmet verme yönünden, bu dünya da sığınma yerleridir.


مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ

(Min şerril vesvâsil hannâs)

(114-4) “Hannasın vesveselerinin şerrinden.”


Hannâs, geri kalmak, sıkılmak, daralmak anlamındaki hunûs kökünden mübalağa sıfatıdır. Geri kalan, kötülüğe sürüklemek için insanı arkasından izleyip döne döne vesvese veren, Allah anıldığı zaman sıkılan şeytân ve şeytân ruhlu insandır. Vesvese verecek şeytân veya insan, hep insanın ardında gezer, fırsat bulup onu kandırmağa çalışır. Saîd ibn Cübeyr de: "İnsan Rabbini anınca şeytân geri kalır, çekilir; Rabbinden gaflet edince ona vesvese verir." demiştir. “Yandekx”


Durduğumuz yerde aklımıza nereden geldiği belli olmayan bâzı şeyler gelmektedir. Bunlar bâzen bizim hoşumuza gitmekte ve bizi rahatlatmakta bâzen de bütün düşünce sistemimizi karıştırmaktadır.

İşte bu oluşumlardan huzurlu olarak gelenler Rahmâni oluşumlardır.

Nefsâni kaynaklı olarak gelenler ise bizim düşünce sistemimizi karıştırmaktadır. İşte bunlardan Allah hepimizi korusun.

Eğer bu “vesvâsil hannâs”ın hükümleri bizim üzerimizde ağır basarsa ve kontrol edilmez ise bizim dengelerimizi bozmaya kadar gidebilir.

Bu nedenlerle bu tip durumlardan kurtulmanın yolu olarak bu sûrelerin okunması tavsiye edilmiştir.


الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ

(Ellezî yuvesvisu fî sudûrin nâs)

(114-5) “Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir.”


Yukarıda bahsedilen ayet-i kerimenin hayatımız üzerinde ne denli bir tesiratı olduğunu bilmemiz gerekmektedir aksi halde hayatımızı kendi kendimize zindan etmiş oluruz.

İnsanlara verilen bu vesvesenin gene kendileri tarafından kendilerine verildiği açık olarak (Kaf-50.16) ifade edilmektedir. O halde insanın kendisini bilmesi tanıması çok mühim bir hadisedir.

İşte bu yüzden “nefsini bilen rabbını bilir” denmiştir.

Böylece nefs beşeri halde, yaşamına devam ederse “vesvese” sahibi olur, eğitilirde kendini bilirse rabbının yolu kendisine açılmış olur çünkü nefs “rububiyyet” hakikatinden halkedilmiştir.

(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz.

Denmek sureti ile vesvesenin kaynağının, dışarıdan, iblisin hayal vehim kaynaklı vesvesesi, içeriden ise kişinin eğitilmemiş beşer nefsinin müşterek vesvesesi olduğu anlaşılmaktadır.

Buna karşı koymakta, tek kalan akıl ise, oda eğitilme-miş olduğundan, bu vesveselerin tesiri altında kalıp bütün hayatını zindan etmiş olur. Böylece kendinden habersiz hayali bir hayat yaşamış. Bunun neticesinde de, ahireti itibarile iflâs etmiş bir tüccar haliyle, eli boş ve bir sürü pişmanlıklarla, hayatının hesabını vermek üzere ahrete

intikal etmiş olur.

Bu hale düşmeden evvel (Şems- 91.8 –kütülük, iyilik ve sakınmayı ilham edene.) Görüldüğü gibi nefsin müsbet menfi, iki yaşam hali olduğu açık olarak görülmektedir.

(Ona------ iyilik ve sakınmayı ilham edene.) dua edip kendimizde iyilik-aklı selim ve ittika-sakınma, yani kendi varlığımızda bulunan Hakk-ı unutmaktan sakınmayı bizlere ilhamı daimi olarak ilham vermesini niyaz edelim.

İşte bu yüzden (Kaf-50.16) “biz ona şah damarından daha yakınız.” Diye açık olarak bildirilmektedir.


(Kaf-50.16) - Ve lekad halaknel insâne ve nağlemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.

Diyanet Meali:

(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.


91.7 - Ve nefsiv ve mâ sevvâhâ.
91.8 - Feelhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ.
91.9 - Kad efleha men zekkâhâ.

Şems- 91.9 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.


