İçeriğe atla
Kehf 79Cüz 16 · Sayfa 302

Kehf Sûresi 79. Âyet

الكهف

Sohbete sor

Emmâ-ssefînetu fekânet limesâkîne ya'melûne fî-lbahri feeradtu en e'îbehâ vekâne verâehum melikun ye/ḣużu kulle sefînetin ġasbâ(n)

"O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı."

Kehf-Mağara Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

* “O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.” Burada anlatılan Mûsâ (a.s.) ve Hızır (a.s.) kıssasında bize bir faaliyet tanıtıldı, biz kendimizde bunları yaşadığımız zaman buradaki kabiliyyet ortaya çıkmış oluyor ve bunları kendimizde bulmamız Ledün ilmidir, tamamı değil tabi ki. Genele anlatılan bu hikâyeden kişiler kendilerine ne kadar pay çıkarırlarsa kendi hayat hikâyelerini Kûr’ân’dan o kadar yazabiliyorlar veya aktarabiliyorlar.

Bizim gönlümüz, aklımız, İlâh-î varlığımız Hızır hükmünde, sûretimiz ve bedenimiz şeriat mertebesi olarak Mûsâ hükmünde, hadiselerde bizim gönül âlemimizde, nefs âlemimizde yaşanan hadiselerdir, bunları bu şekilde idrak edersek Ledün ilmi kapıları bize açılmış olacak ve bu yollardan gidişi diğer hadiselerde de tatbik ederek anlatılmamış olsa dahi üzerinde bulunduğumuz hadisenin bâtının yolu bize açılış olacak. Bütün çıraklar sadece ustalarından öğrendikleri ile kalırlarsa söylendiği gibi “Sanat ölür”, bizlerde bu gelenleri bulunduğumuz ortam ve günümüz şartları içinde alıp geliştiremez isek bizlerinde sonu gelmiş olur. Ustalar bizlere belirli yollar ve kıstaslar gösterir çünkü bütün hakikatleri göstermeye ömür yetmez, bizlerde onlardan aldığımız kıstaslar ile yeni Ledün hakikatleri üretmemiz gerekiyor ve bu konunun önceliğide kişilerin kendilerini bulmasıdır, başka yerlere yönelmelerde kaybolmadan azami derecede oralardan yaralanarak kendimizi bulmalıyız, karşımızdaki eğiticimiz en yüksek

olsun, öyle varsayalım iyi ama biz neyiz, bize lâzım olan kendimiziz çünkü, başımızı yere koyduğumuz zaman Rabbimizle karşı karşıya biz kalıyor, kimse kurtaramıyor, herbirerlerimiz tevhid ehli olalım, herhangi bir şekilde yalnız kaldığımız zaman moralimiz bozulmasın ve her türlü hadise karşısında “Ya Rabbim Sen benimle berabersin, ben Seninle beraberim” diyerek büyük bir güç kendisinde bulsun.

Bunların yapılmasıda çalışma gerektirmektedir, birşeyin sıradan çok tekrarı değil, az fakat düşünülüp, idrak edilerek tekrarının üzerinde durması lâzım, kişi istediği kadar ezber yapsın ezber yaptığı şeylerin içindeki bileşimlerinin hakikatlerini bilmedikten sonra bunlar bir işe yaramıyor, On ezber yapacağına bir ezber yapsın fakat içindeki oranlarını da bilsin, bu şekilde olunca sadece kelâmıyla ve nuru ile değil ruhu ile de biz onu idrak etmiş oluyoruz ve bize hayat veren de bu ruh, yani nuru aydınlatıyor, ruhu hayat veriyor sadece kelâmı ise sevap kazandırıyor tabi hiç olmamasından bu da iyidir.

Burada Mûsâ olan zâhirimiz yani şeriat halimiz bir başka yerde İsâ olur, bir başka yerde Yusuf olur kuyuya atılırız, Yunus olup balığın karnına girip istiğfar ettiğimizde bunu hissetmemiz lâzım, yaşantısıyla hâllenmemiz lâzım, başrollerde olan biziz, o mertebede o isimlerde bizim yaşantımız, o yaşantıları onların ruh halleriyle bir kere okumak binlerce defa okumaktan daha üstündür.

Aslında Hızır (a.s.) olarak orada zuhurda olan Allah’ın ta kendisidir, Mûsâ (a.s.) Ulûlazim peygamberi iken Allah’tan vasıtalı yani melek vasıtasıyla ilim alıyorken, Hızır (a.s.) vasıtasız kendi bünyesinden zuhura getiriyor, işte kişinin Rabbiyle arasında olan münasebetlerini düzelterek bire bir Rabbinden ilham alarak faaliyete geçmesi Ledün ilmidir.

Bu binilen gemi Hakikat-i İlâhiye de Hakikati H Muhammedi gemisi, yani beşer aklımız olan Mûsâ ile

hakikatimiz, özümüz Hızır bu beden gemisine biniyorlar ve Hızır bu beden gemisini biraz yaralıyor, gıdasını fazla vermiyor vb yollarla ve onu kullanılmış eski bir şey haline getiriyor ki bedenin biraz arızaları olursa nefsi emmâre denilen hükümdar bu beden gemisini alıp sahip çıkamıyor, eğer bu beden gemisi çok sağlam olursa nefsi emmâre hükümdarı onu hemen alıyor ve kendi emrinde kendisi kullanmaya başlıyor, Hızır gemiyi yaraladığı için bizdeki ilim çocukları büyüyünce o gemiye sahip oluyorlar.

Eğer bu hadiseler olmuyorsa ve gemi çok sağlamsa bizde Mûsâ ile Hızır hakikati yaşanmıyor demektir, dolayısıyla kelâmî olan bu hikâyeyi okusakta fiilen okumamış oluyoruz. Dikkat edelim bâtın olarak gözüken bu hâdise yine zahiren anlatılıyor, bunun gerçeği yukarıda anlatıldığı şekilde kendi üzerimizdeki tatbikatıdır, Ledün yönü budur.

وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراً

80-) Ve emmel ğulamü fekâne ebevahu mu'mineyni fehaşiyna en yurhikahüma tuğyanen ve küfra;

* “Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”