Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû eyyu-lferîkayni ḣayrun mekâmen veahsenu nediyyâ(n)
Ayetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkar edenler, inananlara, "İki topluluktan hangisinin bulunduğu yer daha hayırlı meclis ve mahfili daha güzeldir?" dediler.
Âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o inkâr edenler, iman edenlere dediler ki: "Bu iki zümreden (Mümin ve kâfirlerden) hangisi mevki bakımından daha iyi, meclis ve topluluk itibariyle daha güzeldir?"
Bu ayet, inkar edenlerin, kendilerine ayetler okunduğunda, müminlerle kendilerini karşılaştırarak, hangi grubun makam ve meclis olarak daha üstün olduğunu sorgulamalarını ele almaktadır. Ayet, inkarın ve dünya metaına düşkünlüğün bir tezahürü olarak bu karşılaştırmayı sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tilavet' kelimesinin bir şeyi takip etmek, ardı sıra gelmek anlamından türediğini belirtir. Kur'an bağlamında ise, harfleri ve kelimeleri birbirini takip edecek şekilde okumak, manasını düşünerek okumak demektir. Ayetteki 'tütlâ' ifadesi, ayetlerin sadece lafzen okunması değil, aynı zamanda manalarının da muhataplara ulaştırılması ve tebliğ edilmesi anlamını taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tütlâ' fiilinin 'okunur' anlamında kullanıldığını ve bu okumanın, ayetlerin içeriğinin açıklanması ve tebliğ edilmesiyle eş anlamlı olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanım, ayetlerin inkar edenlere sunulması ve onların dikkatine sunulması eylemini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesinin 'alamet' ve 'işaret' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'daki 'âyâtunâ' ifadesi, Allah'ın gönderdiği vahiylerin, yani Kur'an ayetlerinin, O'nun varlığına ve doğruluğuna delil teşkil eden işaretler olduğunu vurgular. Bu ayette, inkar edenlere okunan bu ayetlerin, Allah'tan gelen açık deliller olduğu kastedilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin 'açık alamet, işaret' ve 'mucize' anlamlarına geldiğini ifade eder. Kur'an ayetleri bağlamında ise, Allah'ın kelamının her bir parçasının, hem lafzıyla hem de manasıyla bir mucize ve delil olduğunu belirtir. Ayetteki 'âyâtunâ' ifadesi, inkar edenlerin karşı çıktığı, ancak aslında apaçık olan ilahi mesajları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ayet' kavramının Kur'an'da hem kozmik işaretleri (tabiat olayları) hem de vahyedilmiş metinleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'âyâtunâ' ise, özellikle vahyedilmiş metinler, yani Kur'an ayetleri anlamında kullanılmıştır ve bu ayetlerin, Allah'ın varlığına ve mesajının doğruluğuna dair 'işaretler' olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. Çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi, inkar edenler de gerçeği, imanı ve Allah'ın ayetlerini örtmüşlerdir. Ayetteki 'keferû' ifadesi, Allah'ın ayetleri kendilerine apaçık okunduğu halde, bu gerçeği kabul etmeyip üzerini örtenleri, yani inkar edenleri ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'küfr'ün 'nankörlük' ve 'inkar' anlamlarına geldiğini belirtir. Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmek ve O'nun gönderdiği hakikatleri reddetmek küfrün temelini oluşturur. Ayetteki 'keferû' ifadesi, Allah'ın ayetlerine karşı nankörlük eden ve onları reddeden kimseleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmamak' değil, aynı zamanda 'nankörlük' ve 'gerçeği bile bile reddetmek' anlamlarını da taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'keferû' ifadesi, inkar edenlerin, ayetlerin apaçık olmasına rağmen, bilinçli bir şekilde gerçeği reddetme ve nankörlük etme durumlarını yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin 'emniyet' kökünden geldiğini ve 'tasdik etmek, güvenmek' anlamına geldiğini belirtir. Allah'a iman etmek, O'nun vaatlerine güvenmek ve O'nun gönderdiği hakikatleri tasdik etmektir. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, inkar edenlerin aksine, Allah'ın ayetlerini kabul eden, onlara güvenen ve tasdik eden müminleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îmân'ın 'kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve azalarla amel' olduğunu belirtir. Bu, sadece bir kabul değil, aynı zamanda bir teslimiyet ve güven halidir. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, inkar edenlerin sorgulamalarına karşı, Allah'ın ayetlerine tam bir teslimiyet ve güvenle bağlanan müminleri temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'makam' kelimesinin 'kıyâm' (ayakta durmak) kökünden geldiğini ve 'durulan yer, mevki' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'makâmen' ifadesi, inkar edenlerin, kendilerinin ve müminlerin dünyadaki sosyal ve ekonomik konumlarını, statülerini karşılaştırmak için kullandıkları bir terimdir. Onlar, dünya nimetleri açısından kimin daha üstün bir mevkide olduğunu sorgulamaktadırlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'makam' kelimesinin 'durulan yer, ikametgah' ve 'mevki, rütbe' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımında, inkar edenlerin, dünya hayatındaki maddi üstünlüklerini ve sosyal konumlarını bir ölçüt olarak gördüklerini ve bu bağlamda kendilerini müminlerden daha iyi bir 'makam'da saydıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nediy' kelimesinin 'toplanmak' anlamındaki 'nedv' kökünden geldiğini ve 'toplantı yeri, meclis' anlamına geldiğini belirtir. Özellikle Kureyş'in ileri gelenlerinin toplandığı 'Dâru'n-Nedve' gibi yerler için kullanılmıştır. Ayetteki 'nediyyen' ifadesi, inkar edenlerin, kendi topluluklarının, meclislerinin ve sosyal çevrelerinin müminlerinkinden daha gösterişli ve kalabalık olduğunu ima ederek, bu açıdan da kendilerini üstün görmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nediy' kelimesinin 'meclis' ve 'topluluk' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'nediyyen' ifadesi, inkar edenlerin, kendi meclislerinin ve sosyal çevrelerinin, müminlerin basit ve mütevazı topluluklarına kıyasla daha görkemli ve itibarlı olduğunu düşünmelerini yansıtır. Bu, onların dünya hayatındaki dış görünüşe verdikleri önemi gösterir.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(73) (Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne keferû lillezîne âmenû eyyul ferîkayni hayrun makâmen ve ahsenu nedîyyen.)
“Ve Âyetlerimiz, onlara beyan edilerek okunduğu zaman, kâfirler imân edenlere (şöyle) dediler: “İki gruptan hangisi, makâm bakımından daha hayırlı ve meclis bakımından daha güzel?”