İçeriğe atla
İbrâhîm 34Cüz 13 · Sayfa 260

İbrâhîm Sûresi 34. Âyet

ابراهيم

Sohbete sor

Veâtâkum min kulli mâ seeltumûh(u)(c) ve-in te'uddû ni'meta(A)llâhi lâ tuhsûhâ(k) inne-l-insâne lezalûmun keffâr(un)

O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.

İbrâhîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(34) (Ve âtâkum min kulli mâ se’eltumûh, ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ,innel insâne le zalûmûn keffâr.)

“O, Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insân çok zâlim, çok nankördür.” Sûret olarak yapılan her şeyin bâtın olarak karşılığı vardır işte mânâ ve idrâk olarak gerekli anlayışı yerine getirip sûret olarak bunu tatbik edenler kazançlı olanlardır.

Kendi düzeyine göre herkes kazançlı olacaktır ancak kimileri sevap kazancında kimileri cennet kazancında kimileri Hakk kazancında olacaktır, irfan ehline sâdece Hakk kazancı gereklidir. Hakk olarak kazanmayı düşündüğümüz ve bize bizden daha yakın olanı bizler uzaklarda zannederek ötelerde bir yerlerde aramaya çalışıyoruz, sistem olarakta bunun mümkünü yoktur. Kişi kendisinde olanı bulamaz ise ötelerde olanı nasıl bulsun. Şartlanmalarımız dolayısıyla bizde mevcut olan Hakk’ı ayrı bir varlık kabul ederek bu şekilde kendimizi mutlak bir ayrılığa düşürmüşüz. Bu nedenle kişi kendisine mal ettiği kimliğini ortadan kaldırmalıdır, çünkü bize en büyük perde kimliklerimiz olmaktadır.

Bu âyeti kerimeye şeriat ve târikat mertebesinden

baktığımızda çok derinliğine girilemeden öylece kalır.

Hakikat mertebesinde ancak derinliğine inilebilmek-tedir. Hakikat ve marifet mertebesi îtibarıyla bahsedilen zulüm, a’maiyyettir. Âlemlerde ki hiçbir varlığın zuhura çıkmadığı ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın kendisiyle kendi varlığında olan halidir. İşte “innel insâne” insânın gerçek kaynağı o mertebedir. Bu karanlıkta siyah renk ile ifâde edilmektedir, Kâbe-i Şerif’in örtüsünde olduğu gibi.

“Keffar” bir anlamda inkârcı, bir anlamda örtüdür. İnsân olmanın ilk gereklerinden biride kendi nefsini inkâr ederek ortadan kaldırmaktır. Bu takdirde ancak gerçek mânâda insân olunabilmektedir. Kendi varlığındaki hakîkâti ortaya çıkarmamış olanda “insân” sözü taklidi olur. Üns ile yaşantısında Hakk’a ulaşmış olanın adıdır insân yâni kendisinde olan Rahmâni varlığın hakîkâtini idrâk ederek ona yaklaşmış olan. Bireysel olarak birbirlerimize verdiğimiz isimler ile “insân” kelimesini izafi olarak kullanmaktayız yoksa “insân” kelimesi Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın huzurunda çok önemli bir kelimedir. Efendimiz (s.a.v.) in dediği gibi, “Ben Allah’tanım mü’minlede benim nûrumun nûrundandır.” İşte güneşin şuaları gibi insân vasfını alan her bir varlık dahi “insân hakîkâti”nin birer şualarıdır.

Zâhiri bir idareci dahi çevresindeki akıllı ve yetenekli kişilerden seçtiklerine önemli görevler verir ki Cenâb-ı Hakk (c.c.) zâhiri olarak anlaşılan zâlim ve nankör mânâlarındaki bir birime hakîkâtlerini neden yüklesin?