Allah bu hallerden bizleri muhafaza eylesin, daha bu dünyada iken, yaşam imkânlarımız elimizden alınmadan, aklımızı başımıza toplayıp, dünyamızıda, geleceğimizide, nefsimizin elinden kurtarıp, “hüsnü hatime” güzel bir sonuç ile bu dünyadan ayrılalım.


Bütün bunlardan üzüntü duymamıza gerek yoktur, Çünkü Rabb-ımız Kelâmı kadiminde bizleri “ Elem neşrahleke sadrek” (94-1- Biz senin göğsünü daha evvelden zaten Hakk’a açmadıkmı?) ile müjdelemekteyiz.

Ancak bunun şartı sünneti seniyye ve hakikat-i İlâhiye üzere yaşamaktan geçmektedir. Ancak bu şekilde sadr-gönül genişliği muhafaza edilmiş olur aksi halde yukarıda bahsedilen “nefsi ona vesvese verir” hükmü ile olmayacak hayal ve vehim hallerine müstehak olmuş olur.


Yeri gelmiş iken (54-90-95-Kur’anda yolculuk) isimli kitabımızdan bahsi geçen ayetin yorumunu buraya da aktarmayı uygun buldum İnşeallah faydalı olur. T.B.


وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا

(Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.)

(91/7) “Nefse ve onu sevva edene.”


Bilindiği gibi “nefs” ismi verilen “Rabb’âni letafet” in (7) mertebesi vardır. Ve yine “nefs” isminin “İlâh-i letafet” olarak’ta mertebeleri vardır, bunlar da (kaimi bi nefsihi” (Nefs-i Muhammed-î) ve (nefs-i küll) dür. (7) nefs mertebesi, seyrü sülûk yolunda sâlik’in “emmâre nefs”ten aşlayarak yukarıya doğru bunları aşarak bireysel beşeri nefsini terbiye ederek enfüsi olarak kendini tanıma ve bulma halleridir. Bunun ismine “ettur-u seb’a” veya “etvarı seb’a” yani “yedi tur” veya “yedi tavır” denir.

Bu nefs mertebeleri seyr edildikten sonra sâlik-Hakk yolcusu bu sefer seyrine “âfaki” olarak devam eder bu seyrin ismide, “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebesidir.” Bütün bu çalışmalar neticesinde de “Nefs-i İlâh-i” idrak olunmaya başlar. Genel anlamda bütün âlemde yaygın olan bu nefs halleri insanda da her yönü ile birlikte

mevcuttur. Ancak kişinin bâtının da bulunan bu nefs metebelerinin zahirde en çok faaliyyette olduğu “nefs-i emmâre” ve birazda “nefsi levvâme” dir. Genelde insanlar farkında olmadan bu “nefs-i emmâre” hükmü altında yaşarlar.

İşte bu nefse, yani bütün mertebeleri üzerinde bulunan “nefse” ve onu sevva” “düzenleyene-tesviye edene-müsavi getirene” yemin olsun.


فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

(Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.)

(91/8) “Sonra ona fücurunu ve takvasını ilham etti.”


Her türlü hale kabiliyetli olan bu nefse fücurunu ve takvasını ilham etti.”

“Fücur,” her türlü günah ve kötülükler, Vs.

“Fücur,” Hakk’tan etmek, Hakk’tan uzaklaştırmak.

Bunların zuhur mahalli ve faaliyyet sahası nefs-i emmâre ve levvâme ahlâkıdır. Ve hayvâni tabiattır.

“Takva” İhlâs ile ibadet. Bütün günahlardan kendini korumak, dinin yasak ettiği ve haram kıldığı şeylerden uzaklaşmak, ameli sâlih ve ittika, her türlü şüphelilerden sakınmak, ve Hakikat-i İlâhiyye üzere idrak sahibi olmaya çalışmaktır.

Bunların mahalli ise terbiye edilmiş nefs’tir daha sonra akl-ı küll’den gelen akla uyarak kişinin eğitilmiş irfaniyyete dönük akl-ı dır.

Bütün bunlar bir bütün olarak işlem ve faaliyyet haline dönük olarak “ilham” eder bu ilham aslında esmâ-i İlâhiyyenin içinde mevcud olan zıt isimlerin özlerinde bulunan hakikatlerinin esmâül hüsnâ ile kişinin bünyesine fıtri olarak yüklenmiş olmaktadır. Yani insân-ın varlığında

her türlü hali işlemeye kabiliyyetli olarak yukarıda bahsedildiği gibi sevva” edilmiştir. Ve bunlar kişi yaşama gelip bulûğ çağına erince kendisinde içeriden faaliyyete başlamak için uyarılar gelmeye başlar, ve bunun üzerinede dışarıdan da sesiz ve sözsüz olarak bilgi veya duygu halinde gelirler. Bu hususta internetten küçük bir bilgi verelim.

ilham” Allah tarafından kalbe gelen mâna. (İlhamın ekserisi vasıtasız olarak kalbe gelir. İlhamın en cüz'îsi ve basiti hayvanat ilhamıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamatıdır. Sonra melâikenin ilhamatıdır, sonra evliya ilhamatıdır, sonra melâike-i izam ilhamatıdır... S.) (Bak: Vahiy) (İlham, aslında bir şeyi bir defada yutmak mânasına "lehm" den if'al olup, lâhzada yutturmak mânasınadır. E.T.)

“ilham” Söverek ve hakaret ederek onur kırma.

Günümüzden bir mîsal ile bu hali daha iyi anlamamız mümkün olabilir. Ellerimizde ve ceplerimizde bulunan cep telefonlarımız bu hallerin açık ilmi yaşantılarıdır. Bu husus Âyet-i Kerîme’nin daha o günden, bu günlerin halini ve ilmini belirtmektedir. Nasılki cep telefonlarımız hayır ve şerde uzaktan iletişim için kullanılıyor ise. Bir bakıma bizim bedenimiz de, bir telefon cihazı gibidir, gayb’den bu telefona her türlü bilgiler, ayrıca yaptırımlı ve duygular halinde gelmektedir. Bunları ayırt etmenin ölçüsü ise “şeriat-i Muhammediyye” ye uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer uygun ise takva,” değil ise “fücur” dur. Takva istikametli olanları olabildiği kadar gayretle tatbik etmek, fücür teşvikinde olanları ise reddetip geldiği yere iade etmektir. Bu tatbikat bizlere dünya da düzenli bir hayat yaşamamızı, ahrette ise ebedi hayatımızı kazandırmaya vesile olacaktır.

Diğer taraftan ilham-ı. Rahmân-î, melek-î, nefs-î ve şeytan-î, olmak üzere dörde ayırmışlardır.


قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّيٰهَا

(Kad efleha men zekkâhâ.)

(91/9) “Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha ermiştir.”


Tezkiye. Hakkında gene internett’ten küçük bir bilgi verelim.

  1. Tamam etmek.
  2. Boğazlamak.
  3. İhtiyarlamak.

4. Ref'etmek. (Lügatta zebhetmek, yani boğazlamak mânasınadır. Bu maddenin aslı, lügatta bir tamamlanmak mânasıyla beyan olunuyor. Nitekim ateşin parlamasına "zeku-zekâ-zekâ'" denilir ki, tamam iştial etmektir.

Kezâlik fehme "zekâ" denilir ki, tamam-ı fehim demektir. Sonra sinnin "yaşın" kemâline zekâ denilir ki, şebabın nihayetine gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da kanını akıtarak ve hararet-i gariziyesini teskin ederek olduğundan, zekâ ve zekât tesmiye olunmuştur. İşte kelimenin lügat mânası ve esası budur.) (E.T.)


Tezkiye.

  1. Doğruluğuna şehadet etmek.
  2. Zekât vermek.
  3. Zekât almak.
  4. Pak ve temiz etmek.
  5. Övmek, medhetmek.
  6. Birisinin durumu hakkında soruşturmak.

!76

Tezkiye. Lügat ma’nâlarında görüldüğü gibi genelde varlığın saf ve temiz asli haline dönmesi ulaşması demektir.

Kişinin (nefsini tezkiye) etmesinin birçok yolları ve mertebeleri vardır. Bunlardan birincisi, “Şeriat mertebesi” itibari ile zahiri emir ve nehiylere uyarak o kurallar içinde kalarak hayatını sürdürmesi ve kendisini günahlardan korumasıdır. Bu da o mertebenin günaha düşmekten sakınarak nefsini teskiyesi’dir.

