Hel yenzurûne illâ en ye/tiyehumu(A)llâhu fî zulelin mine-lġamâmi velmelâ-iketu vekudiye-l-emr(u)(c) ve-ila(A)llâhi turce'u-l-umûr(u)
Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah'ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Halbuki bütün işler Allah'a döndürülür.
Onlar sadece gözetiyorlar ki, Allah, buluttan gölgelikler içinde meleklerle birlikte geliversin de iş bitiriliversin. Halbuki bütün işler Allah'a döndürülüp götürülür.
Bakara Suresi'nin 210. ayeti, kıyamet gününün dehşetini ve Allah'ın hükmünün kesinliğini vurgulayan güçlü bir ifadedir. Ayet, inkarcıların bekleyişini tasvir ederken, ilahi azabın ve meleklerin gelişiyle işlerin nihai sonucuna işaret eder. Dilbilimsel olarak, 'yanẓurūn', 'ẓulal', 'ğamām', 'quḍiya' ve 'turcaʿu' gibi kelimeler, ayetin ana mesajını oluşturan temel kavramlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nazar (نظر) kelimesi, bir şeyi görmek için gözü çevirmek anlamına gelir. Ayetteki 'yenẓurūne' fiili, bir şeyin gerçekleşmesini beklemek, gözlemek ve ummak anlamında kullanılmıştır. Burada, inkarcıların Allah'ın azabının gelmesini beklemeleri kastedilmektedir, bu da onların gafletini ve sonlarının yakınlığını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nazar (نظر), bir şeyi idrak etmek için gözü ona yöneltmektir. Ancak mecazi olarak, bir şeyin vuku bulmasını beklemek ve gözetlemek anlamında da kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet alametlerinin veya ilahi hükmün gerçekleşmesini bekleyenlerin durumunu tasvir eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'nazar' kelimesi, sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda zihinsel bir bekleyişi ve bir olayın gerçekleşmesini ummayı da ifade eder. Bu ayetteki 'yenẓurūne' fiili, inkarcıların ilahi azabın gelmesini beklemelerini, ancak bu bekleyişin bir gaflet ve inkar hali içinde olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulal (ظُلَل), zıll (ظل) kelimesinin çoğuludur ve gölge anlamına gelir. Ayetteki 'fî zulalin mine'l-ğamām' ifadesi, bulutların oluşturduğu gölgeler içinde Allah'ın azabının geleceğini tasvir eder. Bu, azabın ansızın ve kuşatıcı bir şekilde geleceğine işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulal (ظُلَل), gölgeler demektir. Kur'an'da bu ifade, genellikle bir şeyin üstünü örten, kaplayan ve gizleyen bir durumu anlatmak için kullanılır. Burada, bulutların gölgeleri içinde ilahi azabın gelmesi, azabın şiddetini ve kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zıll (ظل), güneşin veya başka bir ışık kaynağının engellenmesiyle oluşan karanlık bölgedir. Zulal (ظُلَل) ise bunun çoğuludur. Ayetteki kullanımı, kıyamet gününde veya azap anında bulutların oluşturduğu yoğun ve karanlık gölgelerin içinde ilahi hükmün tecelli edeceğini gösterir, bu da olayın dehşetini artırır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ğamām (غَمَام), gökyüzünü kaplayan bulutlardır. Bu kelime, genellikle yağmur getiren bulutlar için kullanılırken, ayetteki bağlamında ilahi azabın veya kıyamet alametlerinin gelişiyle ilişkilendirilen, dehşet verici ve karanlık bulutları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğamm (غمّ) kelimesi, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Ğamām (غَمَام) ise gökyüzünü örten bulutlardır. Ayetteki 'mine'l-ğamām' ifadesi, Allah'ın azabının bulutlar içinden geleceğini, yani azabın gizemli, kuşatıcı ve beklenmedik bir şekilde tecelli edeceğini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ğamām (غَمَام), Kur'an'da hem rahmet hem de azap bulutları için kullanılır. Bu ayetteki bağlam, 'zulal' kelimesiyle birlikte düşünüldüğünde, ğamām'ın azap ve dehşet yüklü bulutları ifade ettiğini gösterir. Bu, ilahi hükmün ağırlığını ve kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadâ (قضى) kelimesi, bir işi tamamlamak, hükmetmek, karar vermek ve bir şeyi yerine getirmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'quḍiye'l-emr' (iş bitirildi) ifadesi, kıyamet gününde veya azap anında Allah'ın hükmünün kesinleştiğini, artık geri dönüşü veya itirazı olmayan bir durumun ortaya çıktığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kadâ (قضى), bir şeyi kesinleştirmek, bitirmek ve hükmünü icra etmek demektir. Ayetteki 'quḍiye'l-emr' ifadesi, Allah'ın takdirinin ve hükmünün gerçekleştiğini, artık hiçbir şeyin bu hükmü değiştiremeyeceğini vurgular. Bu, ilahi adaletin ve gücün mutlaklığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kadâ (قضى), bir işi tamamlamak, bir hükmü infaz etmek ve bir şeyi nihayete erdirmek anlamlarını taşır. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününde veya azabın gelişiyle birlikte, tüm işlerin ve hesapların Allah tarafından kesin bir şekilde hükme bağlandığını, artık mühletin kalmadığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Racaʿa (رجع) kelimesi, geri dönmek, geri çevirmek anlamına gelir. Ayetteki 'turcaʿu'l-umūr' (işler döndürülür) ifadesi, tüm işlerin ve sonuçların nihayetinde Allah'a döneceğini, yani her şeyin nihai hükmünün ve akıbetinin Allah'ın elinde olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rücûʿ (رجوع), bir yerden veya bir durumdan eski haline dönmektir. Ayetteki 'turcaʿu' fiili, pasif formda kullanılarak, tüm işlerin ve kararların nihai merci olarak Allah'a döndürüleceğini, yani her şeyin Allah'ın takdirine ve hükmüne tabi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'rücûʿ' kavramı, genellikle ölümden sonraki dirilişi ve tüm varlıkların Allah'a dönüşünü ifade eder. Bu ayetteki 'turcaʿu'l-umūr' ifadesi, sadece bireysel dönüşü değil, aynı zamanda tüm evrensel işlerin ve olayların nihai olarak Allah'ın iradesine ve hükmüne bağlı olduğunu, O'nun mutlak egemenliğini gösterir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ أَن يَأْتِيَهُمُ اللّهُ فِي ظُلَلٍ مِّنَ الْغَمَامِ وَالْمَلآئِكَةُ وَقُضِيَ الأَمْرُ وَإِلَى اللّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ
(2/210) Hel yenzurune illâ en ye'tiyehümüllahu fiy zulelin minel ğamami vel Melaiketü ve kudıyel emr* ve ilAllahi turceul umur;
* Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah’ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.
Allah’ın gelmesini mi bekliyorlar bulutlardan meydana gelmiş gölgeler içerisinde ve meleklerinde gelmesini mi bekliyorlar ve işin kaza edilmesini mi bekliyorlar, muhakkak ki bütün işler Allah’a dönücüdür.
Ehli gaflete burada hitap vardır, bulutlardan gölgeler demek, gölge bilindiği gibi açık olmayan, yani kişinin gönül âleminde böyle kasvetli olduğu zamanlarda Allah’ın kendilerine geleceğini mi bekliyorlar, işte herbirerlerimizin gönüllerinde nefsâniyyetten meydana gelmiş bulutlanma-lar olursa bu gönle Allah’ın ve meleklerin gelmesi sözko-nusu olmaz. Melekler kendisine mana âleminden gelen güçlerdir, Allah’ın gelmesi demek ise bizatihi Cenâb-ı Hakkk’ın kendisinde tecelli etmesidir.
Allah’a dönmek her mertebe olanlar için ayrı, ayrı bir dönüş olacaktır, kendini ayrı kabul eden yahut inkarcı olanlar zorla döndürülecek, civarda olan daha kolaylıkla döndürülecek, ne kadar uzakta olursa ipi o kadar sert çekilerek zorla döndürülecektir, ama daha burada iken fiillerini, isimlerini, sıfatlarını Hakk’a döndüren kişinin, zâtı itibarıyla da Hakk’a dönmesi daha bu âlemde tahakkuk ettiğinden âhirette artık onun için döndürüleceksiniz diye
birşey kalmıyor, işte biz daha burada iken bu dönme hükmünü ”İrci'ıy ilâ Rabbiki” (Fecr,89/28) yani “Rabbine dön!” Âyetinden o emri alarak bu ihtarlar gelmeden evvel biz dönmüş olalım inşallah, yani aslımızı bilmiş, bulmuş olalım.