Mâ eşhedtuhum ḣalka-ssemâvâti vel-ardi velâ ḣalka enfusihim vemâ kuntu mutteḣiże-lmudillîne ‘adudâ(n)
Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.
Ben, onları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne de kendilerinin yaratılışında şahit tutmadım ve hiçbir zaman doğru yoldan çıkanları yardımcı edinmiş değilim.
Kehf Suresi'nin 51. ayeti, Allah'ın yaratma kudretini ve mutlak birliğini vurgularken, müşriklerin Allah'a ortak koşma ve saptırıcıları dost edinme anlayışını reddeder. Ayet, yaratılışın tek sahibinin Allah olduğunu ve saptırıcıların O'na yardımcı olamayacağını dilbilimsel olarak güçlü bir şekilde ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ş-h-d kökü, bir şeyin hazır bulunması, gözle görülmesi ve bilgi sahibi olunması anlamlarını içerir. Ayetteki 'eşhedtühüm' ifadesi, Allah'ın, müşrikleri göklerin ve yerin yaratılışına şahit tutmadığını, yani onların bu yaratılış sürecinde hazır bulunmadıklarını ve dolayısıyla bu konuda bir bilgi veya yetkiye sahip olmadıklarını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu bağlamda 'eşhedtühüm', mecazi olarak 'onları ortak kılmadım, onlara danışmadım' anlamına gelir. Yaratılış gibi mutlak bir fiilde, Allah'ın kimseye ihtiyaç duymadığını ve kimseyi ortak etmediğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Ş-h-d kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak bilgisi ve her şeye tanık olması bağlamında kullanılır. Ancak bu ayette, insanların yaratılış sürecine tanık olmaması, onların yaratma fiilindeki acizliklerini ve Allah'ın mutlak kudretini ortaya koyar. İnsanların yaratılışta bir rolü veya bilgisi olmadığı için, Allah'a ortak koşmaları anlamsızdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): H-l-k kelimesi, 'takdir etmek, ölçmek' ve 'yoktan var etmek' anlamlarına gelir. Ayetteki 'halk' kelimesi, göklerin, yerin ve nefislerin yaratılışını, yani Allah'ın bu varlıkları belirli bir ölçü ve düzen içinde yoktan var etme fiilini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): H-l-k, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde meydana getirmektir. Bu ayette, Allah'ın gökleri, yeri ve insanları eşsiz bir biçimde yaratması, O'nun mutlak yaratıcı kudretini ve benzersizliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): H-l-k fiili, Kur'an'da genellikle Allah'a nispet edilen bir fiil olup, O'nun mutlak yaratıcılığını ve her şeyi bir hikmet ve düzen içinde var etmesini ifade eder. Ayetteki kullanımı, bu yaratma fiilinin sadece Allah'a ait olduğunu ve başkalarının bu süreçte hiçbir rolü olmadığını pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): N-f-s kelimesi, bir şeyin zatı, hakikati ve kendisi anlamına gelir. Ayetteki 'enfüsihim' ifadesi, insanların kendi varlıklarının, bedenlerinin ve ruhlarının yaratılışını kasteder. Bu, Allah'ın sadece dış dünyayı değil, insanın iç dünyasını ve varlığını da yaratan olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nefs, bazen ruh, bazen beden, bazen de her ikisini birden ifade eder. Bu ayette, 'kendi nefislerinin yaratılışı' derken, insanın hem fiziksel hem de ruhsal varlığının Allah tarafından yaratıldığını, dolayısıyla insanın kendi varoluşunda bile bir payı olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): E-h-z kökü, bir şeyi almak, tutmak, edinmek anlamlarına gelir. 'İttihaz' ise, bir şeyi kendine özel kılmak, benimsemek demektir. Ayetteki 'müttehız' kelimesi, Allah'ın saptırıcıları kendine yardımcı edinmediğini, yani onları dost veya ortak olarak kabul etmediğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İttihaz, bir şeyi bir amaç için kullanmak veya bir konuma getirmek anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın saptırıcıları 'yardımcı' olarak edinmemesi, O'nun mutlak kudretini ve kimseye muhtaç olmadığını gösterir. Saptırıcıların, Allah'ın işlerinde bir rolü olamayacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): D-l-l kökü, doğru yoldan sapmak, kaybolmak anlamına gelir. 'Mudillîn' ise, hem kendisi sapmış hem de başkalarını saptıran kişilerdir. Ayette, Allah'ın bu tür saptırıcıları kendine yardımcı edinmediği belirtilerek, onların Allah katındaki değersizliği ve O'nun mutlak doğruluğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): D-l-l, bir şeyi kaybetmek veya doğru yoldan ayrılmak demektir. 'Mudillîn' kelimesi, hem kendileri hakikatten uzaklaşan hem de başkalarını hakikatten uzaklaştıran kimseleri ifade eder. Allah'ın bu kişileri yardımcı edinmemesi, O'nun hikmetine ve adaletine aykırı bir durumun söz konusu olmadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): D-l-l kavramı, Kur'an'da genellikle 'doğru yoldan sapma', 'şaşırma' ve 'kaybolma' anlamlarında kullanılır. 'Mudillîn' ise, bu sapmayı aktif olarak gerçekleştiren ve başkalarını da bu sapmaya sürükleyenlerdir. Ayette, Allah'ın bu tür kişileri yardımcı edinmemesi, O'nun mutlak hidayet kaynağı olduğunu ve sapıklıkla bir ilişkisinin olmadığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): A-d-d kökü, kol ve pazı anlamına gelir. Mecazi olarak ise, 'yardımcı' ve 'destekçi' demektir. Ayetteki 'adudan' kelimesi, Allah'ın saptırıcıları kendine yardımcı veya destekçi olarak edinmediğini, yani O'nun kimseye ihtiyaç duymadığını ve kimsenin O'na destek olamayacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Adud, bedenin kuvvet ve desteğini sağlayan kol kısmıdır. Bu nedenle, mecazi olarak 'yardımcı' ve 'destekçi' anlamında kullanılır. Allah'ın 'mudillîn'i adud edinmemesi, O'nun mutlak gücünü ve kimseye muhtaç olmadığını, dolayısıyla saptırıcıların O'na hiçbir şekilde destek olamayacağını vurgular.
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
* Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.
وَيَوْمَ يَقُولُ نَادُوا شُرَكَائِيَ الَّذِينَ زَعَمْتُمْ فَدَعَوْهُمْفَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُم مَّوْبِقاً
52-) Ve yevme yekulü nadu şürekâiyelleziyne zeamtüm fedeavhüm felem yesteciybu lehüm ve cealna beynehüm mevbika;