Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c'al hâżâ beleden âminen verzuk ehlehu mine-śśemerâti men âmene minhum bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) kâle vemen kefera feumetti'uhu kalîlen śumme edtarruhu ilâ ‘ażâbi annâr(i)(s) vebi/se-lmasîr(u)
Hani İbrahim, "Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır" demişti. Allah da, "İnkar edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!" demişti.
Ve o vakit İbrahim "Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvalarla rızıklandır" diye yalvardı. Allah buyurdu ki: "küfredeni dahi rızıklandırır da hayattan biraz nasip aldırırım, sonra da onu ateş azabına uğratırım ki, orası ne yaman bir duraktır!"
Bakara 126. ayet, Hz. İbrahim'in Mekke için yaptığı duayı ve Allah'ın bu duaya verdiği cevabı içermektedir. Ayet, güvenli bir belde talebi, rızıklandırma isteği ve iman-küfür ayrımının sonuçları üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Belde (بلد), bir yerleşim yerini, şehri ifade eder. Ayetteki 'hâzâ beleden' ifadesi, Hz. İbrahim'in Kâbe'nin bulunduğu mekanı kastederek buranın güvenli bir şehir olmasını dilemesidir. Bu, sadece coğrafi bir mekan değil, aynı zamanda sosyal ve siyasi bir düzenin de güvenliğini talep etmektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Belde (بلد), yerleşim yeri, şehir anlamındadır. Ayetteki kullanımı, Hz. İbrahim'in Allah'tan bu mekanı, yani Mekke'yi, insanların güven içinde yaşayabileceği bir şehir kılmasını istemesidir. Bu, aynı zamanda o yerin bereketli ve yaşanılır olmasını da içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'belde' kavramı, sadece fiziksel bir yerleşim yeri olmanın ötesinde, belirli bir topluluğun yaşadığı, düzenin ve güvenliğin tesis edildiği bir 'medeniyet' veya 'şehir-devlet' anlamını da taşır. Hz. İbrahim'in duası, bu beldenin hem fiziksel hem de manevi olarak güvenli olmasını temin etme arayışıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emn (أمن), korkunun zıddıdır ve kalbin sükûnet bulması, güven içinde olması anlamına gelir. Ayetteki 'âminen' (ءَامِنًا) kelimesi, Hz. İbrahim'in bu beldenin her türlü tehlikeden, korkudan ve düşmanlıktan uzak, huzurlu bir yer olmasını dilemesidir. Bu, hem dışsal tehditlerden hem de içsel karışıklıklardan arınmış olmayı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âminen (ءَامِنًا), güvenli, korkusuz demektir. Hz. İbrahim'in duası, bu beldenin sakinlerinin can, mal ve namus güvenliklerinin teminat altına alınmasını, her türlü saldırıdan ve fitneden korunmasını istemesidir. Bu, Allah'tan gelen bir lütuf olarak şehrin kutsallığını ve dokunulmazlığını da içerir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Emn kökünden türeyen 'âminen' kelimesi, Kur'an'da genellikle bir yerin veya bir durumun korkudan arınmış, huzurlu ve güvenli olmasını ifade eder. Bakara 126'daki kullanımı, Hz. İbrahim'in Mekke için istediği güvenliğin sadece fiziksel değil, aynı zamanda manevi ve sosyal bir güvenlik olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rızk (رزق), Allah'ın kullarına verdiği her türlü nimettir. Ayetteki 'vurzuk' (وَٱرْزُقْ) emri, Hz. İbrahim'in bu belde halkının geçimlerini sağlayacak, hayatlarını idame ettirecek ürünlerle rızıklandırılmasını dilemesidir. Bu, sadece yiyecek ve içecek değil, aynı zamanda genel refah ve bereket anlamına gelir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rızk (رزق), Allah'ın canlılara bahşettiği, yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan her şeydir. Ayetteki 'vurzuk ehlehu minel semerât' ifadesi, özellikle meyveler ve ürünler aracılığıyla bu belde halkının maddi ihtiyaçlarının karşılanmasını, bolluk ve bereket içinde yaşamasını talep etmektir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rızk (رزق), Allah'ın takdir ettiği ve kullarına ulaştırdığı her şeydir. Bu ayetteki rızık talebi, Hz. İbrahim'in, iman edenlerin dünya hayatında da Allah'ın lütuflarından mahrum kalmamasını, bilakis maddi refah içinde yaşamasını dilemesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Şer'i anlamda ise Allah'ın nimetlerini veya varlığını inkar etmek, imanın zıddıdır. Ayetteki 