Ve-iż kâle mûsâ lifetâhu lâ ebrahu hattâ ebluġa mecme'a-lbahrayni ev emdiye hukubâ(n)
Hani Musa, beraberindeki gence şöyle demişti: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim."
Ey Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim, yahut senelerce gideceğim."
Kehf Suresi 60. ayet, Hz. Musa'nın ilim yolculuğundaki azmini ve kararlılığını ifade eden önemli kavramlar içermektedir. Ayet, 'fetâ', 'ebrâh', 'ebluğ', 'mecma'' ve 'hukub' gibi kelimelerle bu yolculuğun mahiyetini ve süresini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fetâ (فَتَى) kelimesi, genç, delikanlı anlamına gelir. Kur'an'da bazen hizmetkar veya öğrenci anlamında da kullanılır. Bu ayette, Hz. Musa'ya eşlik eden ve ondan ilim öğrenen genç yol arkadaşı Yûşa' b. Nûn'u ifade eder. (el-Müfredât, s. 627)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fetâ (فَتَى) kelimesi, burada 'hâdim' (hizmetçi) anlamındadır. Hz. Musa'nın yolculuğunda ona yardımcı olan kişiyi belirtir. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 1, s. 396)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Lâ ebrâh (لَا أَبْرَحُ) ifadesi, 'lâ ezâlü' (devam edeceğim, ayrılmayacağım) anlamındadır. Hz. Musa'nın kararlılığını ve bu yolculuktan vazgeçmeyeceğini vurgular. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 278)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Berih (بَرِحَ) fiili, bir yerden ayrılmak veya bir durumu terk etmek anlamına gelir. 'Lâ ebrâh' ise, 'ayrılmayacağım, devam edeceğim' şeklinde olumsuzlukla birlikte süreklilik ve azim ifade eder. (el-Müfredât, s. 120)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Buluğ (بُلُوغ), bir şeyin sonuna veya hedefine ulaşmaktır. Bu ayette, Hz. Musa'nın 'iki denizin birleştiği yere' ulaşma hedefini ve bu hedefe varma arzusunu ifade eder. (el-Müfredât, s. 129)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Buluğ (بُلُوغ), bir şeyin nihayetine ermek, maksada ulaşmaktır. Hz. Musa'nın ilim yolculuğundaki varış noktasını, yani Hızır ile buluşacağı yeri işaret eder. (el-Külliyyât, s. 222)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cem' (جَمْع), bir araya getirmek, toplamak demektir. Mecma' (مَجْمَع) ise, toplanma yeri, birleşme noktasıdır. Ayette geçen 'mecma'u'l-bahreyn' (iki denizin birleştiği yer), mecazi olarak ilahi bilginin veya iki farklı bilginin buluştuğu yeri ifade edebilir. (el-Müfredât, s. 200)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cem' kökünden türeyen kelimeler, Kur'an'da genellikle bir araya gelme, toplama ve birleştirme anlamlarını taşır. 'Mecma'' kavramı, burada iki farklı su kütlesinin fiziksel birleşimi olabileceği gibi, aynı zamanda iki farklı bilgi veya hikmetin (Hz. Musa'nın şeriat bilgisi ve Hızır'ın ledünni bilgisi) buluşma noktasını da sembolize eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 125)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hukub (حُقُب), uzun bir zaman dilimi, yıllar demektir. Ayette, Hz. Musa'nın hedefine ulaşmak için ne kadar uzun bir süre yolculuk yapmaya hazır olduğunu gösterir. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 105)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hukub (حُقُب), bir veya daha fazla yıl süren uzun bir zaman dilimini ifade eder. Bu kelime, Hz. Musa'nın ilim arayışındaki kararlılığının ve sabrının boyutunu vurgular; gerekirse çok uzun yıllar boyunca bu arayışa devam edeceğini belirtir. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 2, s. 42)
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
* Hani Mûsâ, beraberindeki gence şöyle demişti: “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim.” Mûsâ (a.s.) ve Hızır (a.s.) kıssası ile ilgili olarak önce, Konyalı M. Vehbi Tefsirinden alınan bölümü aktaralım;
Vacip Tealâ tekebbür edenlerin kibirlerinin akibetini beyandan sonra Mûsâ Aleyhisselâmın ulüvv-ü kadriyle beraber tekebbür etmeksizin Hz. Hızır'dan bilmediği bazı ledünniyâtı taallüm ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda Muûsâ Aleyhisselâm hizmetçisine «İki denizin birleştiği mahalle vasıl olmadıkça veyahut seksen sene yol yürümedikçe ben oturup istirahat etmem» diyerek Hızır'ı buluncaya kadar seyr ü sefer etmesini kastetdiğini beyan etti,] Beyzavî'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ'nın Fetâsı; Hz. Yuşa'dır ki Yusuf Aleyhisselâmın oğlu (Efraim) in oğlu (Nun) un oğludur. Hz. Musa'nın hizmetinde bulunduğu için fetâsı denmiştir. Bahreyn ile murad; Bahr-i faris ve Rumdur. Çünkü; Hızır'la mülakatın orada nasip olacağı vaad olunmuştu. Uzun müddet yahut seksen senedir. Yani «denizin birleştiği mahalle varmak ve eğer varamazsa çok zaman seyr ü sefer edip Hızır'ı buluncaya kadar oturmıyacağına azm etti» demektir.
Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Mûsâ'nın Hızır'ı aramasının sebebi şöyledir : Firavun ve kabilesinin
54
helakinden sonra Mûsâ Aleyhisselam Benî İsrail'e beliğ bir vaazedince bazı kimse tarafından «Yer yüzünde senden a'lem bir kimse bilir misin?» denildiğinde Mâsâ Aleyhisselâmın «Bilmem» demesi üzerine Cenâb-ı Hak Hızır'ın a'lem olmasını beyan edince Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'dan tahsil-i ilme talip olup nasıl bulacağını Cenâb-ı Hak'dan suâl eder. Vacip Tealâ Zembiline bir tuzlu balık koymasını ve Rum deniziyle Faris denizinin birleştiği yere kadar gitmesini ve balığı nerede yitirirse (kaybederse) Hızır'ı orada bulacağını beyanla Mûsâ Aleyhisselâmın Hızır'a mülakatını tayin ve Yuşa'la beraber Hz. Mûsâ'nın yola çıktığını ve Hızır'ı buluncaya kadar yol yürüyeceğine niyet ettiğini Cenâb-ı Hakk bu Âyette beyan buyuruyor.
Vacip Tealâ Hızır'ı aramak üzere Hz. Mâsâ'nın yola çıktığını beyandan sonra götürmüş olduğu balığı yitirdiğini beyan etmek üzere buyuruyor..
[Mâsâ Aleyhisselâm yola çıkıp vaktaki hizmetçisiyle beraber iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balıklarını unuttular. Binaenaleyh; balık denize yolunu girdap olarak ittihaz etti.]
[Vaktaki Mûsâ Aleyhisselâm ve hizmetçisi o mahalli geçtilerse Mûsâ Aleyhisselâm hizmetçisine «Kuşluk taamımızı getir bize, yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz meşakkate uğradık» dedi.] Yani; Mûsâ Aleyhisselâm Yuşa' ile beraber tarif-i İlâhî veçhile zenbile bir tuzlu balık koydu ve Yuşa' «balığı yitirdiğini bana haber ver» dedi. Yola çıktılar, vaktaki iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balığı unuttular. Zira; balık dirildi denize gitti. Hz. Mûsâ balığı sormayı ve Yuşa' da balığın denize gittiğini haber vermeyi unuttular. Balık ise denize yol buldu gitti. Vaktaki o mahalli geçince Hz. Mûsâ «getir kuşluk taamımızı yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz yorulduk» dedi.
Nimetullah efendinin beyanı veçhile balığı unutmalarının keyfiyeti şöyledir : Denizlerin içtimâ ettiği mahalde bir pınar başında istirahat için oturduklarında Hz. Mâsâ bir taşı başı altına yastık ederek yatar. Yuşa' abdest alır, abdest
suyundan zenbilin içindeki balığa dokunmasıyla sudan harikulade olarak balık dirilir ve denize gider, gittiği yer balığın cesametine göre yol olur. Yuşa' bu halden teaccüb eder. Hz. Mûsâ kalktığında haber vermeyi niyet ederse de lihikmetillâh unutur. Hz. Mûsâ kalkar yollarına devam ederler bir gün bir gece gittikten sonra kuşluk vakti âyette beyan olunduğu veçhile kuşluk taamı isteyince balığın denize gittiği mahallin kemer gibi yol olduğunu haber verir. Hz. Mâsâ denizlerin birleştiği yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Fakat matlubun bulunduğu mahal geçince yorulmuş ve yorulduğunu da haber vermiştir.
