Zuyyine lilleżîne keferu-lhayâtu-ddunyâ veyesḣarûne mine-lleżîne âmenû velleżîne-ttekav fevkahum yevme-lkiyâmet(i)(k) va(A)llâhu yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)
İnkar edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Dünya hayatı, inkar edenler için bezendi. (Onlar), iman edenlerle eğleniyorlar. Halbuki takva sahibi olan o müminler, kıyamet günü onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
Bakara 212. ayet, dünya hayatının inkar edenler için cazibesini, onların müminlerle alay etmesini ve takva sahiplerinin ahiretteki üstünlüğünü vurgular. Ayet, dünya ve ahiret arasındaki karşıtlığı, inanç ve inkarın sonuçlarını ve Allah'ın rızıklandırmadaki mutlak kudretini dilbilimsel olarak derinlemesine işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zeyn (زَيْن) kelimesi, bir şeyi güzelleştirmek, süslemek anlamına gelir. 'Zuyyine' (زُيِّنَ) fiili ise meçhul kipte kullanılarak, dünya hayatının inkar edenlere güzel gösterilmesinin ilahi bir takdir veya şeytani bir vesvese sonucu olduğunu ima eder. Ayetteki bağlamda, dünya hayatının geçici cazibesinin, inkar edenlerin gözünde yüceltilmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zuyyine' fiilinin mecazi bir anlatım olduğunu belirtir. Dünya hayatının inkar edenlere güzel gösterilmesi, onların bu hayata aşırı düşkünlükleri ve ahireti göz ardı etmeleri nedeniyle bu durumun kendilerine cazip gelmesi olarak yorumlanır. Bu, onların dünya nimetlerine olan bağlılıklarının bir yansımasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'gerçeği örtmek' veya 'nankörlük etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'keferû' (كَفَرُوا۟) fiili, Allah'ın varlığını, birliğini ve ahiret gününü inkar edenleri, yani hakikati bile bile reddedenleri ifade eder. Bu, sadece bir inanmama hali değil, aynı zamanda ilahi lütuflara karşı nankörlük etme durumudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefere (كَفَرَ) kelimesi, bir şeyi örtmek anlamına gelir. Şer'i anlamda ise, Allah'ın birliğini, peygamberlerini veya ahiret gününü inkar etmek demektir. Ayetteki 'keferû' ifadesi, dünya hayatının cazibesine kapılarak ahireti ve ilahi hakikatleri göz ardı eden, dolayısıyla gerçeği örten kimseleri tanımlar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sahara (سَخَرَ) fiili, birini hafife almak, alay etmek ve küçümsemek anlamlarına gelir. Ayetteki 'yesharûne' (يَسْخَرُونَ) ifadesi, inkar edenlerin, imanları ve ahiret inançları nedeniyle müminleri küçümseyici bir tavırla alaya almalarını, onlarla eğlenmelerini tasvir eder. Bu, onların dünya hayatına olan bağlılıklarından kaynaklanan bir kibir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sahara' fiilinin, bir kişiye karşı aşağılayıcı bir tutum sergilemek ve onu hor görmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, inkar edenlerin, müminlerin dünya nimetlerinden uzak duruşlarını ve ahirete yönelik çabalarını anlamsız bularak onlarla alay etmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takva' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın azabından korunmak için O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak' anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki 'ittekav' (ٱتَّقَوْا۟) fiili, Allah'a karşı gelmekten sakınan, O'nun hududuna riayet eden ve ahiret bilinciyle yaşayan müminleri tanımlar. Bu, sadece bir korku değil, aynı zamanda saygı ve sorumluluk bilincidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vakâ (وَقَى) kelimesi, bir şeyi korumak, muhafaza etmek anlamına gelir. 