Vesekentum fî mesâkini-lleżîne zalemû enfusehum vetebeyyene lekum keyfe fe'alnâ bihim vedarabnâ lekumu-l-emśâl(e)
"Kendilerine zulmedenlerin yerlerinde oturdunuz. Onlara ne yaptığımız ise size belli olmuştu. Size misaller de vermiştik."
Siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl azab ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de vermiştik.
İbrahim Suresi 45. ayet, geçmiş ümmetlerin akıbeti üzerinden ibret alınması gerektiğini vurgular. Ayet, zalimlerin meskenlerinde yaşama, Allah'ın onlara yaptıklarının açıklanması ve misaller verilmesi kavramları etrafında döner, böylece insanlara uyarı ve öğüt sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 's-k-n' kökünü 'hareketten sonra durmak, yerleşmek' olarak açıklar. Ayetteki 'sekentüm' ifadesi, önceki zalim kavimlerin meskenlerinde yerleşip yaşamayı, onların akıbetinden ders çıkarmaksızın aynı hataları tekrarlama potansiyelini veya onların yerine geçmeyi ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir ikamet değil, aynı zamanda onların bıraktığı miras üzerinde yaşamayı da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sekentüm' kelimesini 'ikamet ettiniz, oturdunuz' şeklinde yorumlar. Ayetteki bağlamda, bu ikamet, helak olan kavimlerin yurtlarında, onların akıbetini görerek veya bilerek yaşamak anlamına gelir. Bu durum, Allah'ın kudretinin ve adaletinin bir göstergesi olarak sunulur ve muhataplara bir uyarı niteliği taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mesâkin' kelimesini 'ikamet edilen yerler, evler' olarak açıklar. Ayetteki 'mesâkini' ifadesi, geçmişte zulmeden kavimlerin yaşadığı, ancak sonradan harabeye dönen veya başkaları tarafından ele geçirilen yerleri ifade eder. Bu, onların dünyadaki güç ve ihtişamlarının geçiciliğini ve Allah'ın azabının kaçınılmazlığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mesken' kelimesinin 'sükûnet ve istirahat yeri' anlamına geldiğini belirtir. Ancak ayetteki 'mesâkini' kelimesi, zalimlerin meskenleri olarak zikredildiğinde, bu yerlerin aslında birer ibret ve uyarı mekânı haline geldiğini vurgular. Onların rahat ve huzur buldukları yerler, zulümleri nedeniyle helaklarının bir nişanesi olmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulüm' kelimesini 'bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak' olarak tanımlar. Ayetteki 'zalemû enfusehum' ifadesi, bu kişilerin Allah'ın emirlerine karşı gelerek, kendilerine zarar verdiklerini, yani nefislerine zulmettiklerini belirtir. Bu, Allah'a karşı gelmenin nihayetinde kişinin kendi aleyhine olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulüm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve genellikle 'haksızlık, adaletsizlik, haddi aşma' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'zalemû enfusehum' ifadesi, bu kişilerin Allah'ın koyduğu sınırları aşarak, kendi ruhsal ve dünyevi dengelerini bozduklarını, dolayısıyla kendilerine en büyük zararı verdiklerini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'beyân' kökünü 'açıklık, netlik' olarak tanımlar. Ayetteki 'tebeyyene leküm' ifadesi, geçmiş kavimlere yapılanların, yani Allah'ın onlara uyguladığı azabın ve helakın, muhataplar için apaçık bir şekilde anlaşıldığını, ders çıkarılması gereken bir gerçek olarak ortaya konduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beyân' kelimesinin Kur'an'da 'açıklama, izah etme, netleştirme' anlamlarında kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'tebeyyene leküm' ifadesi, Allah'ın geçmiş kavimlere uyguladığı muamelenin, ibret alınması gereken bir olay olarak, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde muhataplar tarafından idrak edildiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darabe' fiilinin 'misal vermek' anlamında mecazi bir kullanıma sahip olduğunu belirtir. Ayetteki 'darabnâ lekümü'l-emsâl' ifadesi, Allah'ın insanlara öğüt ve ibret almaları için çeşitli örnekler, kıssalar ve benzetmeler sunduğunu ifade eder. Bu, hakikati daha anlaşılır kılmak için kullanılan bir yöntemdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'darabe' fiilinin 'misal vermek' anlamında kullanıldığında, bir şeyi başka bir şeye benzeterek veya bir olayı örnek göstererek açıklamak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın geçmiş kavimlerin akıbetini ve kendi kudretini insanlara 'misaller' aracılığıyla gösterdiği, böylece onların düşünmelerini ve doğru yolu bulmalarını amaçladığı anlaşılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'misal' kelimesini 'bir şeyin benzeri, örneği' olarak tanımlar. Kur'an'da 'emsâl' kelimesi, genellikle soyut gerçekleri somut örneklerle açıklamak, ibret vermek ve insanları düşünmeye sevk etmek amacıyla kullanılır. Ayetteki 'el-emsâl' ifadesi, Allah'ın insanlara sunduğu, geçmiş kavimlerin kıssaları gibi, ders çıkarılması gereken örnekleri ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'emsâl' kelimesinin Kur'an'da 'benzetmeler, hikmetli sözler ve ibret verici kıssalar' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'darabnâ lekümü'l-emsâl' ifadesi, Allah'ın insanlara hakikati idrak etmeleri için çeşitli benzetmeler ve örnekler sunduğunu, böylece onların akıllarını kullanmaya teşvik ettiğini gösterir.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(45) (Ve sekentum fî mesâkinillezîne zâlemû enfusehum ve tebeyyene lekum keyfe fealnâ bihim ve darabnâ lekumul emsâl.)
“Siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl azâb ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misaller de vermiştik.”