Elhamdu li(A)llâhi-lleżî vehebe lî ‘alâ-lkiberi ismâ'île ve-ishâk(a)(c) inne rabbî lesemî'u-ddu'â/-(i)
"Hamd, iyice yaşlanmış iken bana İsmail'i ve İshak'ı veren Allah'a mahsustur. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir."
"İhtiyarlık halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lutfeden Allah'a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitir.
Bu ayet, Hz. İbrahim'in yaşlılık döneminde kendisine bahşedilen evlatlar için Allah'a şükrünü ifade ederken, Allah'ın duaları işiten (Semî'u'd-Du'â') olduğu inancını vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, Allah'ın lütfunu, yaşlılık durumunu ve duanın kabulünü dilbilimsel olarak derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd, bir nimete karşılık veya bir güzellikten dolayı yapılan övgüdür. Ayetteki 'el-Hamdu lillâh' ifadesi, Hz. İbrahim'in, Allah'ın kendisine yaşlılıkta evlat vermesi gibi büyük bir nimete karşılık duyduğu şükranı ve O'nu yüceltmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hamd, bir fiil veya sıfatın güzelliğinden dolayı yapılan övgüdür. Şükürden daha geneldir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudret ve lütfunun bir tezahürü olan evlat bahşetme fiiline yönelik genel bir yüceltme ve minnet duygusunu yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vehebe, bir şeyi karşılıksız olarak vermektir. Ayetteki 'vehebe lî' ifadesi, Allah'ın Hz. İbrahim'e İsmail ve İshak'ı hiçbir karşılık beklemeksizin, sırf lütfuyla bahşettiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Vehb, bir şeyi karşılıksız olarak bağışlamaktır. Bu ayette, Allah'ın Hz. İbrahim'e yaşlılık döneminde evlat vermesi, O'nun sonsuz cömertliğinin ve lütfunun bir göstergesidir; bu, bir hak edişten ziyade bir ihsandır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kiber, yaşın ilerlemesi ve ihtiyarlık halidir. Ayetteki 'alel-kiberi' ifadesi, Hz. İbrahim'in bu evlatlara sahip olduğu zaman diliminin, normalde çocuk sahibi olmanın beklenmediği ileri bir yaş olduğunu vurgular, bu da Allah'ın kudretinin bir mucizesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kiber, yaşça büyük olmak, yaşlılık halidir. Hz. İbrahim'in bu kelimeyi kullanması, Allah'ın kendisine yaşlılıkta evlat vermesinin, O'nun lütfunun ve kudretinin büyüklüğünü daha da belirgin kıldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semî', işiten demektir. Allah için kullanıldığında, sadece işitmekle kalmayıp, aynı zamanda işittiğini idrak eden ve karşılık veren anlamını taşır. Ayetteki 'Semî'u'd-Du'â'' ifadesi, Allah'ın duaları sadece duymakla kalmayıp, onları kabul edip icabet ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Semî' kavramı Kur'an'da Allah'ın sıfatlarından biri olarak, O'nun her şeyi işittiğini ve hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını ifade eder. 'Semî'u'd-Du'â'' bağlamında ise, Allah'ın kullarının yakarışlarını işitip onlara icabet etme kudretini ve iradesini gösterir, bu da Hz. İbrahim'in duasına verilen cevabı pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Du'â', çağırmak, istemek ve Allah'a yönelerek yakarışta bulunmaktır. Ayetteki 'Semî'u'd-Du'â'' ifadesi, Hz. İbrahim'in evlat sahibi olmak için yaptığı duaların Allah tarafından işitildiğini ve kabul edildiğini, dolayısıyla duanın Allah katındaki önemini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Du'â', kulun acizliğini idrak ederek Allah'tan yardım dilemesi, O'na yönelmesidir. Bu ayette, Hz. İbrahim'in yaşlılıkta evlat dilemesi ve bu dileğinin gerçekleşmesi, Allah'ın dualara icabet edici sıfatının somut bir örneği olarak sunulur.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39) (Elhamdulillâhillezî vehebe lî alel kiberi ismâîle ve ishâka, inne rabbî le semîud duâ.)
"İhtiyarlık halimde bana İsmâil'i ve İshak'ı lutfeden Allah'a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duâmı çok iyi işitir.” Zâhiren gelecek dönemlere dönük olarak yaşlanmış insânların dahi çocuk sâhibi olacaklarına bu Âyeti Kerîme delildir.
Bâtınen ise İbrâhîmiyyet mertebesinin bir hayli ilerlemiş olduğu devrelerde veled-i kalbin ortaya çıkması ancak mümkün olabiliyor.
Kişi işte bu gönül evlâdı ile gerçek Kâbe’sini Beytül Haram’ı yapabilmektedir.
İslâm alimlerinin büyük bir kısmının kanaati kurban hâdisesinin İsmâil (a.s.) için olduğu görüşündedir,
batılıların görüşleri ise İshak (a.s.) olduğu yönündedir. Muhiddîni Arabi hz.leri de Fusûsul Hikem’de Efendimiz (s.a.v) den alarak bize aktardığını belirttiği şekilde bu hâdisesinin İshak (a.s.) için olduğudur. Bu kaynakta bu nedenle bizler için güçlü bir ifâdedir.
Kûr’ân-ı Kerîm’de de bu konuda net bir isim verilmemesi hem İsmâil (a.s.) kanadından bize ulaşan Müslümanlar için hem de İshak (a.s.) kanalından giden Mûseviyyet ve Îseviyyet için kûrb’ân hakîkâtinin olmasından dolayıdır. Yani bu kûrb’ânlık hakîkâtinin sâdece tek bir tarafa ait olmayıp kim hangi kanaldan gelirse ve ilerlerse ilerlesin kûrb’ân lık hakîkâtinden geçmek zorunda olduğunu ifâde etmektedir bu hâdisenin böyle olması. Kûr’ân-ı Kerîm’de İsmâil (a.s.) veya İshak (a.s.) olarak sâdece birisi açık olarak belirtilmiş olsa idi Hakk’a giden bu yollardan diğer yolda bu hâdise olmayacaktı, ki bu durum Hakk’a giden yolda muhakkak olması gereken bir hâdisedir.
Kişi Hakk’a gitmek için en çok sevdiği şeyi feda etmelidir. Zâhiren kûrb’ân lık olarak koç kesilmesinde kûrb’ân koç olmaktadır ve koç kendisini hiç ilgilendirmeyen bir hâdise için canını vermektedir, kişi ise sâdece cebinden parasını çıkarıp vermektedir.
İbrâhîm kûrb’ân tevhidin babası olduğundan ve âlemdeki bütün varlıkları birlemiş olduğundan burada belirttiği “hamd” bu mertebeden yapılan hamd’dır.
“Hamd Allah’a mahsustur” yâni hamd’ı sâdece Allah yapar kul yapamaz demektir. Dilimizle sürekli yaptığımız hamd ise beşeriyetimizden yaptığımızı zannettiğimiz hamd’dır ve “hamd” ın teşekkür mahîyetinde yapılan mertebesidir.