'İttakâ' (ٱتَّقَى) ise, nefsi korkulan şeylerden korumak demektir. Şer'i anlamda ise, Allah'ın azabından sakınmak için O'na itaat etmek ve günahlardan uzak durmaktır. Ayetteki 'ittekav' ifadesi, dünya hayatının geçici cazibesine aldanmayıp ahirete hazırlanan, Allah'ın rızasını gözeten kimseleri işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıyâmet (ٱلْقِيَـٰمَةِ) kelimesi, 'kıyâm' (ayağa kalkmak) kökünden türemiştir. Bu, insanların kabirlerinden kalkacağı, hesap için Allah'ın huzurunda duracağı günü ifade eder. Ayetteki 'yevme'l-kıyâmeti' (يَوْمَ ٱلْقِيَـٰمَةِ) ifadesi, dünya hayatındaki alay ve küçümsemenin aksine, takva sahiplerinin ahiretteki üstün konumunu net bir şekilde ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kıyâmet, ölülerin diriltilip hesap vermek üzere ayağa kalkacakları büyük günün adıdır. Bu gün, dünya hayatındaki amellerin karşılığının görüleceği, adaletin tecelli edeceği ve inkar edenlerin alaylarının boşa çıkacağı bir dönüm noktasıdır. Ayette, takva sahiplerinin bu günde inkar edenlerden üstün olacağı vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rızk (رِزْق) kelimesi, Allah'ın kullarına verdiği her türlü nimeti kapsar. 'Yerzuku' (يَرْزُقُ) fiili, Allah'ın rızık verici olduğunu, dilediğine dilediği kadar rızık verdiğini ifade eder. Ayetteki 'biğayri hisâb' (بِغَيْرِ حِسَابٍ) ifadesiyle birlikte kullanılması, Allah'ın rızıklandırmasının sınırsız, ölçüsüz ve kimsenin hak etmediği bir lütuf olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, rızkın hem maddi hem de manevi nimetleri içerdiğini belirtir. Allah'ın 'yerzuku' fiiliyle rızık vermesi, O'nun mutlak kudretini ve cömertliğini gösterir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın dilediği kuluna, dünya ve ahirette, inkar edenlerin alaylarına rağmen, hesapsız nimetler bahşedeceği mesajı verilir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ اتَّقَواْ فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَاللّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
(2/212) Züyyine lilleziyne keferul hayatüd dünya ve yesharune minelleziyne amenu* velleziynettekav fevkahüm yevmel kıyameti, vAllahu yerzuku men yeşau Bi ğayri hısab;
* İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar imân edenlerle alay etmektedirler. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Kâfirlere dünya hayatı sevdirildi, Kahhar esmâsı nefsini ortadan kaldırmak için kendisine verildiği halde, o Kahhar esmâsını nefsaniyetine zarar veren şeyleri kaldırmak için kullanıyor yani tam ters yönde kullanıyor, niçin bunu yapıyor, çünkü kendisine hayal ve vehmi hayatı ters gösteriyor, vehmin aslı zaten yoku var, varı yok göstermek, vehmin bütün sanatı, oyunu bu, âlemlere baktığın zaman bu âlemleri var gösteriyor, Allah’ı yok gösteriyor, yani ötelere atmak sûretiyle yok gösteriyor, tam tersini gösteriyor yani, dünyayı ön plâna aldırarak süslüyor.
Ve onlar imân ehli ile alay ettiler, Mudil ismi ile zuhurda olanlar Hâdi ismi ile zuhurda olanlarla alay ettiler, Hâdi ismiyle zuhurda olanların dışardaki görüntülerinin daha basit olmasından yani dünyada ziynetlere, süslenmelere pek fazla önem
vermediklerinden, fakat ötekiler evlerini barklarını, kendilerini çok süslediklerinden, diğerlerini hakir görmelerinden dolayı mü’minlerle alay ettiler.
