İçeriğe atla
Ra'd 25Cüz 13 · Sayfa 252

Ra'd Sûresi 25. Âyet

الرعد

Sohbete sor

Velleżîne yenkudûne ‘ahda(A)llâhi min ba'di mîśâkihi veyakta'ûne mâ emera(A)llâhu bihi en yûsale veyufsidûne fî-l-ardi(ﻻ) ulâ-ike lehumu-lla'netu velehum sû-u-ddâr(i)

Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lanet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.

Ra'd Sûresi

13.25- Vellezîne yengudûne ahdallâhi min bağdi mîsâgıhî ve yagtaûne mâ emerallâhu bihî ey yûsale ve yufsidûne fil ardı ulâike lehumul lağnetu ve lehum sûud dâr.

Diyanet Meali:

13.25- Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.


“Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Kelamî açıdan bu ayet, Allah ile insan arasında var olan ilahi ahdin bozulmasını konu edinir. Allah’ın insana fıtrî olarak iman etme ve O’na itaat etme yetisi verdiği kabul edilir. İnsan, bu ahdi kabul ederek iman eder ve ona göre yaşamakla sorumludur. Ancak bazıları, bu pekiştirilmiş ilahi ahdi bozarak hakikatten yüz çevirirler.

Ahdin pekiştirilmesi, resuller ve nebiler aracılığıyla vahyin gönderilmesi, aklın hakikati idrak etmesi ve insanın içsel olarak hak ve batılı ayırt etme yeteneğine sahip olmasıyla açıklanır. İnsana verilen akıl ve irade, ona Allah’ı tanıma ve O’na yönelme sorumluluğu yükler. Ancak bu sorumluluktan kaçanlar, bilerek veya gaflet içinde ilahi ahdi bozarlar.

Bu ayetin imanı kabul edip sonra inkar edenleri, Allah’ın emirlerini ve yasaklarını bildiği hâlde onlara uymayanları ve fıtratındaki saf imanı kaybedenleri işaret ettiğini ifade ederler. İman ve salih amelin bir bütün olduğu görüşü, kelam ilminde sıkça vurgulanır. Bu yüzden, Allah’a verilen söz, sadece kalbi bir kabul değil, aynı zamanda fiillerle desteklenmesi gereken bir bağlılıktır.

İrfanî açıdan bu ayet, Allah’a verilen söz, insanın ezelde Rabbini tanıması ve ruhlar âleminde "Evet, Sen bizim Rabbimizsin" diyerek ilahi hakikati kabul etmesidir (A’râf 7/172). Bu, insanın özünde Allah’ı tanıma kapasitesine sahip olduğunu gösterir. Ancak, nefsi emmârenin dünyevî arzulara yönelmesi, bu ezelî ahdi unutmasına ve Rabbiyle arasındaki bağı zayıflatmasına sebep olur.

Ahdin bozulması, insanın kendini dünyaya kaptırarak asıl hakikatten uzaklaşması ve nefsin arzularına yenik düşmesi olarak yorumlanır. Kişi, Allah’ı ve O’nun emirlerini kalben unutursa, zahirde ibadet etse bile içsel anlamda ilahi bağını zayıflatmış olur.

Bu ayet insanın nefsinin yol açtığı gafleti ve manevi körlüğü işaret etmektedir. Hakikate erişmek isteyen kişi, öncelikle kendini bilerek ve nefsini tanıyarak ilahi ahdi hatırlamalıdır. Nefsin perdeleri aralandıkça, insan tekrar Allah’a olan bağlılığını hisseder ve bu bağı güçlendirir.

İnsanın fıtratındaki ilahi hakikate sadık kalması ve iç dünyasını temizleyerek bu ahdi güçlendirmesi gerektiğini vurgular. Gerçek abdlik, sadece zahiri ibadetlerle değil, kalbin ve nefsin de Allah’a tam bir yönelişiyle mümkündür.

Sonuç olarak, bu ayet, Allah’a verilen ahdin korunmasını ve fiili olarak yerine getirilmesini vurgularken; irfanî açıdan, insanın özündeki ilahi bağı hatırlaması ve bu bağı koruyarak nefsinin hakikatten sapmasına engel olması gerektiğini anlatır.

“Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar” Kelamî açıdan bu ayet, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları koparmanın büyük bir günah olduğunu ve ilahi düzene aykırı bir davranış teşkil ettiğini ifade eder. Bu bağların korunması, başta akrabalık ilişkilerinin devam ettirilmesi olmak üzere, Allah’ın emirlerine riayet edilmesi ve insan ilişkilerinin O’nun rızasına uygun sürdürülmesi şeklinde yorumlanır.

