Em hasibtum en tedḣulu-lcennete velemmâ ye/tikum meśelu-lleżîne ḣalev min kablikum(s) messet-humu-lbe/sâu ve-ddarrâu vezulzilû hattâ yekûle-rrasûlu velleżîne âmenû me'ahu metâ nasru(A)llâh(i)(k) elâ inne nasra(A)llâhi karîb(un)
Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü'minler, "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı pek yakındır.
Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.
Bakara 214. ayet, müminlerin cennete ulaşmadan önce karşılaşacakları zorlukları ve imtihanları ele almaktadır. Ayet, geçmiş ümmetlerin yaşadığı sıkıntılar üzerinden bir kıyaslama yaparak, Allah'ın yardımının yakın olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu zorlukların mahiyetini ve müminlerin bu süreçteki durumunu dilbilimsel olarak aydınlatmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasibe' fiilini bir şeyi zannetmek, tahmin etmek veya bir şeyin öyle olduğuna inanmak olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, müminlerin cennete kolayca girecekleri yönündeki yanlış bir varsayımı sorgulamaktadır; yani, 'Siz mi zannettiniz ki...' şeklinde bir inkâr ve uyarı içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hasibtüm' kelimesinin mecazi olarak bir soru ve inkâr anlamı taşıdığını belirtir. Burada, 'cennete gireceğinizi mi zannettiniz?' ifadesi, aslında böyle bir beklentinin gerçekçi olmadığını, aksine zorlukların yaşanacağını ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cennet' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek, gizlemek' olduğunu ve bu nedenle ağaçları ve bitkileriyle yeri örten bahçelere bu ismin verildiğini belirtir. Kur'an'daki kullanımı ise, müminler için hazırlanmış, gözlerden gizli, nimetlerle dolu ahiret yurdunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cennet' kavramının Kur'an'da hem dünyevi bir bahçe imgesini çağrıştırdığını hem de ahiretteki nihai ödül ve mutluluk yurdunu temsil ettiğini vurgular. Ayetteki bağlamda, müminlerin ulaşmayı arzuladığı, ancak belirli zorluklar ve imtihanlar sonrası hak edilecek olan uhrevi bir mekânı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'be's' kökünden türeyen 'el-be'sâ'' kelimesini, fakirlik, yoksulluk ve maddi sıkıntılar gibi dışsal musibetler olarak açıklar. Ayette, geçmiş ümmetlerin ve müminlerin karşılaştığı ekonomik ve sosyal zorlukları, yokluk ve mahrumiyet hallerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'el-be'sâ'' kelimesinin genellikle bedenî ve malî sıkıntıları, yani dışarıdan gelen zorlukları kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin maddi imkânsızlıklar, açlık ve benzeri dışsal baskılarla sınanmasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darrâ'' kelimesini hastalık, acı, elem ve bedensel rahatsızlıklar gibi içsel musibetler olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, müminlerin yaşadığı fiziksel acıları, hastalıkları ve bedensel zayıflıkları ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'darrâ'' kelimesinin 'be'sâ'' ile birlikte kullanıldığında, sıkıntıların hem maddi (be'sâ') hem de manevi/bedensel (darrâ') yönlerini kapsadığını belirtir. Bu ayette, müminlerin hem dışsal zorluklarla hem de içsel acılarla imtihan edildiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zelzele' fiilinin şiddetli sarsıntı ve hareket anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zulzilû' ifadesi, müminlerin yaşadığı sıkıntıların sadece maddi ve bedensel olmakla kalmayıp, aynı zamanda ruhsal ve psikolojik olarak da onları derinden etkilediğini, korku ve endişe içinde çalkalandıklarını vurgular.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'zelzele' kelimesinin hem fiziksel sarsıntıyı hem de ruhsal çalkantıyı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, müminlerin karşılaştığı zorluklar karşısında yaşadıkları büyük şaşkınlık, korku ve imanın sarsılma noktasına gelme halini mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nasr' kelimesini, düşmana karşı yardım etmek ve desteklemek olarak tanımlar. Ayetteki 'nasrullah' ifadesi, müminlerin yaşadığı zorluklar ve sarsıntılar karşısında Allah'ın onlara göndereceği ilahi yardımı, zaferi ve kurtuluşu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nasr' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın müminlere yönelik özel desteği ve düşmanlara karşı üstün gelmelerini sağlayan yardımı olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette, müminlerin 'Allah'ın yardımı ne zaman?' sorusu, bu ilahi desteğe olan özlemlerini ve beklentilerini yansıtırken, cevabı ise bu yardımın yakın olduğunu müjdeler.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
(2/214) Em hasibtüm en tedhulül cennete ve lemma ye'tiküm meselülleziyne halev min kabliküm* messethümül be'sau veddarrau ve zülzilu hatta yekulerRasûlü velleziyne amenu meahu meta nasrullah* ela inne nasrAllahi kariyb;
* Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?
Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.
Yoksa siz zannettinizmi ki, hemen cennete dahil olacaksınız, sizden evvelkilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden, cennete gireceğinizimi zannettiniz, Zâhir anlamda böyle, dervişler içinde, gönül âlemine hemen kolayca gireceğinizi mi zannettiniz, bu imtihanlar-dan geçmeden, bu incelmeden geçmeden, bu eğitimden geçmeden.
Cennet ehli çok nezaket sahibi olan insânlar demektir, yani her yönüyle tertemiz pir-i pak insânlar demektir, çünkü oranın vasfından söz ederken orada bozulmuş söz duyamazsın diyor yani avami kelimeler duyamazsın deniyor, o kadar güzel lâtif bir lisanı olacak ki cennet ehlinin işte bu hale gelebilmesi içinde bir eğitim gerekiyor, nezaket eğitimi, letafet eğitimi gerekiyor, işte bu eğitimde Esmâ-i İlâhiyyenin eğitimidir yani kendi kelâmının eğitiminin neticesi ve Cenâb-ı Hakkk’ın kelâm sıfatının orada zuhura gelmesidir, hem hoş edecek hem ikaz edecek kelâmlar olacak orada yani hoş ederek birşeyler verecek yoksa kırıp dökerek değil.
İnsân burada Mudil esmâsının tesirinde olursa cennet ehli olamaz zaten çünkü nezaketi yok bir sefer, kendisinde eksi olan esmâları artıya geçirmesi için bir çalışma, bir eğitim gerekecektir.
Onları sıkıntılar, zorluklar tuttu ve zelzeleler tuttu, sarsıntılar tuttu, peygamberle olanlar o kadar zorlandılar ki Allah’ın yardımı nerede kaldı diye sormaya başladılar, bunun üzerine, cevap olarak; iyi biliniz ki Allah’ın yardımı yakındır, bunu böyle idrak edin.
İşte bizim bedenimizi ve varlığımızı hastalık ve sıkıntı tutacaktır, fiziksel hastalıklar bedenimize olacak, iç bünyemizde de bazı hastalıklar olacaktır. Esmâ-i İlâhiyye den her bir celâlî esmânın bu vücûdu kendi istikametinde kullanmaya çalışması bünyedeki hastalıklardır, o kadar çok
hastalık vardır, bu içerdeki hastalık bedenle harekete geçiyor, eğer Esmâ-i İlâhiyye terbiyesinde iseniz bu hastalıklarınız sizden geçer.
Zâhirdeki yersarsıntıları olduğu gibi, bu hakikatleri idrak etmeye başladıkça kişi bir sürü zelzele geçirir, eski kurulmuş binaların, yani hayali ve vehmi İslâm binalarının odalarının ve bölmelerinin yıkılıp yerine, Selâm esmâsıyla temeli atılan yeni bir binanın oluşması gerekiyordur, eski binalar yani eski bilgiler yerinde durduğu sürece yeni bilgilerle o arsa üzerine, yani varlığımız üzerine yeni bina kurulması mümkün değildir, her bir zelzele beyinde ve gönülde olan bilgi inkılâpları, eskiden şartlanma üzerine dizilen tuğlaları, birşeylerin çıktığı zannedilen hayal ve vehim binaları yıkılıp yerine Selâm esmâsıyla sağlam bir binanın kurulmasıdır, fakat Mevlânâ Hz.lerinin söylediği gibi “eğer yenisini kuramayacaksan eskisini yıkma”, yani kişinin eski ilim binasının yerine, ona çok daha sağlam yeni bir bina kuramayacaksan bırak o eski binasında otursun, hiç olmazsa o elinden gitmesin, ama yenisini kurabileceksen tereddüt etme eskisini yık.
İlim yoluyla olduğu gibi bir de muhabbet yoluyla olan zelzeleler vardır, daha evvelce kişi gaflette iken, kendisine Yûsuf (a.s.) a uzatılan ip gibi bir ip uzatılırsa ve o ipi tutarsa, yani kendinde İlâh-î muhabbet ortaya gelirse, kuyu içindeki kapalılıktan, kabzdan çıkarda muhabbet ehli, aşk ehli olursa işte o zaman gönlünde nefsani zelzeleler kopmaya başlar, böylece nefsaniyet gider o muhabbetle yanar kül olur, eski bina gidince de yerine yenisini koyar, işte bu çalışmalar içerisinde kişi biraz acele eder, yani bunlar başımdan biraz çabuk geçsin ister, o zaman sorar Nebisine, yani derviş ise kendisini götürene sorar, “ne zaman bitecek bu çile? diye, “hani Allah’ın yardımı nerede?” diye sorar, o da der ki iyi bil ki muhakkak ki Allah’ın yardımı yakındır, bunun hesabını sen değil o bilir diye, daha temkinli, daha ihtiyatlı, daha ümitli olarak yoluna devam ettirir.