Aynı şeyleri kendi nefsimizdede düşünebiliriz, nefsi emmâre Hâdi ismiyle zuhurda olan bizim öz kimliğimizi hakir görmekte o mertebede, işte biz nefsi emmâreyi, levvâmeyi ortadan kaldırdığımızda zaman, bâtıni mânâda yaptığımız çalışmalarla Hâdi esmâsının, Selâm esmâsının açığa çıkmasını temin ettikten sonra artık o hayal ve vehmin bizim üzerimizde yani Mudil esmâsının bizim üzerimizde tesiri kalmadığından, dolayısıyla küfür hali bizde oluşmadığından, küfür ehli olan bizim varlığımızdaki nefsi emmâre yok olduğundan artık üstünlük iddia edecek bir varlıkta kalmaz, ve sekine hasıl olur, sürekli huzur hali olur.
İşte o kimseler yani Hâdi ismini Mudil isminin üstüne geçirmiş olanlar, Rahmân ismini Kahhar, Cebbar isminin üstüne geçirmiş olanlar ve Selâm ismiyle daha ziyade hareket etmiş olanlar işte bunlar ittika ehli, yani sakınanlar olur, o kimseler kıyamet gününde insânı hayal ve vehme götürecek esmâların üstündedir, yani o şekilde yaşayan zuhurların üstündedir, bugüne alırsak, kim ki kendi hakikatinin İlâh-î varlıktan başka bir şey olmadığını idrak etti, işte o zaman onun yani nefsinin daha bu dünyada iken kıyameti kopmuş oldu.
Bir kimsesinin kendi İlâh-î varlığını idrak etmesi ve o şekilde kıyama kalkması yani akılda kıyama kalkması, yoksa kişi bedeniyle kıyama kalksa ne olur, yatsa ne olur, aklı eğer yatıyorsa yani yatay bir bilgi içerisindeyse onun ki ancak cesedinin kıyamı olur, bu da çok bir şey ifade etmez daha sonra yine düşer, işte aklımızda, fikrimizde gerçek benliğimizde kıyam ettiğimiz zaman bu bizim kıyametimiz olmuş oluyor ve daha bu âlemde kıyamet kopmadan bizim kıyametimiz kopuyor, bize göre kıyameti kübra ama genele göre küçük kıyamet oluyor, işte onlar daha bugün burada diğerlerinden üstün oluyor, yani hayal ve vehim ile yaşayanların bu kimseler üstündedirler.
Allah kimi dilerse hesapsız rızıklandırır, Esmâ-i İlâhiyyeden neye ihtiyacı varsa o kişinin, o esmâ yönünden onu rızıklandırır, kişide Kahhar ismi nefsini helâk etmeye yetmiyorsa, onun gücünü arttırır.
Cenâb-ı Hakk’ın genel olarak “men” kim’likten maksadı bütün varlık , her varlık bir “men” madde yönden baktığımızda her varlık şey ismini almakta, ve her şeyde de bireysel olmasa da mahalli bir akıl vardır, yani bir kimlik vardır, kendi bünyesi kadar bir şuuru vardır, işte böyle baktığımız da bütün âlemlerdeki varlıklar, “men” hükmündedir, ”men” kelimesindeki “mim” Hakkikati Muhammedi, “nun” Kudret nuru, Hakkikati Muhamme-diden Kudret nuru ile doğan varlık demektir “men” kelimesinin aslı, işte bütün âlem böyle olduğuna göre “men yeşau” demesi, herhangi bir kimse üzerinde dileme değil, bütün âlemde genel olarak dilemesidir, ancak bunlar ef’al, esmâ mertebesi itibarıyla genel dilemesidir, birde bu dileğinin içerisinde özel olarak diledikleri vardır, işte bu Âyet bir bakıma özele hitap ediyor, bir bakıma genele hitap ediyor, senin beşeriyetinle ne kadar çalışman olursa olsun, bununla bir vasıtalandırmadır, yani sebepler hâlkederek çalışmaya yöneltir, bir de çalışmalardan sonra kendi bağışı olan tecelliler ile Zat mertebesinden o kimseleri rızıklandırır.