Tilke-rrusulu faddalnâ ba'dahum ‘alâ ba'din minhum men kellema(A)llâh(u)(s) verafe'a ba'dahum deracât(in)(c) veâteynâ ‘îsâ-bne meryeme-lbeyyinâti veeyyednâhu birûhi-lkudus(i)(k) velev şâa(A)llâhu mâ-ktetele-lleżîne min ba'dihim min ba'di mâ câet-humu-lbeyyinâtu velâkini-ḣtelefû feminhum men âmene veminhum men kefer(a)(c) velev şâa(A)llâhu mâ-ktetelû velâkinna(A)llâhe yef'alu mâ yurîd(u)
İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah'ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkar edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lakin Allah dilediğini yapar.
O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını, bazısından üstün kıldık. İçlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı. Biz Meryem oğlu İsa'ya da o delilleri verdik ve kendisini Rûhu'lKudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasındaki ümmetler, kendilerine o deliller geldikten sonra birbirlerinin kanına girmezlerdi. Fakat ihtilâfa düştüler, kimi iman etti, kimi inkâr etti. Yine Allah dileseydi, birbirlerininkanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.
Bu ayet, peygamberler arasındaki farklı dereceleri, Allah'ın bazı peygamberlere özel lütuflarını ve insanların ihtilaf etme özgürlüğünü vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, peygamberlerin üstün kılınması, ilahi kelam, mucizeler ve insanların ihtilafı etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin diğerine göre daha fazla olmasıdır. Bu ayetteki 'faddalnâ' (فَضَّلْنَا) fiili, Allah'ın peygamberlerden bazılarına nübüvvet, risalet, mucizeler ve ilahi kelam gibi özel nitelikler vererek onları diğerlerinden üstün kılması anlamındadır. Bu, onların mertebelerinin farklılığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Faddalnâ (فَضَّلْنَا) kelimesi, 'üstün kıldık' demektir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın peygamberler arasında dereceler ve mertebeler tayin etmesi, bazılarına diğerlerinden daha fazla özellik ve imtiyaz vermesi olarak anlaşılır. Bu, onların risalet görevlerindeki farklılıkları ve Allah katındaki konumlarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kelam (كلام), anlam ifade eden seslerdir. 'Kelleme' (كَلَّمَ) fiili, Allah'ın Musa (a.s.) gibi bazı peygamberlerle perdesiz veya vahiy yoluyla doğrudan konuşmasını ifade eder. Bu ayette, Allah'ın bazı peygamberlere özel bir lütuf olarak doğrudan hitap etmesi, onların diğerlerinden üstün kılınma sebeplerinden biri olarak zikredilmiştir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kelam (كلام), Allah'ın sıfatlarından biridir ve O'nun dilediği şekilde konuşmasıdır. Ayetteki 'kelleme' (كَلَّمَ) fiili, Allah'ın Musa (a.s.) ile konuştuğu gibi, bazı peygamberlerle özel bir iletişim kurduğunu gösterir. Bu, o peygamberlere verilen büyük bir şereftir ve onların derecelerinin yüksekliğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Beyyinât (بَيِّنَـٰتِ), açık deliller ve mucizeler demektir. Bu ayette, Meryem oğlu İsa'ya verilen 'beyyinât', onun peygamberliğini ispatlayan, hakikati açıkça ortaya koyan mucizelerdir; ölüleri diriltmek, körü iyileştirmek gibi. Bunlar, insanların iman etmesi için sunulan kesin kanıtlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyan (بيان), bir şeyin açıklığa kavuşmasıdır. Beyyinât (بَيِّنَـٰتِ) ise, hakikati açıkça gösteren, şüpheyi gideren deliller ve mucizelerdir. Ayette İsa'ya verilen 'beyyinât', onun peygamberliğini ve Allah'tan geldiğini kanıtlayan açık ve net işaretlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Beyyinât (بَيِّنَـٰتِ) kavramı, Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği açık deliller, mucizeler ve ilahi mesajın kendisi için kullanılır. Bu ayette, İsa'ya verilen 'beyyinât', onun peygamberlik misyonunu destekleyen ve insanların hakikati görmesini sağlayan somut kanıtlardır. Bu, ilahi iradenin bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhtilaf (اختلاف), bir şeyin diğerinden farklı olması veya bir konuda zıt görüşlere sahip olmaktır. Ayetteki 'ihtelefû' (ٱخْتَلَفُوا۟) fiili, peygamberlerin getirdiği açık delillere rağmen insanların iman ve küfür konusunda farklı yollara sapmasını, anlaşmazlığa düşmesini ifade eder. Bu, onların özgür iradeleriyle yaptıkları bir tercihtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İhtilaf (اختلاف), iki şeyin birbirine muhalif olmasıdır. Bu ayette, 'ihtelefû' (ٱخْتَلَفُوا۟) kelimesi, peygamberlerin ardından gelen ümmetlerin, kendilerine gelen açık delillere rağmen iman ve küfür konusunda ayrılığa düşmelerini, farklı inanç ve yolları benimsemelerini anlatır. Bu, Allah'ın dilemesi dışında, insanların kendi iradeleriyle ortaya çıkan bir durumdur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İrade (إرادة), bir şeyi istemek ve ona yönelmektir. Allah'ın 'yurîdu' (يُرِيدُ) fiili, O'nun mutlak iradesini ve kudretini ifade eder. Bu ayette, insanların ihtilaf etmesi ve savaşması Allah'ın dilemesiyle olmasa da, Allah'ın nihayetinde dilediğini yapacağı vurgulanır. Bu, O'nun evrendeki mutlak hakimiyetini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İrade (إرادة) kavramı, Kur'an'da Allah'ın mutlak kudretini ve her şeyi dilediği gibi yaratma ve yönetme yetkisini ifade eder. 'Yurîdu' (يُرِيدُ) fiili, Allah'ın ezelî ve ebedî iradesinin tecellisidir. Ayetteki bağlamda, insanların ihtilaflarına rağmen, nihai kararın ve sonucun Allah'ın iradesine bağlı olduğu, O'nun dilediği her şeyi gerçekleştireceği belirtilir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَلَـكِنَّ اللّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ 375
(2/253) Tilker Rusülü faddelna ba'dahüm alâ ba'd* minhüm men kellemAllahu ve refea ba'dahüm derecat* ve ateyna Iysebne Meryemel beyyinati ve
eyyednahü Bi Ruh-ıl Kudüs* ve lev şaAllahu maktetelelleziyne min ba'dihim min ba'di ma caethümül beyyinatu ve lakinıhtelefu feminhüm men amene ve minhüm men kefer* ve lev şaAllahu maktetelu ve lakinnAllahe yef'alu ma yüriyd;
* İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkâr edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini yapar.
