Efemen huve kâ-imun ‘alâ kulli nefsin bimâ kesebet(k) vece'alû li(A)llâhi şurakâe kul semmûhum(c) em tunebbi-ûnehu bimâ lâ ya'lemu fî-l-ardi em bizâhirin mine-lkavl(i)(k) bel zuyyine lilleżîne keferû mekruhum vesuddû ‘ani-ssebîl(i)(k) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)
Herkesin kazandığını görüp gözeten Allah inkar edilir mi? Halbuki onlar, Allah'a ortaklar koştular. De ki: "Onların isimlerini açıklayın. Yoksa siz (bununla) O'na yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber vermiş olacaksınız, yoksa boş söz mü etmiş olacaksınız?" Hayır, inkar edenlere hileleri güzel gösterildi ve onlar doğru yoldan saptırıldılar. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.
Bütün kazandıklarıyla her bir nefsin üzerinde böylesine hükümran olan başka kim vardır? Böyle iken tuttular da Allah'a ortaklar uydurdular. De ki: "Onlara isimler verip durun bakalım. Siz O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz? Yoksa anlamı olmayan kuru bir laf mı? Doğrusu küfre sapanlara kendi oyunları güzel gösterildi de yoldan saptırıldılar. Allah her kimi saptırırsa, artık onu yola getirecek kimse yoktur.
Ra'd Suresi 33. ayet, Allah'ın her şeyi kuşatan gözetimini, müşriklerin O'na ortak koşma eylemini ve bu eylemin batıllığını vurgulamaktadır. Ayet, inkarcıların saptırılmasını ve Allah'ın hidayetinin önemini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavram, 'kıyâm' kökünden türemiş olup, bir şeyin üzerinde durmak, onu gözetmek, idare etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'kâimun alâ külli nefsin' ifadesi, Allah'ın her nefsin amellerini, rızkını ve hallerini tam bir kontrol ve gözetim altında tuttuğunu, hiçbir şeyin O'nun bilgisi ve kudreti dışında kalmadığını belirtir. Bu, Allah'ın mutlak egemenliğini ve her şeye şahitliğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kâimun alâ külli nefsin' ifadesini mecazi bir anlatım olarak değerlendirir. Burada 'kıyâm', Allah'ın her nefsin üzerinde 'hâfız' (koruyucu) ve 'şehîd' (şahit) olması anlamındadır. Yani Allah, her nefsin ne kazandığını bilir ve ona göre karşılığını verir. Bu, O'nun adaletinin ve her şeyi kuşatan ilminin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Kesb' kelimesi, bir şeyi kendi iradesiyle elde etmek, kazanmak anlamına gelir. Ayetteki 'bimâ kesebet' ifadesi, her nefsin kendi fiillerinden, amellerinden sorumlu olduğunu ve Allah'ın da bu amelleri tam olarak bildiğini ve karşılığını vereceğini vurgular. Bu, insanın cüzi iradesine ve amellerinin sonucuna işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kesb'i, insanın kendi isteği ve çabasıyla elde ettiği şey olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, bu kelime, insanların dünyada işledikleri iyi veya kötü fiilleri kapsar. Allah'ın 'kâimun alâ külli nefsin bimâ kesebet' olması, O'nun her bireyin kazandığı her şeyi eksiksiz bir şekilde kaydettiği ve buna göre muamele edeceği anlamına gelir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Şerîk' kelimesinin çoğulu olan 'şürekâ', Allah'ın uluhiyetinde, rububiyetinde veya isim ve sıfatlarında O'na ortak koşulan varlıkları ifade eder. Ayetteki 've ce'alû lillâhi şürekâe' ifadesi, müşriklerin Allah'a eşler, ortaklar tayin etme eylemini kınamakta ve bu eylemin batıllığını ortaya koymaktadır. Bu, tevhid inancının zıddıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve Allah'ın mutlak birliğini ihlal eden her türlü eylemi kapsadığını belirtir. 'Şürekâ' kelimesi, Allah'ın eşsiz ve benzersiz oluşuna karşı çıkan, O'nunla aynı seviyede tutulan veya O'nun yetkilerinden birine sahip olduğu düşünülen her şeyi ifade eder. Ayette, bu ortakların gerçekte hiçbir güce sahip olmadıkları ve Allah'ın bilgisi dışında oldukları vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Nebe'' kökü, önemli ve büyük bir haberi bildirmek anlamına gelir. 'Tünabbi'ûnehu' fiili, Allah'a bir haber ulaştırmak, O'na bir şeyi bildirmek demektir. Ayetteki 'em tünabbi'ûnehu bimâ lâ ya'lemu fîl-ard' ifadesi, müşriklerin Allah'a ortak koşmalarının anlamsızlığını ve saçmalığını vurgular. Zira Allah, yeryüzünde ve göklerde hiçbir şeyin O'nun bilgisi dışında kalmadığı mutlak âlimdir. Bu, onların iddialarının temelsizliğini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'inbâ'' fiilinin, bir şeyi açıklamak, duyurmak anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bu kullanım, alaycı bir ton taşır; sanki müşrikler, Allah'a, O'nun bilmediği bir şeyi öğretiyorlarmış gibi bir durum söz konusudur. Bu, Allah'ın ilminin mutlak ve kuşatıcı olduğunu, dolayısıyla O'na ortak koşmanın, O'nun bilgisine karşı gelmek anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Zeyn' kökü, bir şeyi süslemek, güzelleştirmek anlamına gelir. 'Zuyyine' fiili, pasif çatıda kullanılarak, bir şeyin başkası tarafından güzel gösterildiğini ifade eder. Ayetteki 'bel zuyyine lillezîne keferû mekruhüm' ifadesi, inkarcıların hilelerinin, tuzaklarının ve kötü amellerinin şeytan veya kendi nefisleri tarafından onlara hoş ve güzel gösterildiğini belirtir. Bu durum, onların doğru yolu görmelerini engeller ve sapkınlıklarını pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tezyîn' kavramının Kur'an'da genellikle şeytanın veya nefsin insanlara kötü fiilleri güzel göstermesi bağlamında kullanıldığını vurgular. Bu, inkarcıların kendi kurdukları düzenlerin veya inançlarının aslında çirkin ve batıl olmasına rağmen, onlara cazip gelmesini açıklar. Bu durum, onların hakikatten uzaklaşmalarının ve sapkınlıkta ısrar etmelerinin temel nedenlerinden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Dalâl' kökü, doğru yoldan sapmak, kaybolmak anlamına gelir. Allah'a isnat edildiğinde, 'idlal' (saptırma), Allah'ın bir kimseyi kendi iradesiyle seçtiği sapkınlık yolunda bırakması veya hidayetini kesmesi demektir. Ayetteki 've men yudlilillâhu' ifadesi, Allah'ın, kendi tercihleriyle inkarda ve sapkınlıkta ısrar edenleri hidayete erdirmeyeceğini, onların sapkınlıklarını pekiştireceğini belirtir. Bu, Allah'ın adaletinin ve kulların özgür iradesine verdiği değerin bir sonucudur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'idlal'in, Allah'ın bir kulun kalbine hidayet nurunu koymaması veya onu sapkınlık üzere bırakması olarak açıklar. Bu, kulun kendi kötü seçimi ve ısrarı neticesinde Allah'ın ona hidayet vermemesidir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların kendi kurdukları düzenlere aldanmaları ve doğru yoldan alıkonulmaları, Allah'ın onları saptırmasının bir sonucudur; bu da onların hidayeti hak etmedikleri anlamına gelir.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.