(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣrace bihi mine-śśemerâti rizkan lekum(s) veseḣḣara lekumu-lfulke litecriye fî-lbahri bi-emrih(i)(s) veseḣḣara lekumu-l-enhâr(a)
Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten yağmur indiren ve onunla size rızık olarak türlü meyveler çıkaran, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri emrinize veren, nehirleri de hizmetinize sunandır.
Allah öyle bir Allah'tır ki; gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı; emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi.
İbrâhîm Suresi 32. ayet, Allah'ın yaratıcı gücünü ve insanlığa yönelik nimetlerini vurgulamaktadır. Ayet, göklerin ve yerin yaratılışından başlayarak, suyun hayat verici rolünü, rızık teminini ve ulaşım imkanlarını sağlayan unsurları anahtar kavramlar üzerinden ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, bir şeyi ölçü ve düzen içinde meydana getirmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ' ifadesi, Allah'ın gökleri ve yeri, önceden belirlenmiş bir plan ve ölçüye göre, yoktan var etme kudretini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk' kelimesinin 'bir şeyi misalsiz olarak icat etmek' anlamına geldiğini vurgular. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın gökleri ve yeri, hiçbir örneği olmaksızın, kendi iradesiyle ve benzersiz bir şekilde yaratmasını anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'inzâl' kelimesinin 'bir şeyi yukarıdan aşağıya göndermek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً' ifadesi, yağmurun gökten yeryüzüne indirilmesi eylemini, Allah'ın kudretinin bir tezahürü olarak açıklar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'inzâl'in 'bir şeyi yüksek bir yerden alçak bir yere sevk etmek' olduğunu ifade eder. Bu ayette suyun gökten indirilmesi, yeryüzündeki hayatın devamlılığı için Allah tarafından sağlanan temel bir nimeti vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'rızk' kelimesinin 'Allah'ın kullarına verdiği her şey' olarak anlaşıldığını belirtir. Ayetteki 'فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَّكُمْ' ifadesi, su sayesinde biten ürünlerin insanlar için bir geçim ve beslenme kaynağı olduğunu, yani Allah'ın bir nimeti olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rızk' kavramının Kur'an'da sadece maddi gıda ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda Allah'ın lütfuyla gelen her türlü nimeti kapsadığını ifade eder. Bu ayetteki 'rızk', suyun getirdiği bereketle yetişen meyveler ve ürünler aracılığıyla insanlara sunulan maddi ve manevi faydaları içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'teshîr' kelimesinin 'bir şeyi zorla veya kolaylıkla bir işe koşmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ' ve 'وَسَخَّرَ لَكُمُ الْأَنْهَارَ' ifadeleri, Allah'ın gemileri ve nehirleri, insanların faydalanması için kendi iradesiyle boyun eğdirdiğini, hizmetine sunduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'teshîr'in 'bir şeyi bir başkasının emrine vermek ve ona boyun eğdirmek' olduğunu açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın evrendeki bazı unsurları (gemiler, nehirler) insanların menfaati için kontrol altına alıp onların kullanımına amade kıldığını ifade eder.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(32) (Allâhullezî halakas semâvâti vel arda ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines semerâti rızkan lekum, ve sehhare lekumul fulke li tecriye fil bahri bi emrihî, ve sehhare lekumul enhâr.)
“Allah öyle bir Allah'tır ki; gökleri ve yeri halketti, gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı; emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi.” Allah (c.c.) lâfzı ağzımızdan çıktığı anda şöyle bir durup düşünmemiz gerekiyor, çok sıradan bir ifâde şekilde kullanmamalıyız.
Bu yeryüzü o kadar muhteşem bir yerdir ki, ilâhi tecellinin son zuhur mahallidir. Esfeli sâfilin denilen bu yer alâ-yı illiyyin’den ayrı değildir, ikisi bir aradadır. O kadar tabîi bir yaşantı gibi algılıyoruz ki, sabah gözümüzü açıyoruz güneş doğmuş, ağaçlar yeşermiş (v.b.) ve bizim içinde bulunduğumuz bu muhteşem ortamın ihtişamını anlayamıyoruz çünkü bize bedava verilmiş, karşılığında bir bedel ödesek belki inceleyeceğiz, detaylarına ineceğiz ve kıymetini belki biraz anlayacağız. Bir ömür boyu çalışsak yediğimiz bir meyvenin bedelini ödememiz mümkün değildir, ödediğimiz bedel hizmet bedelidir, çünkü onu oluşturan toprak, güneş (vb.) diğer hiçbir şey bizim değildir. Bu örnekle şöyle bir durup düşünmek lâzım ki, o meyvenin bedeli ne kadar pahalıdır.
Ayrıca Cenâb-ı Hakk (c.c.) bu âlemin şartlarına uygun olarak bize bir beden elbisesi veriyor yoksa bu âlemde yaşamamız mümkün olmazdı. Bu örnekten yola çıkarsak dünyânın devâmında hangi âleme intikal edersek bize o âlemin şartlarına uygun elbise verilecektir.
Meselâ cehenneme girenlere ateş ağırlıklı elbise verilecek ancak mühim olan o elbise değil onun içinde olacak olan kimliktir.
“Sizin için çıkardı” ifâdesinde Müslüman veya kâfir ayrımı yapılmıyor, bütün insânlar kastediliyor.
Teshir etmesi maddi anlamda bir müdahale olmadan yâni tesir olmaksızın itâate verilmesidir ve bu daha sonra hayrete dönüşmektedir. Yoksa tonlarca ağırlıktaki bir gemi çok alçak bir suyun üzerinde nasıl duracak buna hayret etmemek mümkün değildir.
Bâtıni yönden ise “fulke” denilen bu beden gemisi bu tekne hakîkâti Muhammediyye teknesidir, bu tekne ile ancak hakîkâti ilâhiyye deryasında yüzmek mümkündür yoksa beşeriyyet teknesi ile yüzmek mümkün değildir.
İnsân gerçekten hayret ediyor, düz bir ovada bir nehir suyla dolmuş akıyor, nereden alıyor bu kuvveti. Yan yana olan iki nehirden biri kilometrelerce uzaklıktaki bir denize akarken yanındaki diğeri çok yakında olan bir başka denize akmaktadır.