Vacip Tealâ balığı unuttuklarını bildirdikten sonra cereyan eden muhavereyi ve geri döndüklerini ve Hızır'ı bulduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yuşa' Mâsâ Aleyhisselâma «Gördün mü şol zamanı ki o zamanda biz sahrayı kastetmiştik. Orada vaki olan emri garîb hakkında ne buyurur ne re'yedersiıı? Zira; ben balığın halini sana söylemeyi unuttum» demekle unuttuğunu beyan etti.]
[»Bana balığı unutturmadı, ancak şeytan balığın halini sana zikretmemi bana unutturdu.»]
[»Balık denize acîb surette yol ittihaz etti.»]
[Mâsâ Aleyhisselâm «Ya Yuşa' işte senin gördüğün garib ve acîb hal bizim aradığımız şeydir» demekle matlubun orada olduğuna işaret etti.]
[Ve muhavere üzerine Mûsâ Yuşa' ile beraber vukuatı hikâye ederek izleri üzerine döndüler.]
[Ve geri dönüp sahrai mezkûreye gelince bizim kullarımızdan bir kulumuzu buldular ki o kulumuza biz kendi indimizden ni'met verdik ve biz onu kendi indimizden bir ilimle talim ettik ki o ilim kitap veya bir üstazdan taallüm vasıtasiyle değil, belki bizim ona bildirdiğimiz bazı esrar ve eşyadan bazı şeyin ledünni-yâtıni ona bildirmekten ibarettir.] Yani; Hz. Mûsâ «Yorulduk getir taamımızı yiyelim» deyince balığın denize gittiği Yuşa'nın hatırına gelir. Balıktan görmüş olduğu hal-i acîbi hikâyeye başlar ve der ki «Ya
Mûsâ! gördün mü biz deniz kenarında pınar başındaki taşa gelip sen orada istirahat için yattığında benim abdest suyundan sıçrayan damlaların balığa dokunmasiyle balık denize gitti ve gittiği mahal kendine göre yol oldu. Bunu ve balığın ahvalini size haber vermeyi unuttum. Bana bunu sana haber vermeyi ancak şeytan unutturdu. Çünkü unutulacak bir şey değildir. Zira; günlerce tuzlanmış balığın hayat bulup denize acîp bir yol tutup gitmesi unutulacak bir şey değilken bunu unutmak ancak şeytandandır» demekle vukuatı gördüğü gibi hikâye edince Mûsâ Aleyhisselâm memnun oldu ve «Ya Yuşa' işte şu senin gördüğün emr-i garîb bizim aradığımız şeydir ve bu müsa-feretten maksadımız ondadır. Çünkü; ilim tahsil etmek için aradığımız zatı orada bulacağız dönelim, geriye» dedi. Kemal-i meserretle geldikleri yola vakayı.hikâye ederek döndüler, gittikleri izlerinden geri geldiler ve orada bizim has kullarımızdan birini buldular. Hızır'ı o taş yanında namazla meşgul olduğu halde buldukları mervîdir. O kulumuza keıidi indimizden nimet verdik, kendi ledünniyatımızdan bize mahsus olup biz bildirmeyince kimsenin bilemiyeceği bazı mugayyebâttan ona ilim verdik ve bazı eşyada, zahirde görüldüğünün hilâfındaki hikmetleri ona öğrettik.
Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'ı görünce selâm verir. Hızır nereli ve kim olduğunu suâl edip Hz. Mûsâ zâtını ta'rif ettiğinde «Ya Mûsâ! İlim cihetinden Tevrat ve meşguliyet cihetinden Benî İsrail sana kâfi değil mi?» demesi üzerine Mûsâ Aleyhisselâm emr-i İlâhî üzerine geldiğini haber verir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hızır'ın ismi (Bülya) dır ve künyesi (Ebül Abbas) dır ve kendisi bir padişah zadedir. Dünya umurunu terkle zühd ü takva yolunu tuttuğu cihetle Cenâb-ı Hakk bazı eltâf-ı İlâhiyesiyle taltif etmiştir. Hatta oturduğu yer harika olarak derhal yaşarıp çimen olduğundan Hızır ismi kendine lâkap olmuştur. (Ebu Hüreyre) hazretlerinin Rasûlüllah'dan aynı mealde rivayet ettiği bir hadisle de (Hızır); lâkabı olduğu teeyyüd etmiştir.