'men kefera' (وَمَن كَفَرَ) ifadesi, Allah'ı ve ahiret gününü inkar edenleri, yani nankörlük edenleri kastetmektedir. Bu, sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarını görmezden gelme halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Küfr (كفر) kavramı, Kur'an'da sadece 'inanmamak' değil, aynı zamanda 'nankörlük etmek' ve 'gerçeği örtmek' anlamlarını da içerir. Bakara 126'da Allah'ın 've men kefera' ifadesiyle, iman etmeyenlerin dahi dünya nimetlerinden bir süre faydalanacağını belirtmesi, küfrün bir 'nimetleri inkar' boyutu olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Küfr (كفر), hakikati gizlemek ve Allah'ın birliğini inkar etmektir. Ayetteki 'men kefera' ifadesi, Allah'ın varlığını ve birliğini, peygamberlerini ve ahiret gününü reddeden kişileri ifade eder. Bu kişiler, Allah'ın kendilerine verdiği rızıklara rağmen nankörlük edenlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Darar (ضرر), birine zarar vermek, sıkıntıya sokmaktır. 'İdtırar' (اضطرار) ise bir şeyi zorla yaptırmak, mecbur bırakmaktır. Ayetteki 'üdtarruhu' (أَضْطَرُّهُۥ) ifadesi, Allah'ın inkar edenleri dünya nimetlerinden kısa bir süre faydalandırdıktan sonra, onları zorla ve kaçınılmaz bir şekilde cehennem azabına sürükleyeceğini belirtir. Bu, ilahi adaletin bir tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Üdtarruhu (أَضْطَرُّهُۥ), onu zorlarım, mecbur ederim demektir. Bu, Allah'ın inkar edenlere karşı uygulayacağı kesin ve kaçınılmaz bir hükmü ifade eder. Dünya hayatındaki geçici rahatlıklarının ardından, ahiretteki azaba mahkum edilmeleri, ilahi iradenin bir sonucudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Darar kökünden türeyen 'üdtarruhu' kelimesi, Kur'an'da genellikle bir zorunluluk veya kaçınılmaz bir sonuca işaret eder. Bakara 126'daki kullanımı, Allah'ın inkar edenlere karşı uygulayacağı cezanın kesinliğini ve bu cezadan kaçışın mümkün olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sayr (صير), bir halden başka bir hale geçmek, dönüşmek demektir. Masîr (مصير) ise dönüş yeri, varılacak son nokta anlamına gelir. Ayetteki 'bi'se'l-masîr' (وَبِئْسَ ٱلْمَصِيرُ) ifadesi, cehennemin inkar edenler için ne kötü bir dönüş yeri olduğunu, onların nihai akıbetinin felaket olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Masîr (مصير), varılacak yer, son durak demektir. Ayetteki kullanımı, inkar edenlerin dünya hayatından sonra gidecekleri yerin, yani cehennemin, ne kadar kötü ve acı verici bir son olduğunu vurgular. Bu, bir uyarı ve tehdit niteliğindedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Masîr (مصير), bir şeyin nihayetinde ulaşacağı yer veya durumdur. Bakara 126'da 'bi'se'l-masîr' ifadesi, inkar edenlerin cehenneme dönüşünün, onların hak ettikleri ve kaçınılmaz olan kötü bir son olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَـَذَا بَلَداً آمِناً وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
(2/126) Ve iz kale İbrahîymü Rabbic'al haza beleden aminen varzuk ehlehu mines semerati men amene minhüm Billahi vel yevmil ahır* kale ve men kefera feümetti'uhu kaliylen sümme adtarruhu ila azabinnar* ve bi'selmesıyr;
* Hani İbrahim, “Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve ahiret gününe imân edenleri her türlü ürünle rızıklandır” demişti. Allah da, “İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!” demişti.
İbrâhîm “burasını emin belde kıl ve onun ehlini rızıklandır, meyvelerinden”, diye dua etti “kim ki onların içinde Allah’a ve ahiret gününe imân ederse”, Cenâb-ı hakk dedi ki bunlar küfür ehli dahi olsalar onları da rızıklandıracağım orada, sonra onları azaba atacağım onların ulaşacakları yer ne kötü bir yerdir.
İbrâhîm (a.s.) ailesi Kûr’ân’ı Kerîm’de övülen üç aileden bir tanesidir, Âl-i İmrân ve Hz. Rasûlullah’ın ailesiyle birlikte, Mûsâ (a.s.) ve Meryem ana’nın babası İmran’mış, bu ikisi İmran aileleri, ve bu mertebeleri ittihaz ettiğinden İbrâhîm (a.s) ve Hz. Rasullullah’ın ailesi, işte tahiyyata oturduğumuz zaman onların üzerine rahmet,
selâmet diliyoruz çünkü önümüze bu kadar büyük nimetler açmışlar bizde o nimetlerin şükranesi olarak onları şükranla hatırlıyoruz.