Vemin şerri hâsidin iżâ hased(e)
(1-5) De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."
Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.
Felak Suresi'nin bu ayeti, 'hased' kavramı etrafında dönerek, kıskançlığın ve onun yol açtığı kötülüklerin dilbilimsel ve semantik derinliğini ortaya koymaktadır. Ayet, hasedin hem bir duygu hem de bir eylem olarak şerrinden Allah'a sığınmayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şerr (شرّ), hayrın zıddıdır ve genellikle istenmeyen, kötü ve zararlı olan her şeyi kapsar. Ayetteki kullanımı, hasedin yol açtığı somut ve soyut tüm olumsuzlukları ifade eder. (s. 448)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şerr (شرّ), nefsin kaçındığı, hoşlanmadığı ve zarar gördüğü her şeydir. Burada, hased edenin fiilinden kaynaklanan ve sığınılması gereken olumsuz durumu belirtir. (s. 550)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'şerr' kavramı, sadece ahlaki bir kötülüğü değil, aynı zamanda fiziksel zararı ve felaketi de ifade edebilir. Bu ayette, hasedin hem ahlaki bir kusur hem de potansiyel bir zarar kaynağı olarak şerrinden bahsedilmektedir. (s. 180-182)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hâsid (حاسد), başkasının sahip olduğu nimeti kıskanan ve o nimetin ondan gitmesini arzulayan kişidir. Ayette, bu kötü niyetli kişinin şerrinden Allah'a sığınılması emredilir. (s. 542)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hâsid (حاسد), hased eden, yani başkasının elindeki nimetin yok olmasını temenni eden kimsedir. Bu kelime, hased fiilini gerçekleştiren faili işaret eder. (s. 180)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hâsid, hased kökünden türeyen bir ism-i fail olup, kıskançlık duygusunu içinde barındıran ve bu duyguyla hareket eden kişiyi tanımlar. Ayetteki kullanımı, bu kişinin potansiyel zararına karşı bir uyarıdır. (s. 215)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hased (حسد), bir kimsenin başkasında bulunan nimeti çekememesi ve o nimetin ondan gitmesini istemesidir. Ayetteki 'izâ hasede' (eğer hased ederse) ifadesi, bu duygunun aktif hale gelip zarar verme potansiyeli taşıdığı anı vurgular. (s. 129)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hased (حسد), bir fiil olarak, kıskançlık duygusunun dışa vurumu veya bu duygunun bir başkasına zarar verme niyetiyle pekişmesidir. Ayet, hasedin sadece bir duygu olarak kalmayıp, eyleme dönüştüğünde ortaya çıkacak şerre dikkat çeker. (c. 1, s. 475)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hased, Kur'an'da olumsuz bir ahlaki kavram olarak ele alınır ve genellikle başkasının iyiliğini istememe, hatta onun yok olmasını arzulama şeklinde tezahür eder. 'İzâ hasede' ifadesi, bu kötü niyetin aktifleştiği ve potansiyel bir tehdit oluşturduğu durumu belirtir. (s. 195-197)
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Hakikat-i İlâhiyye ve sünnet-i seniyye üzere hayatını muhabbet üzere sürdüren kişi.
Nefsi emmâre yolunda, ve her türlü gaflet hayatını yaşayan ve sonun da cehenneme gideceğini bilen kişinin, hased ettiği zaman hasedinin şerrinden.
Yokluktan varlığa çıkarıp insan ismi ile şeref veren, evvelâ rabb-ı hasına sonra da Rabbul’âlemine sığınır.
113-FELÂK Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 114 – NÂS Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
114 – NÂS Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Sure adını, ilk ayetinde geçen ve "insanlar" anlamına gelen "nâs" kelimesinden almıştır. İlk ayette geçen insanların rabbi ifadesinden dolayı bu ismi almıştır. Aynca "Kul eûzû bi rabbi'n-nâs" ve Felak süresiyle birlikte "Muavvizeteyn”, “Mukaşkışeteyn" adlarıyla da anılmak-tadır.
6 ayetten oluşan sure, Medine’de inmiştir.
