Ve-in mâ nuriyenneke ba'da-lleżî ne'iduhum ev neteveffeyenneke fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġu ve'aleynâ-lhisâb(u)
Onlara va'dettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir.
Onlara vaad ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek, yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek, yine de sana düşen sadece tebliğ etmek, bize düşen de hesaba çekmektir.
Ra'd Suresi 40. ayet, peygamberin görevinin tebliğle sınırlı olduğunu ve nihai hesabın Allah'a ait olduğunu vurgular. Ayet, vaat edilen azabın gerçekleşmesi veya peygamberin vefatı gibi iki farklı senaryoda dahi bu temel ilkenin değişmediğini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rü'yet' kelimesinin hem gözle görmeyi hem de kalple idrak etmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'nüriyenneke' fiili, Allah'ın vaat ettiği azabın bir kısmını peygambere fiilen göstermesi veya ona bu azabın gerçekleşeceğine dair kesin bilgi vermesi anlamında kullanılmıştır, bu da peygamberin tebliğ görevini pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'rü'yet'in bazen 'bilmek' ve 'haber vermek' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Ayetteki 'nüriyenneke' ifadesi, Allah'ın peygambere, inkarcılara vaat edilen azabın bir kısmını ya fiilen göstermesi ya da bu azabın kesinliğini bildirmesi şeklinde mecazi bir anlam taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak şer için kullanıldığında genellikle 'vaîd' şeklinde ifade edildiğini belirtir. Bu ayetteki 'na'iduhum' ifadesi, inkarcılara yönelik bir azap vaadini, yani 'vaîd'i kastetmektedir ve bu, Allah'ın adaletinin bir tezahürüdür.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'va'd'in gelecekte bir şeyin olacağını bildirmek olduğunu ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına yönelik hem müjde hem de uyarılarını içerdiğini ifade eder. Ayetteki 'na'iduhum', Allah'ın inkarcılara yönelik azap vaadini, yani tehdidini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tevaffâ' fiilinin 'bir şeyi tam olarak almak, eksiksiz bir şekilde elde etmek' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle ruhun bedeninden alınması, yani vefat ettirme anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'neteveffeyenneke' ifadesi, peygamberin ömrünün sona ermesi ve ruhunun Allah tarafından alınması durumunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tevaffâ' kelimesinin 'ölüm' anlamında kullanıldığını ve Allah'ın insan ruhunu alması eylemini ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, peygamberin vefat etmesi durumunda dahi tebliğ görevinin öneminin değişmediği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'belâğ' kelimesinin 'bir şeye ulaşmak, bir şeyi hedefine ulaştırmak' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle peygamberlerin Allah'ın mesajını insanlara eksiksiz bir şekilde ulaştırma görevini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-belâğu', peygamberin sorumluluğunun sadece tebliğ etmek olduğunu, hidayetin Allah'a ait olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'belâğ' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve peygamberin temel fonksiyonu olarak mesajı 'ulaştırma' eylemini vurgular. Bu ayette 'el-belâğu', peygamberin ilahi mesajı insanlara iletme görevini, sonuçlarından sorumlu olmaksızın yerine getirmesi gerektiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'belâğ'ın bir şeyin son noktasına ulaşması veya ulaştırılması olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-belâğu', peygamberin görevinin, Allah'ın emir ve yasaklarını, vaat ve tehditlerini insanlara tam ve eksiksiz bir şekilde aktarmak olduğunu, ötesinde bir sorumluluğu olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hisâb' kelimesinin 'saymak, hesaplamak' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle ahirette amellerin karşılığının görülmesi, değerlendirilmesi ve buna göre ceza veya mükafat verilmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'el-hisâbu', nihai yargılama ve karşılık verme yetkisinin sadece Allah'a ait olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hisâb'ın Kur'an'da genellikle kıyamet günündeki yargılama ve amellerin tartılması bağlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette 'el-hisâbu', peygamberin tebliğ görevini yerine getirdikten sonra, insanların bu mesaja karşı tutumlarının hesabının Allah tarafından görüleceğini, peygamberin bu konuda bir sorumluluğu olmadığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hisâb'ın bir şeyin miktarını bilmek ve karşılığını vermek olduğunu açıklar. Ayetteki 'aleyne'l-hisâb' ifadesi, kulların amellerinin karşılığını verme, onları sorgulama ve yargılama yetkisinin yalnızca Allah'a ait olduğunu, bu konuda peygamberin bir yetkisinin olmadığını net bir şekilde ortaya koyar.
