Hattâ iżâ beleġa maġribe-şşemsi vecedehâ taġrubu fî ‘aynin hami-etin vevecede ‘indehâ kavmâ(en)(k) kulnâ yâżâ-lkarneyni immâ en tu'ażżibe ve-immâ en tetteḣiże fîhim husnâ(n)
Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kafir) bir kavim gördü. "Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın" dedik.
Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın."
Kehf Suresi 86. ayet, Zülkarneyn'in batıya yolculuğunu ve güneşin batışını tasvir ederken, 'mağrib', 'hamie' ve 'kavm' gibi kavramlarla coğrafi ve sosyal bir tablo çizmekte, 'azab' ve 'husn' kavramlarıyla ise Zülkarneyn'e verilen yetki ve sorumluluğu vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğarb (غَرْب) kelimesi, güneşin batması ve batı yönü için kullanılır. Ayetteki 'mağrib' (مَغْرِبَ) ise güneşin battığı yer, yani en batı noktası anlamındadır. Zülkarneyn'in ulaştığı coğrafi sınırı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mağrib (مَغْرِبَ), güneşin battığı yerdir. Burada mecazi olarak dünyanın en batı ucu kastedilmektedir. Zülkarneyn'in seyahatinin son noktasını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hamie (حَمِئَةٍ), siyah çamurlu ve kaynar su demektir. Ayetteki 'ayn' (pınar/kaynak) ile birlikte kullanıldığında, güneşin battığı yerdeki suyun renginin ve dokusunun koyu, çamurlu ve muhtemelen sıcak olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hame' (حَمَأ), siyah çamur ve balçık anlamına gelir. 'Hamie' (حَمِئَةٍ) ise bu çamurla karışmış, rengi koyulaşmış suyu ifade eder. Güneşin batışının bu tür bir su birikintisi üzerinde gözlemlendiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hame'' (حَمَأ) kelimesi, genellikle yaratılış bağlamında 'siyah çamur' olarak geçer. Burada 'hamie' (حَمِئَةٍ) ise, güneşin battığı yerdeki suyun fiziksel özelliğini, yani koyu renkli ve balçıklı oluşunu vurgulayarak, Zülkarneyn'in karşılaştığı coğrafi ortamın tasvirine katkıda bulunur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavm (قَوْم), bir araya gelmiş, belirli bir amaç veya ortak özellik etrafında toplanmış insan topluluğudur. Ayette Zülkarneyn'in güneşin battığı yerde karşılaştığı insan grubunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kavm (قَوْم), bir araya gelmiş, belirli bir toplumsal yapıya sahip olan insanlardır. Ayette Zülkarneyn'in karşılaştığı bu 'kavm', onun hakkında karar vermesi gereken bir insan topluluğunu temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azab (عَذَاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak veya acı vermek anlamına gelir. Ayette 'tuazzibe' (تُعَذِّبَ) fiili, Zülkarneyn'e karşılaştığı kavme karşı uygulayabileceği cezalandırma yetkisini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Azab (عَذَاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak ve acı çektirmektir. Burada Zülkarneyn'e verilen seçeneklerden biri olarak, karşılaştığı topluluğa karşı sert bir muamele, yani cezalandırma yetkisi olarak sunulmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Husn (حُسْن), bir şeyin güzel ve iyi olmasıdır. Ayette 'tettehiz fîhim husnen' (تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا) ifadesi, Zülkarneyn'in karşılaştığı kavme karşı iyi ve adil bir muamelede bulunma, onlara iyilik yapma seçeneğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Husn (حُسْن) kelimesi, Kur'an'da genellikle ahlaki güzellik, iyilik ve adalet anlamlarında kullanılır. Bu ayette Zülkarneyn'e verilen yetkilerden biri olarak, karşılaştığı topluluğa karşı merhametli ve adil davranma, onlara iyilikle muamele etme imkanını ifade eder.
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Eğer bir kimse Cenâb-ı Hakk ile muhatap oluyorsa, Cenâb-ı Hakk ona bir vahiy-ilham, bir kelâm da bulunuyorsa o küçük bir insan değildir muhakkak. İşte Cenâb-ı Hakk Hızır (a.s.) da ve burada olduğu gibi bazı kullarına birey olarak seslenmekte ve seslendiği malûmat veya emir kişinin kendi bünyesini ilgilendirmekte ise o kişi peygamber olmuyor, eğer kendi dışındakilere haber ulaştırılacaksa ona peygamber diyorlar. Bizlerin yeryüzü olan bedenimizde bu hadiselerin daha iyi anlaşılabilmesi için bu anlatılan eski hadiseleri, hâle döndürmemiz ve kendi bedenimize uyarlamamız gerekiyor veya bizim o zamana gitmemiz gerekiyor ki o Âyet o zaman bize açılsın.
Bizler şu anda kemâl bir devrede yeryüzünde bulunuyoruz fakat bu kemâlin nasıl oluştuğunu bilemiyoruz sadece şekli olarak Allah var, peygamber var, Kûr’ân var okumayı öğreneceksin, farzların gereklerini yerine getireceksin diye verilen genel bilgi var ve bunu, bilginin tamamı zannedi-yoruz. Bâtınen ise en başa giderek bütün aşamaları geçerek yeniden Muhammedi olmamız gerekiyor, “kendini arayan kişi” başlığıyla bir kitap yazmaya başlasak ilk önce babadan işe başlayıp köklere inmemiz lâzımdır, işte her Âyette olduğu gibi burada da “iza” derken yani “o zamandan” bahsederken ya sen o zamana git ya da o zamanı bugüne getir demek istiyor. Cenâb-ı Hakk. Âdem’in de cennetten yeryüzüne indirilmesi Âdem-î mânâ’nın hayal cennetlerinden bizim yeryüzümüze indirilmesidir ve yeryüzü denilen bu beden varlığımıza Cenâb-ı Hakk Zülkarkeyn hakikatini de yerleştirmiştir bu düzeyde bizde tevhid-i ef’âl mertebesinde oluşacak bir hadisedir, iki karineyi yani zâhir ve bâtını yaşamanın yolunu açmaktadır.
Güneşin battığı yer; kişinin kendi nefis güneşinin batmaya yüz tuttuğu yani tevhid-i ef’âl’in kendisinde zuhura çıkmaya başladığı devreyi ifade ediyor.
Balçıklı suda batması; nefsin balçık gibi kötü hallerinin ifadesidir.
Orada bir kavme rastladı; işte bu da bizim nefis kavmimiz, isteklerimiz, arzularımız, dünyaya meylimiz, düşmanlıklarımız, sahip olma güdülerimiz vb. İstersen onlara iyi muamele ile doğru yola sevketmeye çalış yani nefsi istekler kavmini, istersen azab ile. Zülkarkeyn’in gittiği batı’nın en ucu nefsaniyetinin en ucu, doğu’da Rahmaniyetinin en ucu, önce nefsaniyetinden batacak ki Hakikat-i Muhammedi güneşi oradan doğmuş olsun.
قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَاباً نُّكْراً
87-) Kale emma men zaleme fesevfe nuazzibuhu sümme yüreddü ila Rabbihi feyuazzibuhu azâben nükra;