İnne-lleżîne âmenû velleżîne hâdû ve-nnesârâ ve-ssâbi-îne men âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri ve'amile sâlihan felehum ecruhum ‘inde rabbihim velâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)
Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerden (her bir grubun kendi şeriatında) "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükafat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır" (diye hükmedilmiştir).
Şüphe yok ki, iman edenler, yahudiler, hıristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.
Bakara 62. ayet, farklı inanç gruplarından olup Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve salih amel işleyenlerin mükafatlandırılacağını ve korku ile üzüntüden uzak olacaklarını vurgular. Ayet, iman, amel ve ahiret kavramları etrafında evrensel bir kurtuluş perspektifi sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' (ءَامَنُوا۟) ifadesi, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalbin Allah'a ve ahiret gününe tam bir teslimiyetle inanmasını ve bu inancın getirdiği güveni ifade eder. Bu, kişinin kendini güvende hissetmesini sağlayan bir haldir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre 'iman' (أمن), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyet halidir. Bakara 62'deki kullanımı, kişinin Allah'ın vaadine güvenerek ahiret gününe inanmasını ve bu inancın getirdiği iç huzuru vurgular. Bu, bir tür 'güvenli limana sığınma' durumudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'iman' kelimesinin kök anlamının 'güvenmek, emin olmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'a ve ahiret gününe duyulan bu güvenin, kişinin hayatına yön veren temel bir ilke olduğunu gösterir. Bu güven, korku ve üzüntüyü ortadan kaldıran bir güçtür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Hâdû' (هَادُوا۟) kelimesi, 'hâde' fiilinden türemiş olup, 'döndü, tövbe etti' anlamlarına gelir. Kur'an'da ise İsrailoğulları'nın Musa'nın dinine dönmeleri ve bu dine mensup olmaları anlamında kullanılmıştır. Ayetteki bağlamda, Yahudi inancına sahip olanları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hâde' (هود) fiilinin 'dönmek, tövbe etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Hâdû' (هَادُوا۟) ise, bu kökten türeyerek Yahudi dinine mensup olanları ifade eder. Onlar, Allah'a yönelen ve tövbe eden bir topluluk olarak nitelendirilmişlerdir. Ayette, bu inanç grubunun Allah'a ve ahirete iman etmeleri durumunda kurtuluşa erecekleri vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Nasârâ' (ٱلنَّصَـٰرَىٰ) kelimesi, 'nasara' (نصر) kökünden gelir ve 'yardım etmek' anlamına gelir. Hıristiyanlara bu ismin verilmesinin nedeni, İsa'nın havarilerinin ona yardım etmeleri veya İsa'nın kendisinin 'Allah'ın yardımcıları' olarak adlandırılmasıdır. Ayette, Hıristiyan inancına sahip olanlar kastedilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Nasârâ' (ٱلنَّصَـٰرَىٰ) kelimesinin, İsa'nın 'Kimler Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?' (من أنصاري إلى الله) sözünden geldiğini belirtir. Bu kelime, İsa'ya yardım eden ve onun dinini takip edenleri ifade eder. Ayette, bu inanç grubunun da Allah'a ve ahirete iman etmeleri durumunda mükafatlandırılacağı belirtilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): 'Sâbiîn' (ٱلصَّـٰبِـِٔينَ) kelimesi, 'sabe' (صبا) fiilinden türemiştir ve 'bir dinden diğerine geçmek, sapmak' anlamına gelir. Genellikle yıldızlara tapan veya belirli bir semavi dine mensup olmayan, ancak Allah'a inanan bir topluluk olarak kabul edilirler. Ayette, bu grubun da iman ve salih amel şartıyla kurtuluşa ereceği belirtilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sabe' (صبا) fiilinin 'bir dinden diğerine meyletmek, çıkmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. 'Sâbiîn' (ٱلصَّـٰبِـِٔينَ) ise, kendi dinlerinden çıkıp başka bir dine yönelen veya belirli bir dinin kurallarına bağlı olmayan, ancak Allah'a inanan bir topluluktur. Ayette, onların da iman ve salih amel ile kurtuluşa erecekleri vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Amel' (عمل), bir işi kasıtlı olarak yapmaktır. Ayetteki 'amile sâlihan' (عَمِلَ صَـٰلِحًا) ifadesi, sadece herhangi bir işi değil, Allah'ın rızasına uygun, iyi ve yararlı işleri yapmayı ifade eder. Bu, imanın pratik bir tezahürüdür ve kurtuluş için imanla birlikte vazgeçilmez bir şarttır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'amel' (عمل) kelimesinin, 'irade ve ihtiyar ile yapılan fiil' olduğunu belirtir. 'Salih amel' ise, şer'î ölçülere uygun, Allah'ın rızasını gözeten ve faydalı olan her türlü eylemdir. Bakara 62'de, farklı inanç gruplarının kurtuluşu için imanın yanı sıra bu tür amellerin de gerekliliği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'amel' (عمل) kavramının, 'iman' (أمن) ile ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu belirtir. 'Salih amel', imanın dışa vurumu ve doğruluğunun kanıtıdır. Ayette, sadece inanmakla kalmayıp, bu inancı pratik eylemlerle desteklemenin önemi vurgulanır; zira kurtuluş hem iman hem de salih amel ile mümkündür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Ecr' (أجر), yapılan bir işin karşılığı olarak verilen bedeldir. Ayetteki 'ecruhum' (أَجْرُهُمْ) ifadesi, Allah'a ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyenlerin, Rableri katında alacakları mükafatı ifade eder. Bu mükafat, dünyevi karşılıklardan farklı olarak, ahiretteki ebedi saadeti kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ecr' (أجر) kelimesinin, 'bir işin karşılığında verilen ücret veya mükafat' olduğunu belirtir. Bakara 62'de, bu mükafatın Allah katında olduğu ve O'nun cömertliğiyle verileceği vurgulanır. Bu, yapılan amellerin boşa gitmeyeceğinin ve karşılığının eksiksiz olarak verileceğinin bir garantisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Hüzn' (حزن), kişinin hoşlanmadığı bir şeyin meydana gelmesinden veya hoşlandığı bir şeyin elden gitmesinden dolayı duyduğu kederdir. Ayetteki 'lâ hum yahzenûn' (وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ) ifadesi, iman edip salih amel işleyenlerin ahirette hiçbir üzüntü ve keder yaşamayacaklarını, tam bir huzur içinde olacaklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'havf' (korku) ve 'hüzn' (üzüntü) kavramlarının genellikle birlikte kullanıldığını ve gelecekteki endişelerden (havf) ve geçmişteki kayıplardan (hüzn) kaynaklanan olumsuz duyguları ifade ettiğini belirtir. Bakara 62'de, bu iki duygunun ortadan kalkması, Allah'a iman ve salih amelin getirdiği nihai kurtuluş ve güven halini simgeler.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
* Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve sâlih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir).
Şimdi başka bir mertebeye, başka bir hâle geçiyor, ama imân ehline gelince, o kimseler ki imân ettiler;
Mertebe-i Âdemiyetten mertebe-i Muhammediyete kadar bütün bu mertebelerin imân ehli var, âmenû dendiği zaman bütün bu mertebeleri kapsamına alıyor, biz imân ehli dendiği zaman müslümanları zannediyoruz sadece.
O imân edenler şunlar ki, bunların bir kısmı Yahudilerdir yani beni İsrâîl’dir bunlardan imân ehli olanlar, sadece ırsi Yahudilik yetmiyor yani, ve imân ehli olan hıristiyanlar ve sabiiyn yani yıldıza bakanlar, yıldıza tapanlar.
Efendimiz (s.a.v.) diyor ki “Benim ümmetimin hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz, çünkü onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir”, birde Yusuf (a.s.) “Ben rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiklerini gördüm” dediği yıldız var. Yıldızın hakikatini idrak etmiş olanlar “Ven necmi iza heva”(Necm,53/1.Âyet) bu heva yıldızını da idrak etmiş olanlardır.
Sabiiyn tarihte geçmiş bir kavim olarakta bilgilerde bildiriliyor, bunlara İdris (a.s.) ve onun devrindekiler de diyorlar, Babil devrinde yıldıza tapan kişiler olduğu da söyleniyor, fakat burada her ne hal ise biz onları belirli bir grup olarak düşünmeyelim de, gönül semasında yıldız gibi parlayanlar diyelim, Kim ki, bunlardan Allah’a imân etti, yani Yahudi olsun, hıristiyan olsun, bütün peygamberan mertebesinde yıldızlaşan kimseler olsun, bunlar Hz. Peygamber (sa.v.) den önceki devrelerde veya sonraki devrelerde olsun öncelikle şartı, bunlardan Kim ki Allah’a imân eder, ahiret gününe imân eder ve sâlih amel yapar
ise onların Rablarının yanında karşılığı vardır, hepsinin Rabları ayrı olduğu için hepsinin Rablarının yanında onlar için ayrı ayrı nimetler vardır. Bunlar için bugün korku yoktur ve gelecekte onlar mahzunda olmayacaklardır, çünkü onların herbirerlerine kendi ait olduğu Rabları sahip çıkacaktır ve kendi Rabları yönünden mahzun olmayacaklardır, hepsi dünyadayken o Rab’lerinden zâten râzı olduklarından, Rabları onları alacak, işte burada gereken imân ehli olmak, ahirete inanmak ve sâlih amel işlemek İslâmiyyetin genişliğine bakın, biz hıristiyanlar küfür ehli , Yahudiler küfür ehli diyoruz, sûreti Yahudi ve hıristiyan olanlar için böyle ama biz hakikat-i Mûseviyye’den, hakikat-i İseviyye’den bahsediyoruz, ki onlarda imân ehli İslâm olduklarından mertebe-i İseviyyet’in, mertebe-i Mûseviyyet’in gerektirdiği ahiretteki karşılığı ne ise onu görecekler, bugünkü Mûsevi de onu görecektir, fakat bugünkü Mûsevi derken Mûsevi grubu olarak bilinenlerin tümü değil, İslâmiyyet’in içinde de Mûseviler var, Mûsevi grupların içinde de imân ehli Mûseviler var işte ahirette bunların hepsi ayrılıp kendi Rabları itibarıyla korkuları ve hüzünleri olmayacak, yeter ki kendi mertebesi olarak imân etmiş olsun ve o mertebenin gereği sâlih ameli işlemiş olsun, işte bütün mesele sistemi fazla dolaştırmadan, karıştırmadan, sağda solda vakit geçirmeden doğru olarak gidip ve sadece bilmekle değil tatbik etmekle ve iyi niyetle yapabildiği kadar yapmalı kişi, zâten yapamadığını da ondan istemiyorlar, bir araç 150 kişi taşıyorsa ona 300 kişi bindirmek haksızlık olur, 100 kişi binerse de görevini tam hakkıyla yapmamış olur, işte biz kapasitemizin ne kadar olduğunu bilmediğimiz için elimizden geldiği kadar çalışmamızı yapmamız gerekiyor, ki âzami derecede bu âlemden istifade edelim, buraya gelişimizin tek hayat şansı var onu da değerlendirelim.