Emmâ-ssefînetu fekânet limesâkîne ya'melûne fî-lbahri feeradtu en e'îbehâ vekâne verâehum melikun ye/ḣużu kulle sefînetin ġasbâ(n)
"O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı."
"Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
Kehf Suresi'nin 79. ayeti, Hz. Musa ve Hızır kıssasının önemli bir bölümünü teşkil eder. Ayet, Hızır'ın gemiyi delme eyleminin ardındaki ilahi hikmeti, yani yoksul sahiplerini zalim bir kralın zulmünden koruma amacını dilbilimsel bir derinlikle açıklar. Anahtar kavramlar, yoksulluk, gemi, kusur ve zorla alma gibi temalar etrafında şekillenir ve ilahi takdirin görünürdeki olumsuzluklar ardındaki hayırları barındırdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sefine' kelimesini 's-f-n' kökünden türemiş olarak, su üzerinde yüzen ve insanları/yükleri taşıyan araç olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, bu gemi, geçimini denizden sağlayan yoksul bir grubun tek mal varlığı ve geçim kaynağıdır, dolayısıyla onların hayati önem taşıyan aracıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sefine' kelimesinin Kur'an'daki kullanımını mecazi anlamlara da işaret ederek açıklar. Bu ayette ise kelime, doğrudan fiziksel bir gemiyi ifade etmekle birlikte, yoksulların geçim kaynağı olması hasebiyle onların umutlarını ve yaşamlarını temsil eden bir metafor olarak da görülebilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'miskin' kelimesini 'sükûn' kökünden türeterek, hareket edemeyecek, geçimini sağlayamayacak kadar yoksul olan kişi olarak açıklar. Ayetteki 'mesakin' ifadesi, geminin sahiplerinin maddi durumlarının zayıflığını ve bu geminin onlar için ne kadar hayati olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'miskin'i, 'sükûn' (durgunluk, hareketsizlik) kökünden türeterek, yoksulluktan dolayı hareket edemeyen, kazanç sağlayamayan kişi olarak tanımlar. Ayetteki 'mesakin' kelimesi, bu kişilerin geçimlerini sağlamak için denizde çalışmaya mecbur olduklarını ve geminin onlar için tek geçim kaynağı olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'miskin' kavramının sadece maddi yoksulluğu değil, aynı zamanda toplumsal dezavantajlılığı ve yardıma muhtaçlığı da ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mesakin' ifadesi, Hızır'ın eyleminin ardındaki merhamet ve koruma güdüsünü, bu yoksul insanların korunmaya değer olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ayb' kelimesini bir şeydeki eksiklik veya kusur olarak tanımlar. Ayetteki 'a'îbehâ' fiili, Hızır'ın gemiye dışarıdan bir kusur, bir hasar verdiğini ifade eder. Bu eylem, görünüşte olumsuz olsa da, daha büyük bir zararı engellemek için yapılan bir müdahaledir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ayb' kelimesinin bir şeyin değerini düşüren, onu kusurlu kılan her türlü eksiklik olduğunu belirtir. Ayetteki 'a'îbehâ' ifadesi, gemiye kasten bir kusur verilmesini, böylece kralın onu almaktan vazgeçmesini sağlayacak bir stratejiyi anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'gasb' kelimesini bir başkasının malını zorla ve haksız yere almak olarak tanımlar. Ayetteki 'gasben' ifadesi, zalim kralın gemileri sahiplerinin rızası olmadan, güç kullanarak ele geçirme eylemini net bir şekilde ortaya koyar ve Hızır'ın müdahalesinin haklı gerekçesini oluşturur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'gasb'ı, bir malı sahibinin izni olmaksızın, zorla ve haksız yere ele geçirmek olarak açıklar. Ayetteki 'gasben' kelimesi, kralın eyleminin adaletsizliğini ve yoksul gemi sahipleri için oluşturduğu tehdidin büyüklüğünü vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'gasb' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece maddi bir şeyi zorla almayı değil, aynı zamanda bir hakkı veya özgürlüğü gasp etmeyi de kapsadığını belirtir. Ayetteki bağlamda, kralın gemileri 'gasben' alması, yoksulların geçim hakkını ve yaşamlarını gasp etme tehdidini ifade eder.
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
* “O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.” Burada anlatılan Mûsâ (a.s.) ve Hızır (a.s.) kıssasında bize bir faaliyet tanıtıldı, biz kendimizde bunları yaşadığımız zaman buradaki kabiliyyet ortaya çıkmış oluyor ve bunları kendimizde bulmamız Ledün ilmidir, tamamı değil tabi ki. Genele anlatılan bu hikâyeden kişiler kendilerine ne kadar pay çıkarırlarsa kendi hayat hikâyelerini Kûr’ân’dan o kadar yazabiliyorlar veya aktarabiliyorlar.
Bizim gönlümüz, aklımız, İlâh-î varlığımız Hızır hükmünde, sûretimiz ve bedenimiz şeriat mertebesi olarak Mûsâ hükmünde, hadiselerde bizim gönül âlemimizde, nefs âlemimizde yaşanan hadiselerdir, bunları bu şekilde idrak edersek Ledün ilmi kapıları bize açılmış olacak ve bu yollardan gidişi diğer hadiselerde de tatbik ederek anlatılmamış olsa dahi üzerinde bulunduğumuz hadisenin bâtının yolu bize açılış olacak. Bütün çıraklar sadece ustalarından öğrendikleri ile kalırlarsa söylendiği gibi “Sanat ölür”, bizlerde bu gelenleri bulunduğumuz ortam ve günümüz şartları içinde alıp geliştiremez isek bizlerinde sonu gelmiş olur. Ustalar bizlere belirli yollar ve kıstaslar gösterir çünkü bütün hakikatleri göstermeye ömür yetmez, bizlerde onlardan aldığımız kıstaslar ile yeni Ledün hakikatleri üretmemiz gerekiyor ve bu konunun önceliğide kişilerin kendilerini bulmasıdır, başka yerlere yönelmelerde kaybolmadan azami derecede oralardan yaralanarak kendimizi bulmalıyız, karşımızdaki eğiticimiz en yüksek
olsun, öyle varsayalım iyi ama biz neyiz, bize lâzım olan kendimiziz çünkü, başımızı yere koyduğumuz zaman Rabbimizle karşı karşıya biz kalıyor, kimse kurtaramıyor, herbirerlerimiz tevhid ehli olalım, herhangi bir şekilde yalnız kaldığımız zaman moralimiz bozulmasın ve her türlü hadise karşısında “Ya Rabbim Sen benimle berabersin, ben Seninle beraberim” diyerek büyük bir güç kendisinde bulsun.
Bunların yapılmasıda çalışma gerektirmektedir, birşeyin sıradan çok tekrarı değil, az fakat düşünülüp, idrak edilerek tekrarının üzerinde durması lâzım, kişi istediği kadar ezber yapsın ezber yaptığı şeylerin içindeki bileşimlerinin hakikatlerini bilmedikten sonra bunlar bir işe yaramıyor, On ezber yapacağına bir ezber yapsın fakat içindeki oranlarını da bilsin, bu şekilde olunca sadece kelâmıyla ve nuru ile değil ruhu ile de biz onu idrak etmiş oluyoruz ve bize hayat veren de bu ruh, yani nuru aydınlatıyor, ruhu hayat veriyor sadece kelâmı ise sevap kazandırıyor tabi hiç olmamasından bu da iyidir.
Burada Mûsâ olan zâhirimiz yani şeriat halimiz bir başka yerde İsâ olur, bir başka yerde Yusuf olur kuyuya atılırız, Yunus olup balığın karnına girip istiğfar ettiğimizde bunu hissetmemiz lâzım, yaşantısıyla hâllenmemiz lâzım, başrollerde olan biziz, o mertebede o isimlerde bizim yaşantımız, o yaşantıları onların ruh halleriyle bir kere okumak binlerce defa okumaktan daha üstündür.
Aslında Hızır (a.s.) olarak orada zuhurda olan Allah’ın ta kendisidir, Mûsâ (a.s.) Ulûlazim peygamberi iken Allah’tan vasıtalı yani melek vasıtasıyla ilim alıyorken, Hızır (a.s.) vasıtasız kendi bünyesinden zuhura getiriyor, işte kişinin Rabbiyle arasında olan münasebetlerini düzelterek bire bir Rabbinden ilham alarak faaliyete geçmesi Ledün ilmidir.
Bu binilen gemi Hakikat-i İlâhiye de Hakikati H Muhammedi gemisi, yani beşer aklımız olan Mûsâ ile
hakikatimiz, özümüz Hızır bu beden gemisine biniyorlar ve Hızır bu beden gemisini biraz yaralıyor, gıdasını fazla vermiyor vb yollarla ve onu kullanılmış eski bir şey haline getiriyor ki bedenin biraz arızaları olursa nefsi emmâre denilen hükümdar bu beden gemisini alıp sahip çıkamıyor, eğer bu beden gemisi çok sağlam olursa nefsi emmâre hükümdarı onu hemen alıyor ve kendi emrinde kendisi kullanmaya başlıyor, Hızır gemiyi yaraladığı için bizdeki ilim çocukları büyüyünce o gemiye sahip oluyorlar.
Eğer bu hadiseler olmuyorsa ve gemi çok sağlamsa bizde Mûsâ ile Hızır hakikati yaşanmıyor demektir, dolayısıyla kelâmî olan bu hikâyeyi okusakta fiilen okumamış oluyoruz. Dikkat edelim bâtın olarak gözüken bu hâdise yine zahiren anlatılıyor, bunun gerçeği yukarıda anlatıldığı şekilde kendi üzerimizdeki tatbikatıdır, Ledün yönü budur.
وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراً
80-) Ve emmel ğulamü fekâne ebevahu mu'mineyni fehaşiyna en yurhikahüma tuğyanen ve küfra;
* “Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”