Mushaftaki sıralamada 114. nüzul sırasına göre ise 21. suredir. (Hasenât)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(114) Mushaf sıra numarası.
(21) Nüzül sıra numarası.
(76) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(06) Âyet, sayısı.
(06) Fasıla harfleri.
(253) Genel toplamdır.
Rakkamları tek tek toplarsak.
(2+5+3=10) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (2) zahir batın (5) hazret mertebesi (3) yakîn mertebeleri. Ayrıca (53) te malûmdur.
Fasılası: (sin) Harfidir, ebced sayı değerleri (60) tır.
İçindeki ma’nâların (6) cihetten açılmasıdır. Ayrıca “sin” kâmil insanın da rumuzudur ki, (Ya sin)dir.
Mealen.
1. De ki: sığınırım ben insanların Rabbine,
2. İnsanların Melikine [mutlak sahip ve hakimine],
3. İnsanların İlahına.
4. O sinsi vesvesenin şerrinden,
5. O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler)fısıldar.
6. Gerek cinlerden,gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım!
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ
(Kul eûzu bi rabbin nâs)
(114-1) “De ki: “Ben insanların Rabbi’ne sığınırım.”
Ey Habibim deki, “Ben insanların Rabbi’ne sığınırım.”
İnsanların rabb-ı ise onu iki eliyle en güzel surette halkeden Rabb’ul âlemindir.
Kendini bilememiş bulamamış aslından ayrı yaşayanların ise rabları, esmalardan bir esmanın zuhuru olan Rabb-ı haslarıdır onlarda oralara sığınırlar, ancak onların bu sığınmaları kendi hayallerinde olduğundan aslında nefislerine sığınmaktadırlar bunun tabii sonucuda hüsrandır.
Ancak zahir ve batın kendilerini tanımış ve bu âlemi idrak etmiş olanların yöneldikleri mahal ismi cami olan Allah isminin ifade ettiği rabbul erbaba dır. Sığınmak orayadır ve sığınma ile sığınılan yer sığınanı sardığı ve böylece koruması altına aldığından ebedi güven içinde dir.
Zaten oradan yola çıkıp bu âleme gelmiştir ve bu şekilde sığınma ilede aslına ulaşıp aynı zamanda “sıla-i rahim” yapmış olmaktadır. Zaten sığınacağı başka yeride yoktur.
مَلِكِ النَّاسِ
(Melikin nâs)
(114-2) “İnsanların Melik’ine.”
Melikiyyet ef’âl aleminin zuhûr halidir yânî ef’âl âlemini meydana getiren hükümlerin ortaya çıkması için Melik isminin faaliyeti gereklidir. Dünya yaşamında kimin elinde bir malım, dediği şeyi varsa o ona Melik isminin karşılığı olarak gelmiştir. Bu nedenle yönelişimiz bu mülkü verene olmalı ve O’na sığınmalıyız.
Bu beden mülkümüz dahi ona ait olduğundan zaten sığınacak melikiyyet yönünden de başka bir yönümüz olmadığından, İnsanların meliki olan “malikel mülk”e
sığınmaktan başka çaremizde yoktur.
Zahiren insan görünümünde olan ancak batınen içlerindeki düşkün ahlâkın halinde, o kimselerde oralara sığımaktadırlar, ancak bu sığınmaları onları hüsrana götürecektir, çünkü zannettikleri gibi bir sığınma yeri bulamayacaklardır. Ahrette iki sığınma yeri vardır biri cennet diğeri cehennemdir.
Malikel mülke sığınan, ve dünyada gereğini yerine getiren kimseler, gene malikel mülkün sahibi olduğu cennetine ulaşacaklar. Hayal ve vehme sığınanlar ise, hayal ve vehmin kendine ait sığınacak biryerleri olmadığından, gene o zaman onlarda, malikel mülkün cehennemine iskân olacaklardır. Yani oraya sığınacaklardır.
إِلَهِ النَّاسِ
(İlâhin nâs)
(114-3) “İnsanların İlâhı'na.”