İkincisi, “tarikat mertebesi” itibari ile zikirlerle ve sohbetlerle halini geliştirmeye çalışarak kendini tanımaya başlaması, muhabbet duygularını geliştirmesi ve bu istikamette hayatına devam etmesidir.

Üçüncüsü, “hakikat mertebesi” itibari ile kendi hakikatlerini daha yakînen ortaya çıkarmaya başlayıp yaşamında tatbik etmeye başlamasıdır. Daha evvelce kendini Hakk’tan ayrı bir birey olarak görmesi ve kendini ayrı olarak zan etmesinden kurtulması ve Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını idrak etmesi onun var zannettiği nefsinden teskiyesi-temizlenmesidir.

Dördüncüsü ise, “marifet mertebesi” itibari ile âlemi, âlemdeki bütün varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını ve görülen her şeyin Hakk’ın bir isminin sûretinden başka bir şey olmadığını ve kendi hakikatinin dahi şeksiz şüphesiz ondan başka bir şeyin olmadığını anlayıp idrak ederek yaşaması bütün mertebeleri ile (zekkâhâ.) hakikatini idrak etmesi ve o sınıfa bütün merteeleri ile birlikte bunları kendinde bulup Hakk olarak dahil olmasıdır.

Eflâh. 1. Çok felâh bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.

İşte ancak bu tür idrak ve bilgilerle yaşayanlar “efleha” olmuşlar nefislerinden çıkıp gerçek kurtuluşa ermişlerdir.


مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

(Minel cinneti ven nâs)

(Nâs, 114/6) “İnsanlardan ve cinlerden.”


Bu oluşumlar görünmez olarak cinler vâsıtasıyla olduğu gibi, görünür olarak şeytanlaşmış ve cinleşmiş insanlardan da gelmektedir.

İnsanların bâzıları bu durumlarda cinlerin ve şeytanın askerleri konumuna girmektedir.

Bütün insanlar birbirinin aynı olduğu için Rahmâni veya şeytâni olup olmadığını anlamak zordur. Allah hepimize bunları ayırma kudreti versin.

İnsani cin ve şeytanlardan korunmak diğerlerinden korunmaktan daha zordur. O halde insan arkadşını seçerken çok dikkatli olması lâzımdır.


Meselenin nekadar mühim olduğu Rabb-ımızın bize kitabını okumaya başlayacağımız zaman.

16.98–“Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.” Tavsiye hükmünde de olan, amir ifadesi ne kadar mihimdir. Demekki bu saha çok tehlikeli bir sahadır, diğer ismlere değilde, İsmi Cami olan Allah’a sığınma tavsiye edilmektedir. “Euzü bike minke” “senden sana sığınırım,” Çünkü iblis kendisinde olan mudil ismi ağırlıklı sahayı çok iyi bilmekte ve o sahada çok becerikli olmakta, sureta hakk’tan gözükerek hedef koyduklarını kolayca avlamaktadır. Ve bu günün tekneloji araçlarıda yerinde kullanılmadığı sürece onun en çok boş şeylerle oyalayıcı ve aldatıcı aletleri olmaktadır.

Kullar ise bu hususta, esma-i ilâhiye ve kendini tanıma eğitimi alamadıklarından, esma-i ilâhiyyeleride esma-i

nefsiyyeye dönüşmüş olduklarından, böylece hiçbir korunakları kalmadığından, yığınlar halinde onun ordusuna farkında bile olmadan iltihak etmiş olmaktadırlar.


Kur’an-ı Kerîm’in okunması bittiğinde de bahsi geçen son ayetin okunması gerekmektedir ki hatmi şerif tamam olsun, hatimde de bu ikaz açık olarak yaptırılıp böylece uyanık olmazı Allah’ımız bize açık olarak (Minel cinneti ven nâs)

(Nâs, 114/6) “İnsanlardan ve cinlerden.” Sakınınız diye rahmeten, başta ve sonda da ikaz etmektedir.


Rabb-ımıza şükrederiz böylece bu kitabımızda şimdilik tamamlanmış oldu. Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tan dır.

Allah hakk söyler Hakk-ı söyler.


BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.