Ayet, özellikle akrabalık bağlarını koparmayı, toplum düzenini bozan ve bireyler arasındaki huzuru zedeleyen bir durum olarak ele alır. Bu ayeti insanlar arasındaki merhamet, sevgi ve dayanışmayı bozan her türlü eylemi kapsayacak şekilde geniş bir perspektiften ele alırlar.

Allah, insanları sosyal varlıklar olarak var etmiş ve toplum düzeninin bir parçası olan akrabalık bağlarını, dostlukları ve insani ilişkileri sağlam tutmayı emretmiştir. Bu bağları koparmak, yalnızca bireysel bir günah değil, aynı zamanda toplumsal düzeni bozan bir fiildir. Çünkü toplumu ayakta tutan unsurlardan biri, bireylerin birbirine karşı sorumluluklarını yerine getirmesidir.

İrfanî açıdan bu ayet, Allah’ın korunmasını emrettiği bağlar yalnızca akrabalık ilişkileriyle sınırlı değildir. Burada bahsedilen bağlar, aynı zamanda insanın Rabbiyle, kendisiyle ve diğer varlıklarla olan manevi bağlarını da kapsar.

Her insanın özü, ilahi bir hakikatin yansımasıdır ve bu hakikat, kalpte saklıdır. İnsan, dünya hayatının getirdiği gaflet ve nefsani arzular sebebiyle bu ilahi bağdan kopabilir. Bu yüzden, bağları koparmak kavramı, yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda manevi bir kopuşu da ifade eder.

Allah’ın korunmasını emrettiği bağlar arasında, insanın kalbi ile Rabbi arasındaki irtibat da vardır. Bu bağın kopması, insanın dünyevî hırslar, kibir, bencillik ve gaflet içinde kaybolarak hakikatten uzaklaşmasına sebep olur.

Akrabalık bağlarını koparmakda, ilahi düzene aykırı bir fiildir çünkü insan, diğer insanlarla kurduğu bağlar sayesinde varlık âleminde tamamlanır. Akrabalık yalnızca kan bağıyla değil, aynı zamanda kalbi bağlarla, dostluklarla ve manevi yakınlıklarla da şekillenir.

Bu ayet sadece bedensel akrabalık ilişkilerini değil, aynı zamanda manevi bağı da hatırlatır. Hakikate ulaşmak isteyen kişi, önce kendisiyle, sonra Rabbiyle ve diğer insanlarla olan bağlarını korumalıdır.

Bağları koparmak, kalbin katılaşmasına ve kişinin manevi olarak çoraklaşmasına sebep olur. Oysa, hakikate eren kişi, bütün varlıkların ilahi düzende bir tezahür olduğunu idrak eder; bu yüzden bağları keyfî biçimde koparmak yerine, her bağı hak ölçüsüne göre değerlendirir ve insanlara Allah’ın emaneti bilinciyle yaklaşır.

Sonuç olarak, bu ayet, akrabalık ve sosyal bağları korumanın dinî ve ahlaki bir zorunluluk olduğunu vurgularken; insanın Rabbiyle, kendisiyle ve diğer varlıklarla olan manevi bağlarını kaybetmemesi gerektiğini anlatır. Kişi, ne kadar bu bağlara sahip çıkarsa, o kadar ilahi rahmete yaklaşır.

“ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya” Kelamî açıdan bu ayet, yeryüzünde fesat çıkarmanın, Allah’ın koyduğu düzene aykırı olduğunu ve büyük bir günah teşkil ettiğini vurgular. Fesat, ıslahın zıddıdır; yani bozmak, dengeyi kırmak ve hak ile adaleti ortadan kaldırmaktır. Fesat, yalnızca fiziksel zarar vermek değil, aynı zamanda insanların imanlarını zayıflatacak, adaleti ve toplumsal huzuru bozacak eylemler içerir. Bu bağlamda, ahlaksızlık, yalan, zulüm, haksızlık, iftira, haksız kazanç ve adaletsiz yönetimler fesat kapsamına girer.

Allah, insanı yeryüzünde bir halife olarak var etmiş ve düzenin korunmasını ona emanet etmiştir. Ancak, fesat çıkaranlar, bu ilahi emaneti ihmal ederek kendi menfaatleri doğrultusunda bozgunculuk yaparlar. Fesadın en büyük tehlikesi, toplumları çöküşe sürüklemesi ve insanların huzurunu yok etmesidir.

Bu bağlamda, ayet, yeryüzünde adaletin ve ahlakın korunması gerektiğini, aksi halde ilahi düzenin bozulacağını ve insanların kendi elleriyle helake sürükleneceğini hatırlatmaktadır.