Yukarıdan beri bahsedilen sığınmalar evvelâ rububiyyet mertebesinden rabba idi daha sonraki ifade de sığınma, melike-yani beden varlığı dahil bütün varlığın malik-sahibine idi. Burada ise İlâh uluhiyet mertebesi itibari ile meluh olarak iâha yönelinmektedir. Çünkü İlâh kendine yönelicek meluh’luğu gerektirir.
Burada “İlâh” ifâdesiyle sıfat mertebesi yânî vahidiyyet mertebesi kastedilmektedir.
Yukarıdan beri bahsedilen ifadeler birer mertebedir. Ef’al mertebesinde yaşayanlar rablarına, Esma mertebesin de yaşayanlar meliklerine ve sıfat mertebesinde yaşayan-lar ise gerçek ilâh olan Ulûhiyyet mertebesine sığınmak-tadırlar.
Zat mertebesinde yaşayanlar ise, kendileri bütün mertebeleri bünyelerinde oluşturmuş olduklarından, ve zat mertebesininde zuhurları olduklarından, kendileri de nasın ihtiyaçlarını giderme bakımından, onlara hizmet verme yönünden, bu dünya da sığınma yerleridir.
مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ
(Min şerril vesvâsil hannâs)
(114-4) “Hannasın vesveselerinin şerrinden.”
Hannâs, geri kalmak, sıkılmak, daralmak anlamındaki hunûs kökünden mübalağa sıfatıdır. Geri kalan, kötülüğe sürüklemek için insanı arkasından izleyip döne döne vesvese veren, Allah anıldığı zaman sıkılan şeytân ve şeytân ruhlu insandır. Vesvese verecek şeytân veya insan, hep insanın ardında gezer, fırsat bulup onu kandırmağa çalışır. Saîd ibn Cübeyr de: "İnsan Rabbini anınca şeytân geri kalır, çekilir; Rabbinden gaflet edince ona vesvese verir." demiştir. “Yandekx”
Durduğumuz yerde aklımıza nereden geldiği belli olmayan bâzı şeyler gelmektedir. Bunlar bâzen bizim hoşumuza gitmekte ve bizi rahatlatmakta bâzen de bütün düşünce sistemimizi karıştırmaktadır.
İşte bu oluşumlardan huzurlu olarak gelenler Rahmâni oluşumlardır.
Nefsâni kaynaklı olarak gelenler ise bizim düşünce sistemimizi karıştırmaktadır. İşte bunlardan Allah hepimizi korusun.
Eğer bu “vesvâsil hannâs”ın hükümleri bizim üzerimizde ağır basarsa ve kontrol edilmez ise bizim dengelerimizi bozmaya kadar gidebilir.
Bu nedenlerle bu tip durumlardan kurtulmanın yolu olarak bu sûrelerin okunması tavsiye edilmiştir.
الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ
(Ellezî yuvesvisu fî sudûrin nâs)
(114-5) “Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir.”
Yukarıda bahsedilen ayet-i kerimenin hayatımız üzerinde ne denli bir tesiratı olduğunu bilmemiz gerekmektedir aksi halde hayatımızı kendi kendimize zindan etmiş oluruz.
İnsanlara verilen bu vesvesenin gene kendileri tarafından kendilerine verildiği açık olarak (Kaf-50.16) ifade edilmektedir. O halde insanın kendisini bilmesi tanıması çok mühim bir hadisedir.
İşte bu yüzden “nefsini bilen rabbını bilir” denmiştir.
Böylece nefs beşeri halde, yaşamına devam ederse “vesvese” sahibi olur, eğitilirde kendini bilirse rabbının yolu kendisine açılmış olur çünkü nefs “rububiyyet” hakikatinden halkedilmiştir.
(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz.
Denmek sureti ile vesvesenin kaynağının, dışarıdan, iblisin hayal vehim kaynaklı vesvesesi, içeriden ise kişinin eğitilmemiş beşer nefsinin müşterek vesvesesi olduğu anlaşılmaktadır.
Buna karşı koymakta, tek kalan akıl ise, oda eğitilme-miş olduğundan, bu vesveselerin tesiri altında kalıp bütün hayatını zindan etmiş olur. Böylece kendinden habersiz hayali bir hayat yaşamış. Bunun neticesinde de, ahireti itibarile iflâs etmiş bir tüccar haliyle, eli boş ve bir sürü pişmanlıklarla, hayatının hesabını vermek üzere ahrete
intikal etmiş olur.