İşte o Rasûllerin bazılarını bazılarından üstün kıldık.
Onlardan bazılarıyla Allah konuştu, buradaki kasıt Mûsâ (a.s.) çünkü Mûsâ (a.s.) a gelinceye kadar Cenâb-ı Hakk diğer peygamberlerle açık şeçik konuşmadı, vahiy etti veya Cebrâîl (a.s.) vasıtasıyla bildirdi.Bazılarını da derece olarak daha yükseltti.
Meryemoğlu İsâ’ya da açık açık bilgiler verdik, onu da Ruh-ül Kuds’ü ile destekledik, teyid ettik.
Âdem (a.s.) dan İsâ (a.s.) a kadar gelen peygamberlerde rûh’tan bahsedilmiyor, sadece Âdem (a.s.) da “ve nefahtü fihi min rûhi”(15/29) “Ben ona ruhumdan üfledim-verdim”, burada ise Rûh-ül Kudsi’den bahsediliyor ve bu husus genel olarak tefsirlerde Cebrâîl (a.s.) olarak belirtiliyor. Buradaki Rûh-ül Kûds Hakkikati Muhammedi’yi ihtiva eden bilgiler mânâsınadır, yani “İseviyyet mertebesini Hakkikat-i Muhammediyye bilgisiyle destekledik” demek istiyor, işte İseviyyet mertebesi ilk defa Hakkikat-i Muhammedinin zuhur
mertebesi, ona Hakkikat-i Muhammedi mertebesi üflendiği için ismi (İsâ) (Ayn) ve (Sin), (Ayn) gören göz mânâsına, (Sin) de insân mânâsına olunca, gören insân yani Cenâb-ı Hakkk’ı müşahede eden insân fakat sadece kendisinde, olarak, Muhammediler ise bütün âlemde Allah’ın varlığını müşahede ediyorlar “feeynema tüvellü fesemme Vechullah” (Bakara,2/115) “Nereye bakarsan Allah’ın vechi karşındadır” Âyetinde olduğu gibi.
İsâ (a.s.) ın sadece kendisinde olan tecelliyi ortaya koyması ise büyük bir icad çünkü o güne kadar hiçbir peygamberin lisânından böyle bir şey söylenmiş değildi, hep ötelerde olan bir Allah’a yönelme olmuştu, varlığında Allah’ın varlığından başka bir şey olmadığını ilk söyleyen Hz. İsâ ve onun için ümmeti diğer peygamberlerden daha geniştir.
İsâ (a.s.) zamanında kendisini anlayan az olduğu halde sonradan hepsini geçti çünkü kendisinde Zâti tecelli vardı, cezbediyor, çekiyor idi , nasıl Efendimiz (s.a.v) den Kevser nehri zuhur etmişse, oradan ümmetine, oradan da durmadan devam ediyorsa onun cazibesi, hakikati öylece geçiyor. İsâ (a.s.) dan geçiş duygusallık ağırlıklıdır, Hakkikat-i Muhammediyeden geçiş ilim ağırlıklıdır, onun için Muhammediyyet sondur, çünkü artık denizden aldığın hakikati bilinçli olarak tekrar deryaya boşaltıyorsun ve sende bir şey kalmıyor, varsın ama Hakk olarak varsın, ortada o kalıyor.
Allah dileseydi bilgiler kendilerine geldikten sonra peygamberlerin ardından birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler, kimi inandı kimi inkâr etti. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi.
Lâkin Allah istediğini yapar, yani a’yan-ı sabiteleri itibarıyla bütün varlıkların özüne hangi esmânın tecellisini koymuşsa o esmânın tecellisini ortaya getirecektir, yalnız burada cebir yoktur, cebir varlığa kendi ayn’ından, özünden, a’yan-ı sabitesinden olur, Allah cebretmez.