Vekulnâ min ba'dihi libenî isrâ-île-skunû-l-arda fe-iżâ câe va'du-l-âḣirati ci/nâ bikum lefîfâ(n)
Bunun ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: "Bu topraklarda oturun, ahiret va'di (kıyamet) gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz."
Arkasından İsrailoğullarına şöyle dedik: "Firavun"un sizi çıkarmak istediği arazide siz oturun! Sonra ahiret vaadi (kıyamet) geldiği vakit, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz."
İsrâ Suresi 104. ayet, İsrailoğullarının yeryüzündeki ikametini ve ahiret vaadi gerçekleştiğinde toplanacaklarını bildiren ilahi bir buyruğu içermektedir. Ayet, 'iskân', 'vaat' ve 'toplanma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi takdir ve ahiret inancına vurgu yapar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 's-k-n' kökünü 'hareketin durması, yerleşme, sükûnet bulma' olarak açıklar. Ayetteki 'uskunû' emri, İsrailoğullarına belirli bir mekânda kalıcı olarak yerleşme ve orada huzur bulma anlamını taşır, geçici bir konaklamadan ziyade bir yurt edinmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 's-k-n' fiilinin Kur'an'daki kullanımlarını mecazi anlamlarıyla birlikte ele alır. Burada 'uskunû' ifadesi, İsrailoğullarına yeryüzünde bir yurt edinme ve orada yaşamlarını sürdürme emri olarak yorumlanır; bu, aynı zamanda bir tür güvenlik ve istikrar vaadini de içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sükûn' kavramının Kur'an'daki geniş anlam yelpazesini inceler. Ayetteki 'uskunû' emri, sadece fiziksel bir yerleşimi değil, aynı zamanda ilahi bir izinle gelen bir huzur ve emniyet halini de ifade eder. İsrailoğullarının yeryüzünde 'sakin' olmaları, Allah'ın onlara bahşettiği bir lütuf ve imtihanın bir parçasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-ard' kelimesinin Kur'an'da hem belirli bir bölgeyi (örneğin Filistin) hem de genel olarak yeryüzünü ifade edebileceğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, İsrailoğullarına vaat edilen veya onların yerleşmeleri emredilen belirli bir toprak parçasını işaret ederken, aynı zamanda ilahi kudretin yeryüzündeki tasarrufunu da vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'el-ard'ın 'gök'ün zıddı olarak maddi âlemi ve üzerinde canlıların yaşadığı mekânı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-ard', İsrailoğullarının yaşamlarını sürdürecekleri, medeniyet kuracakları ve ilahi emirleri yerine getirecekleri fiziksel alanı temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'arz' kelimesinin Kur'an'daki semantik alanını inceler. Burada 'el-ard', İsrailoğullarına verilen bir 'vatan' veya 'yurt' anlamını taşır. Bu, sadece coğrafi bir konum değil, aynı zamanda ilahi bir takdirle onlara tahsis edilmiş bir yaşam alanıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'va'd' kelimesini 'bir şeyin olacağına dair verilen söz' olarak tanımlar. Ayetteki 'va'du'l-âhireti' ifadesi, Allah'ın kıyametin kopacağına ve insanların toplanacağına dair kesin ve şaşmaz vaadini vurgular. Bu, ilahi adaletin tecelli edeceği zamanı işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'va'd'ın hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini belirtir, ancak burada 'va'du'l-âhireti' ifadesi, Allah'ın müminlere cennet, kâfirlere cehennem vaadini ve genel olarak kıyametin gerçekleşeceğine dair kesin sözünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'va'd' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve ilahi iradenin bir tezahürü olarak önemini vurgular. 'Va'du'l-âhireti', Allah'ın mutlak kudretini ve ahiret hayatının kaçınılmazlığını gösteren bir kavramdır; bu, insanların dünya hayatındaki eylemlerinin bir karşılığı olacağını garanti eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'c-y-e' fiilinin 'gelmek, getirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ci'nâ bikum' ifadesi, Allah'ın kıyamet günü İsrailoğullarını (ve tüm insanlığı) mahşer yerine getireceğini, onları bir araya toplayacağını açıkça ifade eder. Bu, ilahi kudretin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'c-y-e' fiilinin farklı bağlamlardaki kullanımlarını inceler. Burada 'ci'nâ' fiili, Allah'ın doğrudan ve mutlak bir eylemini, yani kıyamet günü tüm varlıkları huzurunda toplama kudretini vurgular. Bu, bir çağrı veya davetten ziyade, ilahi bir zorunluluk ve gerçekleşecek bir olaydır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'lefîf' kelimesini 'karışık, dağınık haldeki topluluk' olarak açıklar. Ayetteki 'lefîfen' ifadesi, kıyamet günü insanların farklı yerlerden, farklı hallerde toplanarak bir araya getirileceklerini, bu topluluğun homojen değil, çeşitli unsurlardan oluşacağını mecazi bir dille anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'l-f-f' kökünün 'sarmak, bükmek, bir araya getirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Lefîf' ise, dağınık haldeyken bir araya toplanmış, birbirine karışmış insan topluluğunu ifade eder. Bu, kıyamet gününün karmaşasını ve insanların o günkü şaşkın hallerini tasvir eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'lefîf'i 'farklı kabilelerden, farklı yerlerden gelip bir araya toplanmış insanlar' olarak tanımlar. Ayetteki 'lefîfen' kelimesi, İsrailoğullarının (ve tüm insanların) kıyamet günü dağınık vaziyetlerinden toplanarak, karışık bir halde mahşer meydanına getirileceklerini vurgular.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(104) (Ve kulna min ba'dihi li beniy israiyleskünülArda feiza cae va'dül ahıreti ci'na Biküm lefiyfa;) Arkasından İsrâîloğullarına şöyle dedik: "Firavun"un sizi çıkarmak istediği arazide siz oturun! Sonra ahiret vaadi (kıyamet) geldiği vakit, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz."