Vekâle-lleżîne lâ ya'lemûne levlâ yukellimuna(A)llâhu ev te/tînâ âye(tun)(k) keżâlike kâle-lleżîne min kablihim miśle kavlihim teşâbehet kulûbuhum(k) kad beyyenne-l-âyâti likavmin yûkinûn(e)
Bilmeyenler, "Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!" derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz ayetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.
Bilgiden nasibi olmayanlar da "Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!" dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalbleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik.
Bakara 118, inkarcıların Allah'tan doğrudan konuşma veya mucize taleplerini ve bu taleplerin geçmiş ümmetlerde de benzer şekilde ortaya çıktığını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, kalplerin benzerliğini ve iman edenler için ayetlerin açıklanmış olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm' kelimesini bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'la ya'lemûn' ifadesi, hakikati bilmeyen, dolayısıyla Allah'ın kudretini ve hikmetini kavrayamayan kimseleri işaret eder. Onlar, Allah'ın kendileriyle konuşmasının veya mucize göstermesinin zorunlu olduğunu düşünerek cehaletlerini ortaya koymuşlardır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilm' kavramının Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda derin bir kavrayış ve hikmetle bağlantılı olduğunu belirtir. 'La ya'lemûn' ifadesi, bu derin kavrayıştan yoksun olan, dolayısıyla Allah'ın mesajının ve ayetlerinin gerçek anlamını idrak edemeyen kişileri tanımlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kelâm'ın söz ve hitap olduğunu belirtir. Ayetteki 'yukellimunâ' ifadesi, inkarcıların Allah'tan, peygamberler aracılığıyla değil, doğrudan kendileriyle konuşmasını istemelerini mecazi bir talep olarak ele alır. Bu, onların Allah'ın iletişim yöntemlerini anlamadıklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kelâm'ın lügatte sesli harflerden oluşan anlamlı söz olduğunu açıklar. Ayetteki 'yukellimunâ' talebi, inkarcıların Allah'ın kudretini ve yüceliğini idrak edemeyerek, O'nu beşerî düzeyde bir konuşmaya davet etme arzusunu yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da hem mucize hem de delil anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ev te'tînâ âyetun' ifadesi, inkarcıların, peygamberlerin getirdiği deliller yerine, kendi istedikleri türden, gözle görülür, olağanüstü bir mucize talep ettiklerini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'âyet'in Allah'ın birliğini ve kudretini gösteren alamet olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, inkarcıların 'âyet' talebi, onların kalplerindeki şüpheyi giderecek, zorlayıcı bir kanıt arayışını ifade eder; bu da onların imana gönüllü bir teslimiyetten uzak olduklarını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şebih' kelimesinin benzerlik ve uyum ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'teşâbehet kulûbuhum' ifadesi, inkarcıların kalplerinin, hakikati kabul etmeme, şüphecilik ve inatçılık gibi özellikler açısından birbirine benzediğini, dolayısıyla aynı türden itirazları dile getirdiklerini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'teşâbüh'ün iki şeyin nitelik veya nicelik bakımından birbirine benzemesi olduğunu açıklar. Ayetteki 'teşâbehet kulûbuhum' ifadesi, inkarcıların kalplerinin, iman etmeme ve mucize talep etme konusundaki tavırlarının, zaman ve mekan fark etmeksizin aynı olduğunu, bunun da kalplerindeki ortak bir hastalığa işaret ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'yakîn'i şüpheyi gideren ve gerçeği tam olarak idrak ettiren bilgi olarak tanımlar. Ayetteki 'li kavmin yûkinûn' ifadesi, Allah'ın ayetlerinin ancak kalplerinde şüphe olmayan, kesin bir imanla tasdik eden kimseler için açıklayıcı ve yol gösterici olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'yakîn' kavramının Kur'an'da sadece bilgi değil, aynı zamanda bu bilginin getirdiği içsel huzur ve kesinlik anlamına geldiğini belirtir. 'Yûkinûn' ifadesi, Allah'ın ayetlerinin, sadece akıl yoluyla değil, aynı zamanda kalben de tasdik eden, şüphelerden arınmış bir iman düzeyine ulaşmış kişiler için anlam ifade ettiğini gösterir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ لَوْلاَ يُكَلِّمُنَا اللّهُ أَوْ تَأْتِينَا آيَةٌ كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّثْلَ قَوْلِهِمْ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ قَدْ بَيَّنَّا الآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
(2/118) Ve kalelleziyne la ya'lemune lev la yükellimunAllahu ev te'tiyna Âyetün, kezâlike kalelleziyne min kablihim misle kavlihim* teşabehet kulubühüm* kad beyyennel 'Ayati likavmin yukınun;
* Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.
Hakkikat-i İlâhiyyeyi bilmeyenler dediler ki “ne olurdu Allah bizimle kelâm etseydi ya da bize bir Âyet getirseydi” daha evvelkilerde bu sözün benzerini söylemişlerdi.
Halbuki Allah herkesle her zaman konuşmakta, işte bunu bilmeyenler Allah onlarla konuştuğu halde “ne olur Allah bizimle konuşsaydı” veya “bize bir Âyet gönderseydi” derler, halbuki Allah’ın kelâmları, Âyetleri içerisinde en büyük Âyet kendileri olduğu halde, bunu bilmezler.
Başka bir yönden bakarsak; Mûseviyyet mertebesinden daha aşağıda yaşadıklarından ve Hakk’ın kelâmını duymak içinde Mûseviyyet mertebesine ulaşmak lâzım geldiğinden Hakk’ın kelâmını duyamıyorlardı. İşte gaflet ehli ile irfan ehlinin hali, arasındaki fark budur, gaflet ehli gözünün
önündekini görmüyor çünkü ötelerde arıyor onu, ama irfan ehli herşeyi gerçeği yönüyle değerlendirdiğinden Allah’tan başka bir şey görmüyor, ehlullah’tan birine Allah’ı görmek mümkün mü diye sormuşlar o da “görmemek mümkün mü?” diye cevap vermiş ama onu görmek için göz lâzım, “görene demişler ya, köre ne!” Onların kalpleride birbirlerine benziyordu, aslında Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra gelenlerin ilimde öncekiler-den ileri olmaları lâzımdır, ama kendilerini hazırlayıp, çalışmadıklarından kalpleri eskilere benziyor deniyor.
Andolsun ki biz yakîn ehline Âyetlerimizi açıklarız , işte burada gerçek Muhammedi’ler devreye girmiş oluyor. Îkân ehli kendi varlıklarında İlâh-î varlığı müşahede ederek, yani Hakkikat-i İlâhiyyeyi kendilerinde bularak idrak ederek hayatlarını sürdürür, Cenâb-ı Hakk, işte biz bunlara hakikatleri açarız diyor yeter ki kişi o kanala bağlanabilsin, kanala bağlandıktan sonra o faaliyyete geçiyor.