Ra'd Sûresi
13.40- Ve im mâ nuriyenneke bağdallezî neıduhum ev neteveffeyenneke feinnemâ aleykel belâğu ve aleynel hısâb.
Diyanet Meali:
13.40- Sana, onlara vaat ettiğimizin (azabın) bir kısmını göstersek de yahut senin canını alsakta, (bil ki) sana düşen sadece tebliğdir; hesap ise bize aittir.
“Sana, onlara vaat ettiğimizin (azabın) bir kısmını göstersek de yahut senin canını alsakta, (bil ki) sana düşen sadece tebliğdir; hesap ise bize aittir.” Kelamî açıdan bu ayet, tebliğ görevinin sınırlarını ve resullerin sorumluluk alanlarını belirleyen temel bir ilkeye işaret eder. Bu ilke, risaletin mahiyeti ve resulün konumu ile doğrudan ilişkilidir.
Allah, “Sana düşen yalnızca tebliğdir” buyurarak, hakikatin insanlara ulaştırılmasının resule ait bir görev olduğunu, ancak bu hakikate kimin iman edeceği veya kimlerin inkâr içinde kalacağı konusundaki hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu bildirir. Bu ifade, resul ile Allah arasındaki sınırı koruyan çok önemli bir teolojik ilkedir. Resul, insanların hidayete gelip gelmemesinden sorumlu değildir; zira hidayet ve dalalet, Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. Ayetin “hesap bize aittir” kısmı, ilahi adaletin ve hikmetin bir gereği olarak nihai hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu vurgular.
Bununla birlikte ayet, Allah’ın vaad ettiği azabın mutlaka gerçekleşeceğini, fakat bu azabın ne zaman ve nasıl tecelli edeceğinin sadece Allah’ın ilminde saklı olduğunu bildirir.
Resulün o azabı görmesi ya da görmeden vefat etmesi, onun tebliğ görevinde hiçbir eksiklik anlamına gelmez. Bu yönüyle ayet, kader ve ilahi irade konularında Allah’ın mutlak tasarrufunu hatırlatır: Zaman da ömür de, netice de O’nun elindedir.
İrfanî açıdan bu ayet, resulün hakikati ulaştırma görevi ile ilahi hikmet arasındaki sınırı hatırlatır. Arifler için burada “tebliğin edası” özellikle vurgulanır. Resul, kendisine düşeni hakkıyla yaptıktan sonra neticeye takılmadan işi Allah’a bırakır. Bu, tebliğden sonra tevekkülün kemali demektir. “Tebliğ senindir, hesap bize aittir” ifadesi, resul için tevekkülün zirvesidir. Resul ne kadar gayret ederse etsin, neticenin onun elinde olmadığını bilir. Bu farkındalık, onun nefsinden uzaklaşıp her şeyin Allah’ın iradesiyle zuhur ettiğini idrak etmesini sağlar. Tebliğde başarı ya da başarısızlık yoktur; sadece emanetin hakkıyla aktarılması vardır.
Ayetin başındaki “onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de göstermesek de” ifadesi, ömür ve zaman üzerindeki mutlak tasarrufun yalnızca Allah’a ait olduğunu bildirir. Resulün vazifesi, hakikati ulaştırmak ve şahitlik etmektir; sonuç üzerinde iddia sahibi olmak ise, ilahi hikmete karşı bir taşkınlıktır.
Sonuç olarak bu ayet, resulün görevinin sınırlarını açıkça belirler: O, yalnızca hakikati tebliğ etmekle sorumludur; hidayet, hesap ve hüküm ise Allah’a aittir. Azabın gelip gelmeyeceği, kimin ne zaman cezalandırılacağı tamamen ilahi hikmet dairesindedir. Bu ayet, resulün hakikate şahitlik ettikten sonra sonucu Allah’a bırakması gerektiğini öğretir. Resul için bu, hem sorumluluğun bilincini, hem de tevekkülün doruk noktasını temsil eder. Tebliğ, kalple yapılan bir şehadettir; hesap, yalnızca hakikat sahibine aittir.
~~13.41~
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَاْتِى الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِهٖ وَهُوَ سَرٖيعُ الْحِسَابِ
~ ~ ~
Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş: