Ve-iż feraknâ bikumu-lbahra feenceynâkum veaġraknâ âle fir'avne veentum tenzurûn(e)
Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk.
Hani bir zamanlar sizin için denizi yarıp, sizi kurtardık da Firavun'un adamlarını suda boğduk, siz de bakıp duruyordunuz.
Bakara Suresi'nin 50. ayeti, İsrailoğulları'nın Firavun'dan kurtuluşunu ve Firavun ailesinin helakini anlatan önemli bir olayı tasvir etmektedir. Ayet, 'yarmak', 'kurtarmak' ve 'boğmak' gibi fiiller aracılığıyla ilahi kudretin tecellisini ve bu olayın şahitliğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fark' kelimesinin temel anlamının 'iki şeyin arasını ayırmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'feraknâ bi-kumü'l-bahr' ifadesi, denizin mucizevi bir şekilde ikiye ayrılması ve İsrailoğulları için bir geçit oluşturulması eylemini ifade eder. Bu, sıradan bir ayırma değil, ilahi bir müdahale ile gerçekleşen, olağanüstü bir ayrılıktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'feraknâ' fiilini 'şakkaknâ' (yardık) olarak açıklar. Bu, denizin ortadan ikiye yarılması ve suyun iki yanda duvar gibi durması mecazını içerir. Ayetteki kullanım, Allah'ın kudretini gösteren somut bir eylemi, yani denizi İsrailoğulları'nın geçişi için ayırmasını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'fark' kavramının sadece fiziksel bir ayırmayı değil, aynı zamanda hak ile batılın, doğru ile yanlışın ayrımını da ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise, somut olarak denizin yarılması, Allah'ın müminleri kurtarmak ve zalimleri cezalandırmak için yaptığı kesin bir ayrımı temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'necât' kelimesinin 'bir şeyden kurtulmak, selamet bulmak' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'enceynâküm' ifadesi, İsrailoğulları'nın Firavun'un zulmünden ve denizde boğulma tehlikesinden Allah tarafından kurtarılmasını, onlara güvenlik ve selamet bahşedilmesini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'necâ' fiilinin 'bir yerden çıkmak, kurtulmak' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın İsrailoğulları'nı Firavun'un takibinden ve denizin tehlikesinden mucizevi bir şekilde kurtarmasını, onları güvenli bir yere ulaştırmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iğrâk' kelimesinin 'suda boğmak, suya batırmak' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ağraknâ' fiili, Firavun ve ordusunun denizde boğularak helak edilmesini, ilahi cezanın somut bir tezahürünü ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğark' kökünün 'suyun içine dalmak, suyun bir şeyi kaplaması' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Ağraknâ' fiili, Allah'ın Firavun ve ordusunu denizin sularına gömerek yok etmesini, onların kurtuluş ümidini tamamen ortadan kaldırmasını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğark' kelimesinin Kur'an'da genellikle ilahi bir ceza olarak suda boğulma anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'ağraknâ' fiili, Firavun'un ve ordusunun zulmüne karşılık gelen ilahi gazabı ve onların denizde boğularak yok edilmesini ifade eder, bu da İsrailoğulları'nın kurtuluşuyla tezat oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nazar' kelimesinin 'bir şeyi gözle idrak etmek, görmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tanzurûn' ifadesi, İsrailoğulları'nın Firavun ailesinin boğulmasını bizzat kendi gözleriyle görmeleri, bu olaya şahit olmaları anlamına gelir. Bu şahitlik, olayın gerçekliğini ve ilahi kudretin büyüklüğünü pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nazar' kelimesinin 'bir şeyi gözle algılamak ve üzerinde düşünmek' anlamını içerdiğini ifade eder. Ayetteki 'tanzurûn' kullanımı, İsrailoğulları'nın sadece fiziksel olarak görmelerini değil, aynı zamanda bu olayın anlamı üzerinde düşünmelerini, Allah'ın kudretini ve adaletini idrak etmelerini de ima eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ
(2/50) Ve iz feraknâ Bikümül bahre feenceynaküm ve ağrakna le fir'âvne ve entüm tenzurun;
* Hani, sizin için denizi yarmış, sizi kurtarmış, gözlerinizin önünde Fir’âvn âilesini suda boğmuştuk.
Yine o vakti hatırlaki, size denizi yardık, onu da hatırlayın, yine size necat verdik sizi kurtardık fir’âvn ve çevresindekileri boğduk, sizde bakıp seyrediyordunuz bu hâdiseyi, Biz yaptık bu işleri; İşte bakın nefsi emmârenin yani fir’âvn’un ölüm yeri burası, ölüm yeri derken hükmünün kalktığı yer burası, bir insân başlangıçta şeriat mertebesinde de olsa, tarikat mertebesinde de olsa nefsi emmâresi fir’âvn gibi önünde dikiliyor ama ne zaman ki Mûseviyyet mertebesinden bir “Hâdi-HidÂyet” gelecek, bir kurtarıcı gelecek, bunlarda ilham, idrak ve şuurun geldiği zamanlar işte, bunun içinde onun talepçisi olmak lâzım, Kızıldeniz olduğu söylenen denizi yardık demesinden maksat, hayalinde varettiğin hayal denizi, beşeriyetinle, aklı cüz’inle meydana getirdiğin hayal denizi, insânoğlunun burasını aşması mümkün değil, ta ki Hakk’tan bir necat gelecek, bir kurtuluş gelecek, bir Mûsâ gelecek ve asasıyla vuracak, oradan Oniki yol açılacak.
Her tarikatın yolu kendine göre ayrı bir yol demektir, yeter ki o tarikat isminin ifadesi olan gerçek yolunu bilmiş, bulmuş olsun ve o yoldan gitmiş olsun yoksa o yolun
kendisine açılmaması mümkün değildir, eğer yol açılmıyorsa ya dervişte aksaklık vardır ya Mûsâ’da aksaklık vardır fakat Mûsâ gerçek Mûsâ ise o yolu açar mutlaka ve dervişte gerçek bir dervişse Mûsâ’nın açtığı yoldan geçer eğer geçilmiyorsa eksikliği aramamız gerekiyor.
Firavun’u ve çevresini, orada gark ettik, boğduk, sizde bakıp duruyordunuz;
Beni İsrâîl Mısır’dan çıktıktan sonra fir’âvn onları gönderdiğine pişman oldu ve arkasından ordusuyla birlikte geldi, önlerinde deniz arkalarında fir’âvn ve ordusunun olduğunu gören Yahudiler şaşırdılar, panik yapmaya başladılar, Mûsâ (a.s.) bu durumda Rab’binden niyaz etti, Cenâb-ı Hakk’ta ona elindeki âsâyı suya vur dedi, Mûsâ (a.s.) On iki defa muhtelif yerlerde asasını suya vurunca On iki yol açıldı (Not: burada açılan denizin dibindeki kumlar dünyada güneşi bir defa gördü ve sonra deniz tekrar kapandı) Cenâb-ı Hakk o suyu öyle bir hâle getirmişki, o su açıldıktan sonra buz dolabında donan su gibi donup kalmış, şeffaf bir şekilde ve açılan On iki yoldan giden beni İsrâîl’in hepsi birbirini görmüşler, kalpleri mutmain olsun, huzurlu olsun diye bu şekilde olmuş, beni İsrâîl’in son ferdi bu yoldan karşıya geçtikten sonra fir’âvn ve ordusu oraya ulaşmış, fakat girme cesaretini gösterememişler, su kapanır diye, fakat o anda Cenâb-ı Hakk Cebrâîl (a.s.) ı bir kısrağın üzerinde suya göndermiş, fir’âvn’un altındaki at kısrağı görür görmez o da onun arkasına takılmış yoksa fir’âvn kendi isteğiyle oraya girmiş değil, at üstünde fir’âvn’u götürüyor, arkasındaki orduda fir’âvn gidiyor diye onun arkasından yola giriyorlar, ne zaman ki bütün ordu denize giriyor, o anda su üstlerine çöküyor, fir’âvn suya batıp boğulmak üzereyken “ben Mûsâ’nın Rabbine imân ettim” diyor “Lâ ilâhe illâllah” diye fakat o kabul edilmiyor tabi müşahedeli olduğu için, bir müddet sonra bütün ordu suyun dibinde kaldığı halde fir’âvn’un cesedi suyun üstüne çıkıyor, buradaki hikmet şu, zâhir olarak bile olsa Kelime-i Tevhid’i söyleyen bir kişi mutlaka fayda sağlar. Nefsimizde
aynı şekilde, ne zaman ki biz kendimize ait yolu bulup hayal ve vehmin dışına çıkacağız, Mûsâ gelecek yani bizi götüren kimse olan irfan ehli, arifibillâh bize yol açacak biz o yola girdiğimiz zaman yani hayal ve vehmin dışına çıkmaya başladığımız zaman, nefsi emmâre’nin aslı hayale dayandığından o kendi anasına ulaşıp kendi anasında boğulmuş olacak, fakat Kelime-i Tevhidi telâffuz ettiği için bizde hayatını sürdürecek ama gerçeği olarak, işte ondan sonra karşıya geçtiğimizde o bize yardımcı olacak, bizi arkamızdan kovalamayacak, elimizden tutup yanımızda yardımcı olacak inşeallah, işte o mertebe itibarıyla gerçek tarikat ve yaşantısı budur.
Ve sizde buna bakıp duruyordunuz; sanki bu oyunlar başka bir yerde oynanıyormuş gibi, bizler de cesedimiz üzerinde oynanan, duygularımız üzerinde oynanan bu oyuna aklımız itibarıyla bakıp duruyoruz, seyrediyoruz, işte nefsini bilen demek bu fiilleri itibarıyla, duyguları itibarıyla, aklı itibarıyla kendini tanıyabilmiş olan kendi nefsini bilen kimse demektir bu da bizim aklı külden gelen o mertebedeki zuhurumuz veya temsilci tarafımız, işte o bakıp duruyor seyrediyor çünkü müşahede ehli.