Kul li'ibâdiye-lleżîne âmenû yukîmû-ssalâte veyunfikû mimmâ razeknâhum sirran ve'alâniyeten min kabli en ye/tiye yevmun lâ bey'un fîhi velâ ḣilâl(un)
İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.
(Ey Muhammed!) İman eden kullarıma söyle: "Namazı dosdoğru kılsınlar, alışveriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli (Allah için) harcasınlar."
İbrâhîm Suresi 31. ayet, müminlere namazı ikame etme ve infak etme emirlerini içermektedir. Ayet, bu eylemlerin kıyamet gününden önce gerçekleştirilmesinin önemini vurgulayarak, 'bey'' (alışveriş) ve 'hilâl' (dostluk) kavramları üzerinden o günün çaresizliğini ve dünyevi ilişkilerin geçersizliğini semantik olarak derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdik etmesi ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalbin tam bir teslimiyetle Allah'a yönelmesini ve O'nun vaatlerine güvenmesini ifade eder. Bu bağlamda, emirlerin muhatabı olan 'inanan kullar'ın temel vasfını oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre 'iman' (أمن), Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir 'güven' ve 'emniyet' duygusudur. Allah'a iman eden kişi, kendini güvende hisseder ve O'nun emirlerine itaat ederek bu güveni pekiştirir. Ayetteki 'âmenû' kelimesi, bu güven ilişkisi içinde olanlara hitap etmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ikâmetü's-salât' (namazı ikame etmek) ifadesini, namazı dosdoğru kılmak, rükün ve şartlarına riayet ederek yerine getirmek olarak açıklar. Bu, sadece namazı kılmak değil, aynı zamanda onu ayakta tutmak, devamlılığını sağlamak anlamına gelir. Ayetteki 'yükîmû' fiili, müminlerden beklenen sürekli ve düzenli bir ibadet eylemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavram olarak 'kıyâm' (قوم), bir şeyi ayakta tutmak, düzeltmek ve devam ettirmek anlamlarına gelir. 'İkâmetü's-salât' ise namazı eksiksiz, tam ve devamlı bir şekilde yerine getirmektir. Ayetteki emir, namazın sadece şeklen değil, ruhuna uygun bir şekilde eda edilmesini ve hayatın bir parçası haline getirilmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'infak' (إنفاق) kelimesini, malı Allah yolunda harcamak, tüketmek olarak açıklar. Ayetteki 'yünfikû' fiili, müminlerin kendilerine verilen rızıktan, gizli veya açık bir şekilde, başkalarıyla paylaşmasını emreder. Bu, malın sadece kişisel kullanım için değil, toplumsal fayda için de harcanması gerektiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî'ye göre 'infak' (إنفاق), bir şeyi tüketmek, harcamak ve bitirmektir. Şer'î anlamda ise Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla malı harcamaktır. Ayetteki 'yünfikû' emri, kıyamet gününden önce, dünyevi imkanlar varken bu harcamanın yapılmasının önemini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'rızık' (رزق) kelimesini, Allah'ın kullarına bahşettiği her türlü nimet olarak tanımlar. Bu sadece yiyecek ve içecek değil, aynı zamanda sağlık, bilgi, zaman gibi manevi rızıkları da kapsar. Ayetteki 'rezaknâhum' ifadesi, infak edilecek şeyin Allah tarafından verilmiş bir lütuf olduğunu ve bu lütfun şükrünün infakla eda edilmesi gerektiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rızık' (رزق) kelimesini, Allah'ın canlılara verdiği, yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan her şey olarak açıklar. Ayetteki 'mimmâ razaknâhum' ifadesi, müminlerin infak ederken kendi mallarından değil, aslında Allah'ın kendilerine emanet ettiği rızıktan harcadıklarını hatırlatır, bu da infakın bir şükür ve emanet bilinciyle yapılması gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bey'' (بيع) kelimesini, bir şeyi bir bedel karşılığında vermek veya almak olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ bey'un fîhi' ifadesi, kıyamet gününde dünyevi alışverişin, yani kurtuluş için bir bedel ödeme veya bir şey satın alma imkanının kalmayacağını sembolize eder. Bu, dünyada yapılan amellerin önemini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bey'' (بيع) kelimesinin, bir malı başka bir malla değiştirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ bey'un fîhi' ifadesi, ahiret gününde dünyadaki gibi bir mübadele, bir pazarlık veya bir kurtuluş fidyesi imkanının olmayacağını, dolayısıyla amellerin karşılığının o gün peşin olarak görüleceğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hilâl' (خلال) kelimesini, dostluk, samimiyet ve yakınlık olarak açıklar. Ayetteki 'lâ hilâl' ifadesi, kıyamet gününde dünyadaki dostlukların ve yakın ilişkilerin bir fayda sağlamayacağını, kimsenin kimseye şefaat edemeyeceğini veya yardım edemeyeceğini mecazi olarak anlatır. Bu, kişinin sadece kendi amelleriyle baş başa kalacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hilâl' (خلال) kelimesinin, bir şeyin arasına girmek, nüfuz etmek ve bu bağlamda dostluk, samimiyet anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ hilâl' ifadesi, ahiret gününde dünyevi dostlukların ve aracıların hiçbir işe yaramayacağını, kurtuluşun sadece Allah'ın lütfu ve kişinin kendi salih amelleriyle mümkün olacağını semantik olarak derinleştirir.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(31) (KÂl li ibâdiyellezîne âmenû yukîmus salâte ve yunfikû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten min kabli en ye’tiye yevmun lâ bey’un fîhi ve lâ hilâlun.)
“(Ey Muhammed!) İmân eden kullarıma söyle: "Namazı dosdoğru kılsınlar, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli (Allah için) harcasınlar." Şu an yaşanılan dünyâ hayâtında insânlar dostluklar kurabilirler ancak mahşerde artık bunların olmayacağı bu Âyet-i Kerîme ile belirtilmektedir. Ancak bu dostluğun olmayışı nefsi menfaatler üzerine kurulmuş dostluklar içindir, rahmâni olarak burada dost olanlar orada da dost olacaklardır.
Bu konu ile ilgili anlatılan bir hikâyede cennete girmek için sevapları yeterli olmayan iki dost bir diğerinin sevabını tamamlayarak hiç olmazsa birinin cennete girmesini sağlamak için uğraş verirlerken bu işin içinden çıkamayan melekler Cenâb-ı Hakk (c.c.) a danışmışlar ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) da “madem onların birbirlerine o kadar muhabbetleri var benim rahmetim hepsinden fazladır, ikisini de cennete koyun” dediği şeklinde anlatılır.
Orada birde şefaât edilecek gruplar vardır bunlarda dünyâda iken Hakk’a muhabbetleri olmuş fakat fiillerinden cennete gidecek kadar enerjileri eksik kalmış olanlardır. Binlerce senelik bir yol olarak sırat köprüsünden bahsedilir ve bu köprünün geçilmesi de bu enerjiye bağlıdır, işte bu konuda bu kişiler için orada şefaât olacağı belirtilir.