İlâhukum ilâhun vâhid(un)(c) felleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati kulûbuhum munkiratun vehum mustekbirûn(e)
Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri bunu inkar etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar.
İlâhınız bir tek ilâhtır. Bununla beraber ahirete inanmayanların kalbleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir.
Nahl Suresi 22. ayet, tevhid inancının temelini vurgularken, ahireti inkar edenlerin kalplerinin bu gerçeği reddetmesini ve kibirlerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'ilah', 'vahid', 'yü'minûn', 'munkira' ve 'mustekbirûn' gibi anahtar kavramlar üzerinden inanç, inkar ve kibir arasındaki semantik ilişkiyi ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilah' kelimesinin 'elehe' fiilinden türediğini ve 'hayran olmak, şaşırmak, bir şeye gönülden bağlanmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'İlahınız' ifadesi, kulların kendisine hayranlık duyduğu, gönülden bağlandığı ve ibadet ettiği tek varlık olarak Allah'ı işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ilah' kelimesini 'ma'bûd' (ibadet edilen) olarak açıklar. Ayetteki 'İlahınız' ifadesi, muhatapların ibadet etmesi gereken yegane varlığın Allah olduğunu vurgular, başka hiçbir varlığın bu sıfatı hak etmediğini ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramının Kur'an'da 'mutlak güç ve otorite sahibi, yaratıcı ve rızık verici' anlamlarını taşıdığını belirtir. Nahl 22'deki kullanımı, bu mutlak otoritenin sadece tek bir varlığa ait olduğunu, dolayısıyla ibadetin de yalnızca O'na yöneltilmesi gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vahid' kelimesinin 'tek, bir' anlamına geldiğini ve 'bölünemez, parçalanamaz' niteliğini taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'ilahun vahid' ifadesi, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz ve biricik olduğunu, hiçbir ortağı bulunmadığını kesin bir dille belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'vahid' kelimesinin 'tekil, eşsiz' anlamında kullanıldığını ve 'ikincisi olmayan' manasına geldiğini açıklar. Nahl 22'de bu kelime, Allah'ın birliğini ve benzersizliğini vurgulayarak, tevhid inancının temelini oluşturur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'îmân' kelimesinin 'tasdik' (doğrulamak) ve 'emân' (güven vermek) kökünden geldiğini belirtir. Ayetteki 'la yü'minûne' ifadesi, ahiretin varlığını kalben doğrulamayan, ona güven duymayan ve bu gerçeği kabul etmeyen kişileri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ın 'kalben tasdik, dil ile ikrar ve azalarla amel' anlamına geldiğini ifade eder. Nahl 22'deki 'ahirete inanmayanlar' ifadesi, ahiret gününün gerçekliğini kalben tasdik etmeyen, dolayısıyla ona göre yaşamayan kimseleri işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir 'güven ve teslimiyet' hali olduğunu vurgular. Ayetteki 'ahirete inanmayanlar', ahiretin varlığına dair bu güven ve teslimiyeti göstermeyen, dolayısıyla onun sonuçlarına karşı kayıtsız kalan kişilerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'inkâr'ın 'bilinen bir şeyi reddetmek, tanımamak' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'kulûbuhum munkira' ifadesi, kalplerin ahiret gerçeğini bildiği halde onu reddettiğini, bu gerçeği kabul etmeye yanaşmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inkâr'ın 'bir şeyi bilmediğini iddia etmek veya bildiği halde reddetmek' olduğunu belirtir. Nahl 22'deki 'munkira' kelimesi, ahiretin varlığına dair deliller olmasına rağmen, kalplerin bu delilleri görmezden gelerek veya bile bile reddederek inkar ettiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kibr'in 'bir kimsenin kendini başkalarından büyük görmesi' anlamına geldiğini belirtir. 'İstikbâr' ise bu büyüklüğü fiilen göstermek, başkalarına karşı üstünlük taslamaktır. Ayetteki 'mustekbirûn' ifadesi, ahireti inkar etmelerinin altında yatan temel nedenlerden birinin, hakikati kabul etmeye engel olan kibir ve gurur olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kibr'i 'hakkı reddetmek ve insanları hor görmek' olarak tanımlar. Nahl 22'deki 'mustekbirûn' kelimesi, ahiret gerçeğini kabul etmeyerek hakkı reddeden ve bu reddedişleriyle kendilerini diğer insanlardan üstün gören kişilerin durumunu açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'istikbâr'ın Kur'an'da genellikle ilahi emirlere karşı gelme, peygamberleri ve onların getirdiği mesajı küçümseme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'mustekbirûn', ahiret inancını reddederek Allah'ın hükmüne karşı büyüklük taslayan ve bu nedenle hakikati kabul etmeyen kimseleri ifade eder.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“İlâhukum ilâhun vâhid(un) fellezîne lâ yu/minûne bil-âhirati kulûbuhum munkiratun vehum mustekbirûn(e) Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Ahirete inanmayanların kalpleri bunu inkâr etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar. (16/22)
“Vahid” hakkında Muhyiddin Arabi hazretlerinin Fusûs’ül hikemi Salih fassında bilgi verilmiştir… Özet olarak;
Vahid, Vahid olarak durdukça yani bir, bir olarak durdukça ondan hiçbir adet çıkmayacağı gibi Zat-ı Vahide dahi Zat-ı Vahide olarak kaldıkça yani o Zat, İrade, Kavl dediğimiz o Zat, dahi iradeye dönüşmeden tek Zat olarak kalsa idi gene de bir şey olmazdı.
Fakat vahidin zâtında mündemiç olan nisbetler zahir olunca, meselâ ½ , 1/3 , ¼ , 1/5 , ilh..vahidin yarısı, üçtebiri, dörttebiri ve beştebiri zuhur edince, adedler peyda olur. İşte bunun gibi "irâde" ve "kavl" zât-ı ulûhiyyetin sıfatları ve nisbetleridir. Yani bunlar uluhiyet mertebesinin özellikleridir. Vücut verme onların zuhuruna bağlı bir keyfiyyettir. Şu halde "zât" ve "irâde" ve "güç" üç şeydir; bunların mecmû'undan "ferdiyyet" hâsıl olmuştur. Yani oluşum, yani ferd-i Vahid bunlardan meydana gelmiştir.[28]
İşte Esmâ-i İlâhiyyelerin farklı olması aslında hakikati tek bir Nefsi vahideye dayanır.
Fusus’ul hikemde geçen Rabb-i Has konusu, Bireysel Kimliklerde oluşan Rabler, evet Rab tektir. Bu Rabbul Erbab olan Rabdir. Kuran’da da Farklı farklı ilahlar mı hayırlıdır, yoksa tek olan Rabb’ul Erbab mı denmektedir. Rablerin terbiyecisi olan âlemlerde ve TEVHİD-İ ESMA ve RUBUBİYYET mertebesini oluşturan Zat-i Ala Celle ve TEKADDES hazretlerinin NEFSİ, KÜLLÜ NEFİS tektir. 9 sayısının da ki tüm çarpımlarında ki öz sayı 9 olması sebebiyle, sayısal değerde farklılıklar yani bireysel kimliklerin farklı görüntüsünün altında bu hakikat yatmaktadır. Farklı farklı görünen 9 lar yani birimsel Nefsler biz Rabbiz, biz Rabbiz diye bağırmaktadırlar. Fark âleminden bakıldı mı doğrudur. İşin hakikati olan 9 durun durun sizin temeliniz kaynağınız özünüz benim, size şimdilik bu görev verilse de zaruri ölüm hali vaki olduğu zaman ayrı ayrı zannettiğiniz birimsel kimliklerinizin tek bir kimlik olduğu ortaya çıkacaktır. Tabi görene körene! Ya rabbi diyecek ben dünyada kör değildim, beni niye kör haşrettin. Kördün de haberin yoktu!!! Rabb’ul âlemin, mahşerde ben sizin Rabbiniz değil miyim? Dediği zaman Arifler her seferinde evet diyecekler, müşahadesi olmayanlar Hayal-i Rabbi ile yaşayanlar, Rabb-i Hassını Rabb’ul âlemin kabul edenler hayır diyecekler. Ahiretini burada yaşayanlar her daim evet sen bizim “Rabbimizsin” demektedirler. Zaten Ondan başka görecek bir şeyleri kalmamış, nede buna güç ve takatleri kalmış. Fena hali içinde Tam bir mahv ve yokluk ile üzerlerine Beka elbisesi giydirilmiş, ya da giydirilmeyi beklemektedirler. Ne mutlu Hak ile Hak olduğunu idrak edip, abdiyetiyle uluhiyyete yönelip bir edenlere.