Sel benî isrâ-île kem âteynâhum min âyetin beyyine(tin)(k) vemen yubeddil ni'meta(A)llâhi min ba'di mâ câethu fe-inna(A)llâhe şedîdu-l'ikâb(i)
İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır.
İsrailoğullarına sor: Biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik. Fakat Allah'ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse, şüphe yok ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir.
Bakara 211. ayet, İsrailoğullarına verilen apaçık delilleri ve bu delillere rağmen Allah'ın nimetini değiştirenlerin karşılaşacağı şiddetli cezayı vurgulamaktadır. Ayet, 'sormak', 'ayet', 'nimet' ve 'ceza' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi uyarıyı ve sorumluluğu dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سأل' kelimesinin bir şeyin hakikatini öğrenmek için soru sormak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'سَلْ' emri, İsrailoğullarının geçmişte kendilerine verilen mucizeleri ve ilahi lütufları hatırlamalarını, böylece ibret almalarını sağlamak amacını taşır. Bu, sadece bir bilgi edinme değil, aynı zamanda bir uyarı ve hatırlatma işlevidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'سؤال'ın bir şeyi talep etmek veya bir şey hakkında bilgi istemek olduğunu ifade eder. Ayetteki 'سَلْ', peygamberin İsrailoğullarına geçmişteki ilahi delilleri sorması emriyle, onların bu delillere karşı nankörlüklerini yüzlerine vurmayı ve gelecekteki davranışları için bir uyarıda bulunmayı hedefler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'آية' kelimesinin 'alamet' ve 'işaret' anlamına geldiğini belirtir. Ayette geçen 'آية بينة' (apaçık ayet), İsrailoğullarına verilen ve Allah'ın kudretini, peygamberlerin doğruluğunu açıkça gösteren mucizeleri ve delilleri ifade eder. Bunlar, şüpheye yer bırakmayacak kadar net ve anlaşılır işaretlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'آية'nin bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet eden açık bir işaret olduğunu açıklar. Bakara 211'deki 'آية بينة', İsrailoğullarına verilen ve onların Allah'ın nimetlerini ve peygamberlerin hakikatini idrak etmelerini sağlayacak, açıkça görülebilen ve anlaşılabilen mucizeleri ve delilleri ifade eder. Bu ayetler, onların iman etmeleri için yeterli kanıtlardı.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ayet' kavramının sadece bir işaret değil, aynı zamanda Allah'ın kudretinin ve iradesinin bir tezahürü olduğunu vurgular. İsrailoğullarına verilen 'ayetler', Allah'ın onlara olan lütfunu ve peygamberleri aracılığıyla gönderdiği mesajın doğruluğunu kanıtlayan somut delillerdir. Bu ayetler, aynı zamanda bir uyarı ve sorumluluk yükleyen işaretlerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'نعمة' kelimesinin Allah'ın kullarına verdiği ihsanlar ve lütuflar anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'نعمة الله', İsrailoğullarına verilen mucizeler, peygamberler, Tevrat ve diğer ilahi lütuflar gibi maddi ve manevi tüm iyilikleri kapsar. Bu nimetleri 'değiştirmek', onlara nankörlük etmek veya onları yanlış yorumlamak anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نعمة'nin, Allah'tan gelen ve insan için faydalı olan her şey olduğunu ifade eder. Bakara 211'deki 'نعمة الله', İsrailoğullarına bahşedilen apaçık ayetler, kurtuluş, peygamberlik ve ilahi rehberlik gibi tüm lütufları içerir. Bu nimetleri 'değiştirmek', onlara karşı şükürsüzlük etmek, onları inkâr etmek veya yanlış yola sapmak demektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nimet' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve hem maddi hem de manevi lütufları kapsadığını belirtir. Ayetteki 'Allah'ın nimeti', İsrailoğullarına verilen hidayet, mucizeler ve ilahi rehberlik gibi özel lütufları ifade eder. Bu nimetleri 'değiştirmek', onlara karşı nankörlük etmek ve Allah'ın emirlerinden sapmak anlamına gelir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'شدّة' kelimesinin 'kuvvet' ve 'zorluk' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'شديد العقاب' (cezası şiddetli), Allah'ın cezasının çok ağır, çetin ve kaçınılmaz olduğunu vurgular. Bu, nimetleri değiştirenlerin karşılaşacağı azabın büyüklüğünü ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'شدّة'nin bir şeyin kuvvetli ve sağlam olması anlamına geldiğini açıklar. 'شديد العقاب' ifadesi, Allah'ın cezasının zayıf veya hafif olmadığını, aksine çok güçlü, etkili ve caydırıcı olduğunu gösterir. Bu, Allah'ın adaletinin ve kudretinin bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عقاب' kelimesinin bir fiilin ardından gelen karşılık, özellikle de kötü bir fiilin ardından gelen ceza anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'شديد العقاب', Allah'ın nimetlerini değiştirenlerin bu fiillerinin bir sonucu olarak karşılaşacakları ağır cezayı ifade eder. Bu ceza, onların nankörlüklerinin ve sapkınlıklarının bir karşılığıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'عقاب'ın bir şeyin peşinden gelmesi ve onu takip etmesi anlamından türediğini, bu nedenle bir suçun ardından gelen cezayı ifade ettiğini açıklar. Bakara 211'deki 'العقاب', Allah'ın nimetlerini değiştirenlerin bu eylemlerinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak onlara isabet edecek olan ilahi azabı ve cezayı vurgular. Bu, Allah'ın adaletinin tecellisidir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
سَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَمْ آتَيْنَاهُم مِّنْ آيَةٍ بَيِّنَةٍ وَمَن يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُ فَإِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
(2/211) Sel beniy israiyle kem ateynahüm min Âyetin beyyinetin, ve men yübeddil nı'metAllahi min ba'di ma caethü feinnAllahe şediydül ıkab;
* İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır.
Sor İsrâîloğullarına bakalım, onlara nice, nice Âyetler geldi, açık beyanlar olarak, bu beyanlardan kasıt kitaplar, yani beni İsrâîle nice, nice kitaplar verildi ve nice, nice mucizeler verildi ve bu mucizeler de Âyet hükmünde, biz de o devreyi yaşadığımız süre içerisinde yani beni İsrâîl yani tarikat devresini yaşadığımız devre içerisinde Cenâb-ı Hakk’ın bizlere de yani o mertebede olanlara “nice, nice Âyetler verdik” hükmü geçerli oluyor, ama biz Mûsevi olarak değil o mertebenin gereği oradan geçerken bunlar bize veriliyor, işte Âdem (a.s.) dan başlayan bir seyir içerisinde peygamberlere Cenâb-ı Hakk neler lütfetmiş ise aynı şeyler bize de lütfedilerek bu malzeme ile Hakkikat-i Muhammediyye’ye doğru gidiyoruz, eğer baştaki malze-meleri alıp kullanamazsak, onlardan yararlanamazsak, Hakkikat-i Muhammediyye’ye doğru olan yolculuğumuz yarım kalır, gücümüz yetmez, bilgimiz yetmez, onlardan aldığımız bilgilerle, o bilgileri üstüste koyarak, basamak-larını yükselterek nihayet Hakkikat-i Muhammediyye’ye ulaşmış oluyoruz.
Aksi istikamette kullanıldığı zamanda çok büyük cezası
vardır, aslında Allah azab edici değildir, buradaki azab pişmanlık azabı bir bakıma, o kadar büyük lütuflar verildiği halde bu lütuflar yanlış yolda yanlış şekilde kullanıldığı için ebedi menfaatini kaçırması onun için en büyük azabı oluyor.