Veâtâkum min kulli mâ seeltumûh(u)(c) ve-in te'uddû ni'meta(A)llâhi lâ tuhsûhâ(k) inne-l-insâne lezalûmun keffâr(un)
O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.
O, Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.
Bu ayet, Allah'ın insanlara bahşettiği nimetlerin sonsuzluğunu ve insanın bu nimetlere karşı nankörlüğünü vurgular. Dilbilimsel olarak, 'isteme', 'nimet', 'sayma', 'zulüm' ve 'nankörlük' gibi temel kavramlar üzerinden insanın Allah ile olan ilişkisi ele alınır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سأل' kelimesinin bir şeyin bilgisini veya elde edilmesini talep etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'سَأَلْتُمُوهُ' ifadesi, insanların Allah'tan istedikleri her şeyi kapsar ve Allah'ın bu talepleri karşıladığını gösterir. Bu, sadece maddi istekleri değil, aynı zamanda manevi ihtiyaçları da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سأل' fiilinin burada 'talep etmek' ve 'istemek' anlamında kullanıldığını, Allah'ın kullarının dileklerini bildiğini ve onlara karşılık verdiğini ifade eder. Ayetteki kullanım, Allah'ın cömertliğini ve kullarına olan lütfunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نعمة' kelimesini 'Allah'tan gelen iyilik, lütuf ve ihsan' olarak tanımlar. Ayetteki 'نِعْمَتَ ٱللَّهِ' ifadesi, Allah'ın insanlara verdiği sayısız nimeti, yani yaşam, sağlık, rızık gibi her türlü iyiliği kapsar ve bunların şükredilmesi gereken değerler olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'نعمة' kelimesinin 'iyilik, lütuf, rahatlık ve hoşluk' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insanlara bahşettiği nimetlerin çokluğu ve kapsamlılığı vurgulanır; bu nimetler, insanın varoluşundan itibaren sahip olduğu her şeyi içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ni'ma' kavramının Kur'an'da Allah'ın insanlara olan lütfunu ve cömertliğini ifade ettiğini, bu nimetlerin sadece maddi değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki boyutları da olduğunu belirtir. Ayetteki 'نِعْمَتَ ٱللَّهِ', insanın Allah'a karşı şükran borcunu hatırlatan temel bir kavramdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عدّ' fiilinin 'saymak, hesaplamak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَإِن تَعُدُّوا۟ نِعْمَتَ ٱللَّهِ لَا تُحْصُوهَآ' ifadesi, Allah'ın nimetlerinin o kadar çok olduğunu ki, insanların bunları saymaya kalkışsalar bile bitiremeyeceklerini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'عدّ' kelimesinin 'saymak, miktarını belirlemek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanım, Allah'ın nimetlerinin sınırsızlığını ve insan idrakinin bu nimetleri tam olarak kavrayamayacağını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أحصى' fiilinin 'bir şeyi tam olarak saymak, kuşatmak, sınırlarını belirlemek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لَا تُحْصُوهَآ' ifadesi, Allah'ın nimetlerinin sayılamayacak kadar çok olduğunu, insan gücünün ve bilgisinin bu nimetleri tam olarak kuşatmaya yetmeyeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'إحصاء' kelimesinin 'bir şeyin miktarını ve sınırlarını tam olarak bilmek' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın nimetlerinin insan tarafından tam olarak kavranamayacak ve sayılamayacak kadar geniş ve kapsamlı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ظلم' kelimesinin 'bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak, haksızlık etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لَظَلُومٌ' ifadesi, insanın Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ederek veya şükretmeyerek kendisine zulmettiğini, yani nimetleri yanlış yerde kullandığını veya değerini bilmediğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da sadece başkalarına haksızlık etmek değil, aynı zamanda Allah'a karşı görevlerini ihmal ederek veya O'nun nimetlerine nankörlük ederek kişinin kendisine zulmetmesi anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'لَظَلُومٌ', insanın Allah'ın cömertliğine rağmen nankörlük etmesinin bir tür zulüm olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'كفر' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda 'nimeti örtmek', yani 'nankörlük etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'كَفَّارٌ' ifadesi, insanın Allah'ın sayısız nimetine rağmen bu nimetleri inkâr etme veya şükretmeme eğiliminde olduğunu, yani aşırı derecede nankör olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece imansızlık değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etme anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'كَفَّارٌ' kelimesi, 'çok nankör' anlamında mübalağa sigasıyla gelerek, insanın nimetlere karşı gösterdiği bu olumsuz tavrın şiddetini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr'ün Kur'an'da 'şükür'ün zıttı olarak, Allah'ın lütuflarını görmezden gelme, inkâr etme ve nankörlük etme anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'كَفَّارٌ', insanın Allah'ın sonsuz nimetlerine karşı gösterdiği bu nankörlüğün derinliğini ve yaygınlığını vurgular.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(34) (Ve âtâkum min kulli mâ se’eltumûh, ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ,innel insâne le zalûmûn keffâr.)
“O, Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insân çok zâlim, çok nankördür.” Sûret olarak yapılan her şeyin bâtın olarak karşılığı vardır işte mânâ ve idrâk olarak gerekli anlayışı yerine getirip sûret olarak bunu tatbik edenler kazançlı olanlardır.
Kendi düzeyine göre herkes kazançlı olacaktır ancak kimileri sevap kazancında kimileri cennet kazancında kimileri Hakk kazancında olacaktır, irfan ehline sâdece Hakk kazancı gereklidir. Hakk olarak kazanmayı düşündüğümüz ve bize bizden daha yakın olanı bizler uzaklarda zannederek ötelerde bir yerlerde aramaya çalışıyoruz, sistem olarakta bunun mümkünü yoktur. Kişi kendisinde olanı bulamaz ise ötelerde olanı nasıl bulsun. Şartlanmalarımız dolayısıyla bizde mevcut olan Hakk’ı ayrı bir varlık kabul ederek bu şekilde kendimizi mutlak bir ayrılığa düşürmüşüz. Bu nedenle kişi kendisine mal ettiği kimliğini ortadan kaldırmalıdır, çünkü bize en büyük perde kimliklerimiz olmaktadır.
Bu âyeti kerimeye şeriat ve târikat mertebesinden
baktığımızda çok derinliğine girilemeden öylece kalır.
Hakikat mertebesinde ancak derinliğine inilebilmek-tedir. Hakikat ve marifet mertebesi îtibarıyla bahsedilen zulüm, a’maiyyettir. Âlemlerde ki hiçbir varlığın zuhura çıkmadığı ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın kendisiyle kendi varlığında olan halidir. İşte “innel insâne” insânın gerçek kaynağı o mertebedir. Bu karanlıkta siyah renk ile ifâde edilmektedir, Kâbe-i Şerif’in örtüsünde olduğu gibi.
“Keffar” bir anlamda inkârcı, bir anlamda örtüdür. İnsân olmanın ilk gereklerinden biride kendi nefsini inkâr ederek ortadan kaldırmaktır. Bu takdirde ancak gerçek mânâda insân olunabilmektedir. Kendi varlığındaki hakîkâti ortaya çıkarmamış olanda “insân” sözü taklidi olur. Üns ile yaşantısında Hakk’a ulaşmış olanın adıdır insân yâni kendisinde olan Rahmâni varlığın hakîkâtini idrâk ederek ona yaklaşmış olan. Bireysel olarak birbirlerimize verdiğimiz isimler ile “insân” kelimesini izafi olarak kullanmaktayız yoksa “insân” kelimesi Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın huzurunda çok önemli bir kelimedir. Efendimiz (s.a.v.) in dediği gibi, “Ben Allah’tanım mü’minlede benim nûrumun nûrundandır.” İşte güneşin şuaları gibi insân vasfını alan her bir varlık dahi “insân hakîkâti”nin birer şualarıdır.
Zâhiri bir idareci dahi çevresindeki akıllı ve yetenekli kişilerden seçtiklerine önemli görevler verir ki Cenâb-ı Hakk (c.c.) zâhiri olarak anlaşılan zâlim ve nankör mânâlarındaki bir birime hakîkâtlerini neden yüklesin?