Velleżîne hâcerû fi(A)llâhi min ba'di mâ zulimû lenubevvi-ennehum fî-ddunyâ hasene(ten)(s) veleecru-l-âḣirati ekber(u)(c) lev kânû ya'lemûn(e)
Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükafatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi..
Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, biz dünyada mutlaka onları güzel bir yere yerleştiririz. Halbuki bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür.
Nahl Suresi 41. ayet, hicretin hem dünyevi hem de uhrevi mükafatlarını vurgulayarak, zulme uğrayan müminlerin Allah yolundaki fedakarlıklarının karşılığını alacağını bildirmektedir. Ayet, 'hicret', 'zulüm', 'hasene' ve 'ecir' gibi temel kavramlar üzerinden bu ilahi vaadi dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hicret, bir yerden başka bir yere göç etmek demektir. Ancak Kur'an'da daha çok, Allah rızası için, dinini korumak amacıyla vatanını terk etmek anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'hicret', müşriklerin zulmünden kaçarak Medine'ye göç eden Müslümanların eylemini ifade eder ve bu eylemin Allah katındaki değerini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hicret, bir şeyi terk edip ondan ayrılmaktır. Burada, Allah yolunda, din uğruna vatanı terk etme manasındadır. Ayetteki 'hicret', sadece fiziksel bir yer değiştirmeyi değil, aynı zamanda inanç uğruna yapılan bir fedakarlığı ve ayrılığı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'hicret', İslam öncesi Arap toplumunda kabileler arası göçü ifade ederken, Kur'an'da 'Allah yolunda göç' anlamını kazanarak yeni bir dini ve ahlaki boyut kazanmıştır. Bu ayetteki 'hicret', Müslümanların Mekke'deki zulümden kurtulup Medine'de yeni bir İslami toplum kurma çabasını simgeler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haksızlık etmek demektir. Ayetteki 'zulme uğramak', Mekke'deki müşriklerin Müslümanlara uyguladığı baskı, işkence ve haksız muameleleri ifade eder. Bu durum, hicretin temel motivasyonlarından biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, hakkı sahibine vermemek veya bir şeyi olması gereken yerin dışına çıkarmaktır. Bu ayette, Müslümanların inançları yüzünden maruz kaldıkları haksız muameleleri ve baskıları anlatır. Hicret, bu zulme karşı bir tepki ve kurtuluş yoludur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zulüm' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki kullanımı, özellikle inanç özgürlüğüne yönelik baskı ve haksızlıkları kapsar. Hicret, bu tür bir zulme karşı ilahi bir çıkış yolu olarak sunulur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Bu kelime, bir yeri birine yurt edinmek, yerleştirmek anlamına gelir. Ayetteki 'lenübevvi'ennehum', Allah'ın hicret edenlere dünyada güvenli ve güzel bir yer vaat ettiğini gösterir. Bu, Medine'de kurulan İslam devletine ve orada elde edilen huzura işaret eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kelime, birini bir yere indirmek, konaklatmak ve yerleştirmek manasındadır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın hicret edenlere dünyada bahşedeceği güzel ve kalıcı bir meskeni, yani Medine'deki yeni yurtlarını ve orada elde edecekleri istikrarı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Bu fiil, bir yeri birine mesken kılmak, ikametgah yapmak anlamındadır. Ayette, Allah'ın hicret edenlere dünyada vereceği 'hasene'nin somut bir tezahürü olarak, onlara güvenli bir yurt ve yaşam alanı sağlayacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasene, her türlü güzel ve iyi şeye denir. Bu ayetteki 'hasene', hicret edenlere dünyada verilecek olan güzel bir yaşam, huzur, zafer ve refah gibi maddi ve manevi güzellikleri kapsar. Medine'deki İslam toplumunun kuruluşu ve gelişimi bu 'hasene'nin bir örneğidir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hasene, hem