Kâle hâżâ firâku beynî vebeynik(e)(c) seunebbi-uke bite/vîli mâ lem testati' ‘aleyhi sabrâ(n)
Adam, "İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir" dedi. "Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım."
Hızır dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."
Kehf Suresi 78. ayet, Hz. Musa ile Hızır kıssasının ayrılık noktasını ve Hızır'ın daha önce yaptığı eylemlerin hikmetini açıklamasını içermektedir. Ayet, 'ayrılık', 'haber verme' ve 'sabır' gibi temel kavramlar üzerinden, ilahi bilginin ve kaderin anlaşılmasındaki insan acziyetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fark' (فرق) kökünün, iki şey arasındaki ayrımı ve bir şeyi diğerinden ayırmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'firaq' (فراق) kelimesi, Hz. Musa ile Hızır arasındaki yol arkadaşlığının sona ermesi ve fiziki ayrılık anlamında kullanılmıştır. Bu ayrılık, aynı zamanda bilgi ve anlayış düzeyindeki farklılığın da bir sonucudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'firaq' kelimesini 'ayrılık' ve 'uzaklaşma' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, iki kişinin yollarının ayrılması ve artık birlikte olamayacakları durumunu mecazi olarak değil, doğrudan bir ayrılık eylemi olarak ifade eder. Bu, bir ilişkinin veya yolculuğun sonunu işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fark' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle bir şeyin diğerinden ayrılması, farklılaşması veya bir hükmün diğerinden ayrılması gibi anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'firaq', iki şahsiyetin yollarının kesin olarak ayrılması ve artık birlikte hareket edemeyecekleri bir durumu ifade eder, bu da ilahi takdirin bir parçasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nebe'' (نبأ) kelimesinin, 'büyük ve önemli haber' anlamına geldiğini belirtir. 'İnbâ'' (إنباء) ise bu tür bir haberi bildirmektir. Ayetteki 'seünbi'uke' (سأُنَبِّئُكَ) ifadesi, Hızır'ın Hz. Musa'ya, daha önce sabredemediği olayların ardındaki derin ve önemli hikmetleri açıklayacağını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nebe'' kökünün, 'bilgi vermek, haber vermek' anlamında kullanıldığını ve genellikle önemli ve ciddi haberler için tercih edildiğini ifade eder. Ayette Hızır'ın 'sana haber vereceğim' demesi, sıradan bir bilgi aktarımı değil, ilahi sırları ve hikmetleri içeren önemli bir açıklama vaadidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nebe'' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'vahiy, ilahi haber, önemli olayların bilgisi' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Hızır'ın bu ifadeyi kullanması, Hz. Musa'ya açıklayacağı şeylerin sıradan olaylar değil, ilahi takdirin ve hikmetin bir parçası olan derin anlamlar taşıdığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'te'vil' (تأويل) kelimesinin, bir şeyi aslına, başlangıcına veya nihai sonucuna döndürmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi-te'vili' (بتأويل) ifadesi, Hızır'ın yaptığı eylemlerin görünen yüzünün ötesindeki gerçek maksadını, hikmetini ve nihai sonucunu açıklayacağını ifade eder. Bu, olayların iç yüzünü ortaya koymaktır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'te'vil' kelimesini 'açıklama, yorumlama' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, Hızır'ın Hz. Musa'ya, daha önce şahit olduğu olayların nedenlerini ve ardındaki ilahi planı açıklayacağını ifade eder. Bu, olayların zahiri anlamından batıni anlamına geçişi temsil eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'te'vil'in, bir sözü veya eylemi, zahirinden farklı bir anlama hamletmek, onu asıl maksadına döndürmek olduğunu belirtir. Hızır'ın 'te'vil'i açıklaması, Hz. Musa'nın zahiren yanlış veya anlaşılmaz bulduğu eylemlerin, aslında ilahi bir hikmet ve doğru bir maksat taşıdığını ortaya koymasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabr' (صبر) kelimesinin, nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak ve zorluklara karşı dayanmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'sabran' (صبرًا) kelimesi, Hz. Musa'nın Hızır'ın yaptığı eylemler karşısında gösteremediği dayanıklılığı ve kendini tutma yeteneğini ifade eder. Bu, ilahi bilginin ve kaderin sırlarına karşı insanın doğal sabırsızlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sabr'ı 'tahammül' ve 'dayanıklılık' olarak açıklar. Ayetteki 'mâ lem testati' aleyhi sabran' (ما لم تستطع عليه صبرا) ifadesi, Hz. Musa'nın Hızır'ın eylemlerinin ardındaki hikmeti bilmediği için bu eylemlere karşı sabır gösteremediğini, yani tahammül edemediğini ve itiraz ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sabr'ın Kur'an'da genellikle 'zorluklara karşı direnç, metanet ve ilahi emirlere uyma konusunda sebat' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'sabran', Hz. Musa'nın Hızır'ın eylemlerinin zahiri çirkinliğine veya anlaşılmazlığına karşı gösteremediği ahlaki ve ruhsal dayanıklılığı ifade eder, bu da onun ilahi bilginin sınırlarını aşma arzusunu gösterir.
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
* Adam, “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir” dedi. “Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.”
أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْباً
79-) Emmes sefiynetü fe kânet li mesakiyne ya'melune fiyl bahri feeredtü en eıybeha ve kâne veraehüm melikün ye'huzü külle sefiynetin ğasba;