Vacip Tealâ Hızır'ı bulduklarını beyandan sonra Hızır'la beyinlerinde ceryan eden muhavereyi ve Mûsâ Aleyhisselâmm ta'-lim-i ilmiçin Hızır'dan istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'a «Senin savap ve doğru olarak ta'-lîm olunduğun ilimden bana ta'lîm etmek üzere ben sana ittibâ edeyim mi?» Demekle Hızır'ın sohbetinde bulunmasını istizan etti.]
[Mûsa Aleyhisselâmm taleb ve istizanı üzerine Hızır dedi ki <Ya Mûsâ! Sen benimle elbette sabra kaadir olamazsın.»]
[«Ve sırrına muttali' olamadığın ve haberini ihata edemediğin şeye nasıl sabredebilirsin?» Zira; zahirde şeriatine muhalif ve batında esrar ve hikmetine vakıf olmadığın şeye sabredebilmek müşküldür] demekle kendine refakatin son derece sabra muhtaç olduğunu beyan etti.
[Mûsâ Âleyhisselâm Hızır'ın sabır ve tavsiyesi üzerine «İnşa-allah sen beni. sabreder bulursun ve ben sana hiç bir emirde isyan etmem ve emrinden çıkmam» demekle sabredeceğine kaviyyen vaad verdi.]
[Mûsâ Aleyhisselâmin ısrarı üzerine Hızır «Ya Mûsâ! Eğer sen bana ittiba' edersen ben sana haber verip hakikatini beyan edinceye kadar bana hiç bir şeyden suâl etme» demekle ittibâda bazı şerait dermeyan etti.] Yani; Mûsû Âleyhisselâm kemal-i edeb ve tevazuu iltizamla Hızır'a «Taraf-ı İlâhîden senin talim olunduğun ilimden bazı ha-kayıkı bana talim etmek üzere ben sana ittiba edeyim mi müsaade eder misin?» dedi. Bu istizan üzerine Hızır Hz. Mûsâ'ya «Ya Muûsâ! Kemâl-i dirayet ve hazakatinle kavaid-i diniyye ve meâlim-i şer'iyyeyi vaz'edip zalimden mazlumun intikamını almak, siyaset-i memleket ve tedbir-i umur-u millet ve menazil hususlarında fevkalâde maharetinle beraber sen benimle göreceğin acayibe sabra elbette muktedir olamazsın. Zira; zâhir-i şeriata muhalif ve Tevrat'ın ahkâmına mübayin gördüğün şeylere risaletin ve şeriatin icabı elbette sen zahirine bakarak itiraz edersin. İlmini ve ledün-niyatını ihata edemediğin haberine ve
hikmetine vakıf olamadığın şeye nasıl sabredersin? Elbette sabredemezsin. Çünkü; bu nevi ilim size vahyolunma-mıştır. Ama benim -halim sana kıyas olunmaz. Zira; Rabbım bana bir takım acayib ve esrara ilim verdi. Ben onların hakikat ve hikmetini bildiğim cihetle muktezasını işlerim» demekle Mûsâ Aleyhisselâmı ittibadan menetmek istedi. Hz. Mûsâ da i'tizar etti ve «Meşiyyet-i İlâhiyye benim sabretmeme tealluk ederse beni sabredici bulursun ve ben hiç bir şeyde sana isyan etmem» demekle her halde .ittiba' etmeye arzusunu izhar etti. Hz. Mâsâ'nın bu arzusunu görünce Hızır tavsiye suretiyle dedi ki «Eğer sen bana ittiba' edersen ben hakikati sana haber verinceye kadar zahir-i şeriatına muhalif benden sadır olan şeylerden sual etme. Zira; ben onun ledünniyâtmı kemaliyle sana izah eder ve ondan kalbine arız olan ızdırabı izale ederim.
Beyzavî'nin beyanı veçhile Mûsâ Aleyhisselâm ülülazim Ru-sül-ü kiramdan olduğu halde kendinin mertebesinden aşağı olan Hızır'dan ilim talimini istemesi risâletine münafi değildir. Zira; Resulün ilmi usul-ü dine ve füru-u a'mâle ve şeriatinin ahkâmına olur, Allah'ın vahyettiği her şeyi bilir ve ümmetine tebliğ eder. Ama umur-u dinden olmayan ve ahkâm-ı şeriatın harici olan bazı ledünniyâtı bilmemesinde ve mertebede kendinden aşağı olan kimseden taallüm etmesinde bir beis yoktur. İşte şu esasa binaen Hz. Mûsâ Resul olduğu halde bilmediği bazı hakayıkı Öğrenmek maksadıyla tevazu ederek nefsini o misilli esrara vakıf değil addederek Hızır'ın sohbetinde bulunmasını Hızır'dan istizan etti. Mûsâ Aleyhisselâm tilmizle üstaz arasında lâzım olan âdaba riayet dahi etti;
Birincisi; Zatını Hızır'a tâbi kıldı ve tâbi olmasına müsaade istedi.
İkincisi; «Bana ilim talim eder misin?» demekle nefsini matlubu olan ilimden bihaber addetti.
Üçüncüsü; Hızır'dan taleb ettiği ilimin, Hızır'ın ilminden bazısı olduğuna işaret etti.
Dördüncü s'ü; Hızır'dan irşâd talebetti.
Beşincisi; tilmizin üstazına teslimiyeti lâzım olduğunu beyan etti ve bunlarla muallimle müteallim arasında riayeti lâzım olan adaba işaretle üstaza hürmetin lüzumunu beyan etti.
Vacip Tealâ Hz. Mûsâ ile beyinlerinde vaki olan mukaveleyi beyandan sonra refakat ederek yola çıktıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Hızır Mûsâ Aleyhisselâmla sohbete muvafakat ederek ikisi beraber deniz kenarına bir gemi aramak üzere gittiler ve orada buldukları bir gemiye bindiler. Hızır bindikleri gemiyi deldi.]
[Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'ın şu muamelesini gayrın hukukuna bigayr-ı hakkın-tecavüz ve fuzulî ızrar etmek görüp bu muamele şeriatine muhalif olduğu cihetle nehy-i anilmünker olmak üzere Hızır'a dedi ki »'Sen gemi ahalisini suya batırmak için mi gemiyi deldin?»]
[«Allah'a yemin ederim ki sen bir emr-i münker ve sevilmeyecek bir şeyi işledin ve sebeb-i şer'îsi olmadan bir çok cemaati batırmak istedin» demekle Hızır'a itiraz etti.]
[Mûsâ Aleyhissleâmm bu itirazına karşı Hızır «Ben sana benimle beraber elbette sabra kaadir olamazsın demedim mi» demekle beyinlerinde olan mukaveleyi hatırlattı ve unutmaması lâzım olduğuna işaret etti.]
[Mûsâ Aleyhisselâm Hızır'a vermiş olduğu ahdini tezekkür ederek «Nisyanım sebebiyle beni muahaze etme, benim sana itti-baım bilmediğim bazı esrara vakıf olmak içindir. Şu halde benim şu emrimden her tarafımı güçlükle ihata edip kapatmakla beni menetme. Yani şu tahsil-i ilmi bana güçleştirme teshil et ki ben tahsilden kalmıyayım» demekle itizar etti ve unuttuğunu zikirle nisyan üzere hüküm terettüp etmiyeceğini beyan etti.] Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hızır gemiyi delmiş-se de harikulade olarak su girmemiştir, yahut Hz. Mûsâ derhal hırkasını tıkamıştır veyahut Hızır'ın kırdığı mahal sudan yukarıda geminin küpeşte tahtası olduğundan sudan zarar görülmemiştir. Bu hâl, Hz. Mûsâ ile Hızır
arasında cereyan edip gemi ahalisinin haberleri olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü; ahali tarafından müdahale olunduğuna dair Âyette sarahat yoktur. Eğer bu hale vakıf olsalardı onlar tarafından dahi telâş gösterileceği şüphesizdi.
Vacip Tealâ gemide cereyan eden ahvali beyandan sonra Hz. Mûsâ'nın i'tizarını Hızır'ın kabul edip gemiden çıktıktan sonra yollarına devam ettiklerini ve ikinci vakalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[ikisi beraber gemiden çıktılar yollarına gittiler, hatta bir oğlan çocuğuna tesadüf ettiler. Hızır o çocuğu katletti.]