Bu hale düşmeden evvel (Şems- 91.8 –kütülük, iyilik ve sakınmayı ilham edene.) Görüldüğü gibi nefsin müsbet menfi, iki yaşam hali olduğu açık olarak görülmektedir.
(Ona------ iyilik ve sakınmayı ilham edene.) dua edip kendimizde iyilik-aklı selim ve ittika-sakınma, yani kendi varlığımızda bulunan Hakk-ı unutmaktan sakınmayı bizlere ilhamı daimi olarak ilham vermesini niyaz edelim.
İşte bu yüzden (Kaf-50.16) “biz ona şah damarından daha yakınız.” Diye açık olarak bildirilmektedir.
(Kaf-50.16) - Ve lekad halaknel insâne ve nağlemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh, ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Diyanet Meali:
(Kaf-50.16) - Andolsun, insanı biz yarattık-“halkettik” ve “nefsinin ona verdiği vesveseyi” de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.
91.7 - Ve nefsiv ve mâ sevvâhâ.
91.8 - Feelhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ.
91.9 - Kad efleha men zekkâhâ.
Şems- 91.9 - (7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
Allah bu hallerden bizleri muhafaza eylesin, daha bu dünyada iken, yaşam imkânlarımız elimizden alınmadan, aklımızı başımıza toplayıp, dünyamızıda, geleceğimizide, nefsimizin elinden kurtarıp, “hüsnü hatime” güzel bir sonuç ile bu dünyadan ayrılalım.
Bütün bunlardan üzüntü duymamıza gerek yoktur, Çünkü Rabb-ımız Kelâmı kadiminde bizleri “ Elem neşrahleke sadrek” (94-1- Biz senin göğsünü daha evvelden zaten Hakk’a açmadıkmı?) ile müjdelemekteyiz.
Ancak bunun şartı sünneti seniyye ve hakikat-i İlâhiye üzere yaşamaktan geçmektedir. Ancak bu şekilde sadr-gönül genişliği muhafaza edilmiş olur aksi halde yukarıda bahsedilen “nefsi ona vesvese verir” hükmü ile olmayacak hayal ve vehim hallerine müstehak olmuş olur.
Yeri gelmiş iken (54-90-95-Kur’anda yolculuk) isimli kitabımızdan bahsi geçen ayetin yorumunu buraya da aktarmayı uygun buldum İnşeallah faydalı olur. T.B.
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا
(Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.)
(91/7) “Nefse ve onu sevva edene.”
Bilindiği gibi “nefs” ismi verilen “Rabb’âni letafet” in (7) mertebesi vardır. Ve yine “nefs” isminin “İlâh-i letafet” olarak’ta mertebeleri vardır, bunlar da (kaimi bi nefsihi” (Nefs-i Muhammed-î) ve (nefs-i küll) dür. (7) nefs mertebesi, seyrü sülûk yolunda sâlik’in “emmâre nefs”ten aşlayarak yukarıya doğru bunları aşarak bireysel beşeri nefsini terbiye ederek enfüsi olarak kendini tanıma ve bulma halleridir. Bunun ismine “ettur-u seb’a” veya “etvarı seb’a” yani “yedi tur” veya “yedi tavır” denir.
Bu nefs mertebeleri seyr edildikten sonra sâlik-Hakk yolcusu bu sefer seyrine “âfaki” olarak devam eder bu seyrin ismide, “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebesidir.” Bütün bu çalışmalar neticesinde de “Nefs-i İlâh-i” idrak olunmaya başlar. Genel anlamda bütün âlemde yaygın olan bu nefs halleri insanda da her yönü ile birlikte
mevcuttur. Ancak kişinin bâtının da bulunan bu nefs metebelerinin zahirde en çok faaliyyette olduğu “nefs-i emmâre” ve birazda “nefsi levvâme” dir. Genelde insanlar farkında olmadan bu “nefs-i emmâre” hükmü altında yaşarlar.