Kitabımızın sonuna da gene evlâtlarımızdan birinin, (Er…. Ay,,,) (97-Kadir suresi) nin içinde geçen “LEYLETÜ’L-KADR” cümlesi hakkında yapmış olduğu bir çalışmasını ilâve etmeyi uygun buldum. Bu çalışmayı (68-1-namaz sureleri) kitabımızın içinde geçen (97-Kadir suresi) bölümüne ilâve etmeyi düşünmüştüm ancak o kitabın sayfa sayısının bir hayli fazla olmasından dolayı buraya ilâve etmeyi uygun buldum.

Yukarıda da bazı başka çalışmaları ilgili yerlerine ilâve etmiştim, bunları niye ilâve ediyorsunuz diye soru sorabileceklere, küçük cevabımız şöyle olacaktır.

Bizim gayemiz batınen gerçek donanımlı kimseler yetiştirmektir. Bu hususun bir yönü de, kişinin yazma ve derleme kabiliyetinin ortaya çıkarılmasıdır. İşte bu yüzden bizler çevremizde olan evlâtlarımıza, bu hususu hep hatırlatarak onları, anladıklarını yazmaya da teşvik etmekteyiz, görüldüğü gibi de oldukça başarılı olunmakta-dır. Diğer taraftan onların derleme ve yazmaları, aynı zaman da benim de derleme ve yazmamdır. Ve bunlara kitaplarımda yer vermem onları teşvik ve onore etmektir, bu da onların derleme ve yazma azimlerini gayrete getirmektedir.

Böylece onların derleme ve yazma kabiliyet ve gayretleri arttıkça da, ileride daha geniş ve daha kapsamlı değerli yazılar yazabileceklerinin bu yazılar nişanesi olmaktadır. Bu haller ile onların bu yönden de önlerinin açılmasına sebep olunmaktadır. Böylece yazı yazmayı deneyen, bütün evlâtlarımıza başarılar diler çalışmaların-dan ötürü teşekkür ederim, sağ olsun var olsunlar, muvaffakiyetlerinin devamını diler ellerine gönüllerine sağlık olsun derim. T.B.


لَيْلَةُ الْقَدْر

“LEYLETÜ’L-KADR”

(ل) LAM:

Lâm yüce mukaddes ezele aittir Makamı yüce, heybetli ve nefistir

Ne zaman kalksa zatı var edeni izhar eder

Ne zaman otursa oluş âlemini izhar eder Sana ruh olarak üç hakikati verir (İbn Arabi)


(ل )“LAM” harfi ebced sayı değeri otuzdur. “Lam” harfinin lafız harfleri “Lam, Elif ve mim” dir. Lam harfinin iki yönü vardır. Bir yönü zata dönük, bir yönü de mülk âlemine dönüktür. Dolayısıyla Lam’ın Elif’e dönük yüzü zata, mim’e dönük yüzü de mülk âlemine bakar. İkisi arasında orta âlem oluşur. Bu da nefsin makamıdır.

Lâm harfinin hattı, insanın ayn-ı sâbitesinin Allah’ın ezelî bilgisinde var olduğu öğretisini sembolize etmektedir. Hak için elif, ze ve lâm harfleri belirlenmekte, bu harflerin bu sıraya göre yan yana getirilmesi ile Allah’ın ezelilîği fikri ortaya çıkmaktadır. Nûn, sâd ve dâd harfleri insan için belirlenmekte ve bu harflerden biri olan nûn’da gizli olarak bulunan elif yatay pozisyondan dik duruma geldiğinde lâm harfi; nûn’dan olma lâm’ın yarısı göz önüne alınmakla da ze ortaya çıkmaktadır. Böylece insanı sembolize eden nûn harfinden, Allah’ın zât ve sıfatını ve bu ikisini birleştiren râbıtayı temsil eden elif, ze ve lâm çıkmaktadır. Yani (ل )“LAM” varlığında Kadim’i sembolize eden “Elif” in boyu, Hadis’i sembolize eden “Nun” harfinin alt çanağının birleşimden meydana gelmiştir. “Lam” bu yönüyle berzahtır. Allah’ın ezeliliği “Lam” harfinin zuhuruyla aşikar olmuş, aynı zamanda hadis için zaman kavramı ortaya çıkmıştır. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)


Kadim için ezel neyse, halk edilmiş için de zaman odur. Ezel aynı zamanda yüce Allah’ın niteliklerinden biridir, dolayısıyla O’nun suretindedir. Allah'ın ezeli olarak nitelenmesi, bizimle ilgili zaman kavramıyla irtibatlıdır. Bizim “Allah vardı, beraberinde bir şey yoktu” ifadesi bağlamında bir zamansal uzanış tasavvur etmemizden kaynaklanmaktadır. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)


“Lam” harfinin zuhuruyla hadisin programı ortaya çıkmış ve zamanın başlangıcı olmuştur. Bu ilk tenezzül ile birlikte, Allah’ın ezeliliği “Lam” harfinin zuhuruyla aşikar olmuştur. Burada ki “Lam” ayan-ı sabiteyi sembolize eder.

Ayan-ı sabite vücud kokusu almamıştır, burası varlığın programıdır yani ilmi suretler mertebesidir. (Er… Ay…)

( لَ ) LE

Fethayla harekelenen oluşum yani açılmaya, zuhura çıkmaya başlayan, ilm-i ilahi. Zatın simgesi olan “Elif” ile desteklenmiştir. Çünkü her fetha (e-a sesi) da gizli bir “Elif” vardır. Ayan-ı sabite’deki ilmi suretler, kendi programları doğrultusunda zuhura çıkmaya başlamıştır.

“Le” Arapça’da bir anlamı da “Şüphesiz”dir. “Ayan-ı sabite asla değişmez” Yani ayan-ı sabite’deki ilmi program, değişmeksizin, mutlak bir şekilde tenezzül etmektedir. Sonradan meydana gelecek, hadis varlıkların programı ayan-ı sabite’deki hakikati ne şekildeyse o şekilde zuhur bulur. (Er… Ay…)


(لَي) LEY

(ي ) Y

YA HARFİ.

Risalet Ya’sı nemliliği zahir (yerde zuhur etmiş) bir harftir.

Ulvi âlemde barınan Vav gibi.

O gölgeleri olmayan cisimlere yardımcıdır.

O suretlere sarılmış yardımcıdır.

(İbn Arabi)

“Ya” harfinin belirgin özelliği kesir ve alçaklık harfi olmasıdır. Bu bakımdan toprak unsuruna en uygun harftir. Çünkü toprak unsurların en alçağıdır. Risalet Ya’sı nemliliği zahir (yerde zuhur etmiş) bir harftir.

Âlimler, Vav harfini kendisinden önceki zammeliye (ötre), Ya harfini ise kendisinden önce esre bulunan harfe tahsis etmiştir. Böylelikle Elif ile Vav ve Ya harfleri arasında başka açılardan farklılık ortaya çıkmıştır. Şu halde Elif, zata, illet Vav’ı sıfatlara ve illet Ya’sı ise fiillere aittir. Şöyle de diyebiliriz: Elif ruha aittir, onun niteliği akıldır ve o fethadır. Vav ise nefs’e aittir ve onun niteliği kabzdır, o ise zammedir(ötre). Ya harfi ise cisimdir ve fiilin varlığı onun niteliğidir, o ise kesredir. Zat Elif’i, sıfatın varlığının, sıfat Vav’ı ise fiilin varlığının illetidir. Fiil Ya’sı ise şehadet âleminde kendisinden meydana gelen sükûn (durağanlık) ve hareketin illetidir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)


“Ya” harfinin zuhuruyla “Lam” harfinde ki ilmi suretler yani ayan-ı sabite, kendindeki programı risaletin simgesi olan “Ya” harfiyle açığa çıkarmıştır. Aynı zamanda “Ya” harfinde iki benlik noktası yani zan noktaları zuhur bulmuştur. Hakk-halk veya Rab-Abd mertebeleri zuhur bulmuştur. “Ya” harfindeki risalet yani elçilikle birlikte “Ya” harfi her ayn-ı sabiteyi kendine uygun mahalline ulaştırmıştır.

(لَيْ) LEY

Bu oluşumda risalet “Ya” sı hareke almayıp, mutlak sükundadır. Çünkü “Ya” harfi aynı zamanda ayan-ı sabitedeki ilmi suretlerin, fiil sahasındaki kaynağıdır. Dolayısıyla programın kabulü için mahallin sükunda olması gerekir. Bu kabül için şarttır. Ayan-ı sabitedeki, sabit hakikatler “Ya” harfinin zuhuruyla birlikte ikilik zannıyla fiil programı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak her ayn-ı sabite kendi hakikatini zuhura getirecek Rasulüne yani “Ya” sına doğru tenezzül etmiştir.

“Ley” Farsça: Kab, zarf manalarına gelir. Arapça: Saklamak, örtmek manalarına da gelir. “Ley” oluşumuyla

birlikte fiil sahasında zuhura çıkacak ilmi kablar meydana gelmiştir. Aynı zamanda “Lam” daki ilmi hakikatler, “Ya” harfiyle birlikte ikilik kabında saklanmıştır.

(لَيْل) LEYL

Buradaki “Lam” harfi iradenin simgesidir. “Lam” harfinin zuhuruyla birlikte “Ley” mertebesinde oluşan her ayn-ı sabitenin yani ilmi suretlerin, ilmi ve fiili hakikatleri, oluşumu zuhura çıkaracak “Lam” iradesine aktarılmıştır.

“Leyl” sözlük manası gecedir. Yani örtüdür. “Leyl” oluşumuyla ayan-ı sabitedeki ilmi manalar, hadis varlığın iradesinde örtülmüştür. “Leyl”, gece anlamınadır, gece de gayb anlamına gelir. Yani “Leyl” hadis varlığın gaybı olmuştur. (Er… Ay…)


(لَيْلَ) LEYLE

Hadis varlıktaki irade “Lam” ının harekete yani harekelenmesiyle birlikte her ayn-ı sabite, fetha harekesiyle, yani “Elif” ile zati olarak desteklenerek gayb, şehadete yani müşahedeye doğru harekete geçmiştir. (Muhyiddin Arabi ‘Futuhat-ı Mekkiyye’)


(لَيْلَة) LEYLET (ت ﺔ) TE

Te, bazen görünür, bazen gizlenir Kavmin varlığında payına onun çeşitlilik düşer Mertebesi Zatı ve sıfatları kuşatır Onun fiil mertebesinde temkini yoktur Ortaya çıkarıp gösterir sırlardan gariplikler izhar eder Levh mülkünü, kalemleri ve Nun’u Leyli, şemsi, A’la’yı ve Tarık’ı Zatında, Duha’yı İnşirahı ve Tin’i (İbn Arabi)

“Arapça, kelimelerin eril (müzekker) ve dişil (müennes) olabildiği dillerden biridir. Arapçada 3 adet müenneslik (dişillik) işareti vardır ve bunlardan biri de tai merbutadır.

Tai merbuta, "bitişik ta" demektir. Bir diğer ismi de tai te'nis'tir (yani dişillik ta'sı). Bu işaret, kelimelerin sonuna birleşen ve kapalı yazılan Te harfidir. Bir başka ifadeyle, Arapçanın 3. harfi olan Te harfinin iki yazılış şeklinden (açık ve kapalı) biridir. Açık yazılan Te harfi de, tıpkı kapalı yazılan tai merbuta işareti gibi, dişillik alameti olarak görev alabilmektedir” Açık olarak yazılan “TE” (ت), Kapalı olarak yazılan “TE” (ﺔ) bu şekildedir.

Sonuç olarak, isminden de anlaşılabileceği gibi tai merbuta işareti, Te harfinin bir yazım formudur ve açık yazılan Te harfi gibi iki nokta ile noktalanmıştır. Kelimelerin sonlarında yer alır ve genellikle dişillik bildirir; ancak kendisinden sonra bir harf gelecek olursa, artık kapalı yazılamaz ve açık Te şeklinde yazılır. (İbn Arabi)


“EnTe” (Sen) ancak ilim suretinde tecelli eder. “Te” harfi ise “EnTe” (sen) şeklindeki hitap harfidir. Bu ise hitap edilenin müşahede edilmesini gerektirir. “Te” ile ilgili; bilindiği gibi o da (En-te) nin “Te” sidir, onu diyebilmek için orada hazır olan ancak gaybde olan bir (Ene) olması lazımdır ki muhatabına (En-te) diyebilsin, aslında oradaki “Te” (ente) (ene) nin “T” deki kendini gizlemiş olan (Ene) sidir. (Ente) nin zuhur sahası “T” kaldırılınca zaten ortada kendisi kalmış olmaktadır. “T” ile Zatın zuhur mahalli olan birey böylece âlemi şehadette tasdik olunmuş olmaktadır. (Necdet Ardıç ‘Terzi Baba’)