İrfanî açıdan bu ayet, fesat yalnızca dış dünyada gerçekleşen bir bozgunculuk değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında meydana gelen bir düzensizliktir.

İrfan ehline göre yeryüzü, insanın zahirî varlığını; gökler ise onun manevi ve batınî boyutunu temsil eder. Yeryüzünde fesat çıkarmak, insanın hem kendi içsel düzenini bozması hem de dış dünyadaki ilahi düzeni ihmal etmesi anlamına gelir.

Fesadın en büyük kaynağı nefsin arzu ve tutkularıdır. Nefs-i emmâre kontrol altına alınmadığında bencil arzuların peşine düşerek dünyada haksızlık, zulüm ve ahlaksızlık meydana getirir. Bu bağlamda, en büyük mücadele, önce insanın kendi içindeki fesadı ortadan kaldırmasıdır.

İnsan önce kendi nefsini arındırmadıkça, dış dünyada barışı ve huzuru sağlayamaz. İnsan ne kadar gaflete düşerse, nefsine ne kadar uyarsa, o kadar fesada meyleder. Ancak kalbi arınmış bir kişi, Allah’ın nuruyla hareket eder ve her yerde adaleti, merhameti ve iyiliği hâkim kılmaya çalışır.

Bu ayet, insanın hem dış dünyada hem de kendi iç dünyasında düzeni sağlaması gerektiğini ve nefsin yıkıcı eğilimleriyle mücadele etmeden hakikate ulaşamayacağını vurgular.

Sonuç olarak, bu ayet, yeryüzünde ahlak ve adalet düzeninin korunmasının önemini vurgularken, insanın iç dünyasını fesattan arındırması gerektiğini ve bunun tüm dışsal bozgunculuğun kaynağı olduğunu hatırlatır.

“işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.” Kelamî açıdan bu ayet, Allah’ın emirlerini çiğneyen ve yeryüzünde bozgunculuk yapanların, ilahi adaletin bir gereği olarak lânete uğrayacağını ve kötü bir akıbete sürükleneceğini bildirir. Lânet, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılma ve azaba müstehak olma halidir. Allah, insanlara sorumluluklarını bildirmiş ve hidayet yollarını açıklamıştır. Buna rağmen ilahî emirlere karşı gelenler, bu rahmetten mahrum bırakılırlar.

Cehennem, ilahi adaletin bir tezahürüdür. Kötülük işleyenler, zulme sapanlar, fesat çıkaranlar ve insanların haklarını çiğneyenler, eylemlerinin karşılığını göreceklerdir. Çünkü Allah, insanları uyarmış, akıl ve vahiy ile doğru yolu göstermiştir. Buna rağmen hak yoldan yüz çevirenler, kendi seçimlerinin sonucuna katlanırlar. Allah abdlerine zulmetmez; aksine insanlar kendi iradeleriyle haktan saparak bu akıbete yönelirler.

İrfanî açıdan bu ayette, lânet, yalnızca dışsal bir ceza değil, insanın kendi iç dünyasında ilahî nurdan kopması ve hakikatten uzaklaşması anlamına da gelir. Cehennem, hakikatten uzak bir varoluş biçiminin içsel karşılığı olarak da anlaşılır. İnsan, Allah’tan gelen rahmetten ne kadar uzaklaşırsa, kendi içinde o kadar azap yaşar. Kötü fiiller, insanın nefsini karartır ve onu ilahî nurdan mahrum eder; böylece kişi dünyada iken de mânevî cehennem içinde yaşamaya başlar.

Cehennem bu yönüyle sadece ahirette karşılaşılan bir azap değil, dünyada da hakikatten kopuk yaşayanların içine düştüğü nefsanî bir hâl olarak görülür. Kendi nefsine yenik düşen, zulmü ve gafleti seçen kişi, içsel cehennemini daha hayattayken kurmuştur. Cennet ilahî nurla dolu bir huzur hâliyken; cehennem, bu nurdan mazur kalışın karanlığıdır.

Sonuç olarak, bu ayet, ilahî adaletin gereği olarak kötülüğe sapanların ahirette cehenneme sevk edileceğini bildirirken; aynı zamanda dünyada Allah’tan, hakikatten ve fıtratın nurundan uzaklaşan kimsenin kendi içinde mânevî bir cehennem yaşadığını ve bu uzaklaşmanın hem dünya hem ahiret için kötü akıbetin asıl kaynağı olduğunu ifade eder.



~~13.26~
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِى الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ
~ ~ ~

Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş: