İnne hâżâ-lkur-âne yehdî lilletî hiye akvemu veyubeşşiru-lmu/minîne-lleżîne ya'melûne-ssâlihâti enne lehum ecran kebîrâ(n)
(9-10) Gerçekten bu Kur'an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü'minler için büyük bir mükafat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.
Şüphesiz ki bu Kur'ân, insanları en doğru ve en sağlam yola iletir ve salih amel işleyen müminlere büyük bir ecir olduğunu müjdeler.
İsrâ Suresi'nin 9. ayeti, Kur'an'ın hidayet edici ve müjdeleyici yönünü vurgular. Ayet, Kur'an'ın en doğru yola iletmesini, salih amel işleyen müminlere büyük ecir vaat etmesini ve ahirete inanmayanlara azap hazırladığını bildirmesini temel kavramlar üzerinden işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an kelimesi, 'karae' fiilinden türemiştir ve 'toplamak, bir araya getirmek' anlamlarına gelir. Harfleri ve kelimeleri bir araya getirdiği için 'okumak' manasına da gelir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın kelamını toplayan ve insanlara okunan ilahi kitaptır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kur'an, 'kıraat' kökünden gelir ve 'okunan' demektir. Terim olarak, Hz. Muhammed'e indirilen, mushaflarda yazılı olan, tevatürle nakledilen ve okunmasıyla ibadet edilen Allah kelamıdır. Ayette, insanları doğru yola ileten ve müjdeleyen bu ilahi metne işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'ı 'Allah'ın kelamı' olarak ele alır ve onun temel işlevinin insanlığı doğru yola (hidayet) iletmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'hâzâ' (bu) zamiriyle işaret edilen Kur'an, vahyin somutlaşmış halidir ve insanlığa rehberlik sunar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Yehtedî fiili, 'hidayet etmek' yani doğru yolu göstermek demektir. Ayetteki 'yehdi li'lletî hiye akvemu' ifadesi, Kur'an'ın insanları en doğru, en sağlam ve en adil yola yönlendirdiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, 'lütuf ve incelikle yol göstermek' anlamına gelir. Bazen sadece yol göstermek, bazen de hedefe ulaştırmak manasına gelir. Ayetteki 'yehdi', Kur'an'ın insanları hem doğru yolu göstermesi hem de o yolda sabit kılması anlamını taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, hidayet kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'yehdi', Kur'an'ın insanlara hem akli hem de şer'i anlamda doğru yolu, yani İslam'ın prensiplerini ve ahlakını gösteren bir rehber olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Akvem, 'kavîm' kelimesinin ism-i tafdili olup 'en doğru, en sağlam' demektir. Ayetteki 'li'lletî hiye akvemu', Kur'an'ın gösterdiği yolun diğer yollardan daha doğru, daha adil ve daha istikametli olduğunu mecazi bir anlatımla ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Akvem, 'istikamet' kökünden gelir ve 'en doğru, en düzgün' anlamındadır. Kur'an'ın hidayet ettiği yolun, hem dünya hem de ahiret için en uygun, en dengeli ve en sağlam yol olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'istikamet' kavramının Kur'an'da merkezi bir yer tuttuğunu ve 'akvem'in bu istikametin en üst derecesini ifade ettiğini belirtir. Bu, sadece ahlaki bir doğruluk değil, aynı zamanda varoluşsal bir denge ve adaleti de içerir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Beşşera fiili, 'müjdelemek, sevindirici haber vermek' demektir. Ayetteki 'yübeşşiru' ifadesi, Kur'an'ın salih amel işleyen müminlere büyük bir ecirle müjde verdiğini, onlara umut ve sevinç aşıladığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beşâret, 'sevinç veren haber' anlamına gelir. 'Yübeşşiru' fiili, bu sevindirici haberi veren Kur'an'ın, müminlere ahiretteki güzel karşılıkları bildirdiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Beşâret, 'derinin dış yüzeyine ulaşan haber' anlamından türemiştir, çünkü sevinç veya üzüntü deride belirti gösterir. Ayetteki 'yübeşşiru', Kur'an'ın müminlere büyük bir ecirle ilgili kesin ve sevindirici bir haber verdiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mü'min, 'emn' kökünden gelir ve 'güvenmek, tasdik etmek' anlamındadır. Allah'a ve O'nun getirdiklerine güvenen ve tasdik eden kişidir. Ayetteki 'el-mü'minîn', Kur'an'ın müjdelediği ve salih amel işleyen iman sahiplerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mü'min, 'iman eden' demektir. İman ise, kalple tasdik, dille ikrar ve azalarla amel etmektir. Ayetteki müminler, Kur'an'ın hidayetine tabi olan ve vaat edilen ecire layık görülen kişilerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramını Kur'an'ın temelini oluşturan bir 'güven ve teslimiyet' hali olarak açıklar. Müminler, bu güveni Allah'a ve O'nun vahyine gösteren, dolayısıyla Kur'an'ın müjdelerine muhatap olan kişilerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Salihât, 'salih' kelimesinin çoğulu olup 'iyi, doğru, faydalı' demektir. Ayetteki 'ya'melûne's-sâlihât', müminlerin sadece iman etmekle kalmayıp, aynı zamanda Allah'ın emrettiği ve rızasına uygun olan güzel işleri yaptıklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salah, 'fesad'ın zıddı olup 'doğruluk, iyilik, uygunluk' anlamına gelir. Salih amel, hem kişinin kendisi için hem de toplum için faydalı olan, şeriatın uygun gördüğü her türlü iyi davranıştır. Ayette, müminlerin ecir kazanmalarının şartı olarak zikredilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'salihât' kavramının Kur'an'da geniş bir yelpazeyi kapsadığını, sadece ibadetleri değil, aynı zamanda ahlaki davranışları, toplumsal faydayı ve adil muameleyi de içerdiğini belirtir. Bu ayette, müminlerin imanlarını eyleme dönüştürmelerinin önemini vurgular.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(9) İnne hazel Kur'âne yehdiy lilletiy hiye akvemü ve yübeşşirul mu'miniyn elleziyne ya'melu-nes salihati enne lehüm ecren kebiyra;
40
“Şüphesiz ki bu Kur'ân, insanları en doğru ve en sağlam yola iletir ve salih amel işleyen müminlere büyük bir ecir olduğunu müjdeler.” Beni İsrâîl mertebesi düşe kalka aşıldıktan sonra kişiler Muhammedül meşreb olma yolunda iseler, Kûr’ân zat olduğundan, zât-ı okumak vardır burada ve bu sadece müslümanlara mahsus olan bir oluşumdur.
Şüphesiz ki bu Kûr’ân;
Burada kastedilen sûri, kağıt ve yazıdan oluşan Kûr’ân değildir, sûri olarak verilen bu şifrelerin çözülmesi gerekiyor yani harflerden meydana gelmiş kelime şifreleri halinde onların içerisinde bulunan mânâlar Kûr’ân dır.
Kûr’ân-ı Kerîm’in kağıdı, kâlemi, mürekkebi maddesi, isimleri ve sıfatları yani görüntüsü. İlim adamları yüzyıllar boyu Kûr’ân Hâlikmi’dir, mahlûkmu’dur diye, bir türlü içerisindende çıkamamışlar. Kûr’ân kağıdı, mürekkebi yönünden yani maddesi yönünden mahlûk’tur fakat mânâsı yönünden, özü yönünden Allah’ın kelâmı’dır kelâm da Allah’ın zâtına aittir, Allah’ın zâtıda mahlûk olmaz, işte burada mahlûkiyyet ile perdelenmiş yönü içerisinde Hâlikiyyetinden bahsediyor ve bizlerde Kûr’ân’ın zâhiri olan mahlûkiyet’ini değil Hâlikini okumalıyız.
Kûr’ân da yolculuk demekte Allah’ın zâtında yolculuk demektir ve Kûr’ân-ı Kerîm’de bize Allah’ın zatını bildiriyor yani kendini bildiriyor, bizimde O’ndan O’nu talep etmemiz gerekiyor. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’e hakkıyla ulaşamamamızın tek sebebi budur.
Bu Kûr’ân-ı Kerîm kişinin sûretteki hayat düzenlemesine hidâyet eder, çünkü kabuk olmadan içe girilmez fakat sadece kabukta kalırsak özden mahrum oluruz, kabuğu aşmanın dahi dozu vardır, sert vurulduğunda kabukla beraber özde parçalanabilir, yani herşeyde teenni-sakinlik, lâzımdır.
En doğru ve en sağlam yol;
Şeriat ve tarikat mertebesi itibarıyla sıratı müstakim
dir, bu aşamadan sonra geçilen sıratullah, Sûre-i şerifin başında belirtilen “esrâ” yoludur ve bu yolda helezon şeklinde yükselinmesi gerekiyor.
İnsânların yazdığı bütün kitapları ele aldığımızda en doğru ve en sağlam yola onlar sahip olamazlar çünkü zaman içerisinde oradaki hukuk geçebilir fakat Kûr’ân bütün âlemlerde geçerlidir, zamanlar üstüdür.
Sen bu mü’minleri müjdele;
Kûr’ân-ı Kerîm’in bu hakikatleri ile müjdele, sadece dışından güzel okumak ile Kûr’ânı sevdirme. Aynı Âyeti çeşitli şekiller ile okuyan kişilerin okumalarının algılanması ne kadar farklı oluyor, fakat irfan ehli olan kişiler kötü okuyan ile iyi okuyan arasında hiçbir ayrım gözetmezler, çünkü olaya duygu değil akıl, ilim, özü yönünden bakarlar.
Ey okuyan bu okuduğun Kûr’ân, öyle bir Kûr’ân ki seni en doğruya yani Rabbine götürür diyerek müjdeler, tabii bunları okuyup tatbik etmek sûretiyledir.
Sâlih amel, mânâsı Allah’tan fiili kuldan olan amellerdir, Sâlih olmayan ameller ise mânâsıda, fiilide kuldan, nefs’ten olanlardır.
Birde Allah’ın ameli vardır, buna da “ubudet” deniyor, bunun mânâsıda, fiilide Allah’tandır.
Ameli sâlih işlerler çünkü Kûr’ân-ı Kerîm’in hakikatinden alırlar, zât-î hakikatleri alıp işlerler.
Kûr’ân-ı Kerîm-i okuyup zât-î yönden idrak edip, Kûr’ân ın Allah’ın zâtı’nın kelâmı olduğunu mutlak olarak bilirler, sadece duvarda, başlarının üzerinde bulundurmakla fiili olarak değil, gönlünede sokmak ve orada kendini bulmak sûretiyle amellerinide bu istikamette yapanlar için mutlak olarak çok büyük ecir vardır.
Büyük ecir olarak zât-î tecellisini onların üzerine verir. Kişinin daha dünyada iken Ulûhiyyet mertebesini idrak
ederek Cenâb-ı Hakkk’ın kendisindeki varlığınıda bilerek yaşamasıdır.