maddi hem de manevi güzellikleri ifade eder. Ayetteki 'dünyada hasene', hicret edenlerin Medine'de elde ettikleri güvenli yaşam, toplumsal düzen, ekonomik refah ve Allah'ın rızası gibi tüm olumlu sonuçları içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'hasene'nin Kur'an'da genellikle 'iyi, güzel, hayırlı' anlamlarında kullanıldığını ve hem dünyevi hem de uhrevi iyilikleri kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'hasene', hicretin dünyevi mükafatı olarak, Müslümanların yeni yurtlarında elde ettikleri başarı ve huzuru ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ecir, yapılan bir işin karşılığı olarak verilen mükafattır. Ayetteki 'ecir', hicretin ahiretteki karşılığını ifade eder ki bu, dünyadaki mükafattan çok daha büyük ve kalıcıdır. Cennet ve Allah'ın rızası bu ecirin en büyük parçalarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecir, bir amelin karşılığı olarak verilen ücret veya mükafattır. Ayette, 'ahiret ecri' ifadesiyle, Allah yolunda yapılan hicretin dünyevi karşılığının ötesinde, ebedi hayatta verilecek olan sonsuz mükafat ve lütuf vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ecir' kelimesinin Kur'an'da genellikle ilahi mükafatı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, 'ahiret ecri' ifadesi, hicretin Allah katındaki değerini ve bu fedakarlığın karşılığında verilecek olan cennet ve Allah'ın rızası gibi ebedi nimetleri işaret eder.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vellezîne hâcerû fi(A)llâhi min ba’di mâ zulimû lenubevvi-ennehum fî-ddunyâ hasene(ten) veleecru-l-âhirati ekber(u) lev kânû ya’lemûn(e)” Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi. (16/41)
Kişinin hakikatte nefsi emmare yaşantısı içinde nefsinin karanlığınd zulmette kalması hakikatine zulmettir.
Kelime-i Tevhid kitabından Hicret’in hakikatına kulak vermemiz bizlere faydalı olacaktır. (Murat Derûni) Hicret’in hakikati
11-09-2001
Medine-i Münevvere “Kelime-i Tevhid”in mutlak kemalde son zuhur mahalli olan “Muhammediyyet” Hakikati Muhammedi mertebelerini ne kadar iyi tanır ve idrak edebilirsek, kendimizi de o derece koruyup idrak etmemiz mümkün olacaktır.
Bu yaşam ise, Medine’de meydana gelen, zuhura çıkan yaşamdır. Bunları tanımak seyri süluk yolunda bizlere çok şeyler kazandıracaktır.
(اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allahü” Mekke-i Mükerreme’de “uluhiyyet”in zuhuru;
( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” Medine-i Münevvere’de “Risalet-i Muhammedi”nin zuhurudur.
O halde “tevhid bayrağı” Mekke’ye, “risalet ve tebliğ bayrağı” da Medine’ye asılarak her iki şehre de manevi olarak mutlak bir muhtariyet verilmiştir.
Eğer Rasullullah Medine’ye hicret ettirmeyip Mekke’de kalsa idi ikinci derecede bir ziyaret yeri olup, Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde kalacaktı.
İşte bu yüzden Cenabı Hakk oluşumun bilindiği üzre “Hicret” hadisesinin gerçekleştirdi, yoksa bir kaç kendini bilmezin Hz. Rasulullah’ı Mekke’den çıkarması mümkün değildir.
Bunu daha iyi anlayabilmemiz için evvelâ “Medine” kelimesinin ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Lügat manası, şehir olan bu kelime; batın manası itibariyle medeni yani göçebelikten, taşralı olmaktan, vahşetten kurtulmuş, eğitilmiş, öz cevher madenine ulaşmış ve kendini tanımış insanların oturdukları yer, demektir.
İşte sen de bulunduğun yerde bu vasıflara sahipsen şüphesiz “Medine” halkına mensupsun demektir.
Eğer bu vasıfların yoksa hemen bulunduğun yerden hicret ederek “medeni” olmaya bak.
Mertebe-i Risaletin Hz. Rasulullah’ın hakikatinin daha iyi anlaşılması için Medine-i Münevver’e ve oradaki ziyaret yerlerinin sembolik ve gerçek ifadelerinin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir.
İşte bu yoldan bizim de “medeni” yani “Medine”li olmamız imkan dahiline girecektir.
İslamiyet’in gelişinin 13 üncü senesi “Hicret” hadisesi meydana gelmiştir. Bu tarih rastlantı değildir; bilindiği gibi 13 sayısı Hz. Rasulullah’ın şifre rakamıdır. Birçok oluşum bu sayı ile ilgilidir, yeri geldikçe kısa kısa ifade etmeye çalışıyoruz.
Zati tecellinin kaynağı olan “Mekke-i Mükerreme”de Hz. Rasulullah’a ait olan Mir’ac, Kadir ve diğer geceler ile ilahi tecelliler, zat şehri olan “Mekke”de tamamlandığından, bundan sonraki zamanın da bu tecellilerin başkalarına ulaştırma işine başlanabilmesi için “Hicret” hadisesi oluşmuş.
“Mertebe-i Muhammedi” bunları anlayabilecek “Medeni İnsanları” eğitmek ve risalet hakikatini ortaya koymak, medeni olmaya kabiliyetleri olan “Yesrib”li (eski Medine)nin insanları kendisini daveti üzerine “hicret” hadisesi meydana gelmiştir.
Şu noktaya gerçek manada dikkat etmemiz lazım gelmektedir. Hz. Resulullah’ın hicreti, zat mertebesinden, sıfat, esma ve ef’al mertebesine, o mertebelerde “Hakikat-i Muhammediyye”yi ilan ve eğitim esasına dayanmaktadır.
Eğer Hz. Resulullah Mekke’de kalmış olsaydı, bizler de “Kelime-i Tevhid”i sadece (اللَّهَُلَا إِلَهَ إِلَّا) “lâ ilâhe illâ allah” olarak bilecek, oradan ( عمُحَمَّد) “muhammedin resul allahü” bölümüne geçemeyecektik ve böylece de İslamiyetin “ef’al âlemi” tatbikatı olamıyacaktı.
Şimdi gelelim bizlerin hicretine; aleyhisselatu vesselam Efendimiz hayatında nasıl bir seyr çizmişse, biz de onun bu seyrini gerçekçi olarak takib etmemiz gerekmektedir, ancak bu yolla ona en yakın idrake ulaşmamız mümkün olabilecektir.
Şöyle ki; her müslümanın da “manen” hicret etmesi gerekmektedir, ancak bu hicretin “maddi” manada olması gerekmektedir.
Hicret, zahiren bir yöreden bir yöreye yerleşmek olduğu gibi, batınen de aklımızda olan eski ve yanlış bilgileri asılları ile değiştirmek de bir hicrettir ve bu en büyük hicrettir.
Gaflet ile yaşanan taşralı hayatından kurtulup “Medeni” olmaya “can Medinesi”ne ulaşmaya çalışmak en makbul hicrettir.
Bir sefer ile oraya hicret edersen ondan sonraki hayatın da düzene girerek kemalat yolunda hayatını sürdürürsün.
Özet olarak, Hz. Rasulüllah’ın hicreti, “Hakk’tan halka” Rahmet olarak, bizlerin hicreti ise “halktan Hakk’a” kendimizi tanımamız içindir.
Eğer Hakk nasib ederse Mi’rac ile Hicret, kemal bulduğunda, Hakk o kimseleri de Hz. Rasulullah’ın Hicret’i gibi benzer bir şekilde tekrar Hakk’tan halka döndürerek beşeriyyetine risalet elbisesi giydirip onların arasına hicret ettirir, böylece Hakk’tan halka, halktan Hakk’a olan hicret devam eder gider.
Özet olarak “Hicret”, beşeriyetinden hakikatine dönüştür.
Bunu gerçekleştiremeyenler nefisleriyle birlikte Hakk’tan taşrada çok uzaklarda vahşice bir yaşam içinde olurlar, kravat takıp lüks odalarda ve her türlü lüks ile yaşamak onları bir batın cehaletinden kurtaramaz.[52]