Ve-iż kultum yâ mûsâ len nasbira ‘alâ ta'âmin vâhidin fed'u lenâ rabbeke yuḣric lenâ mimmâ tunbitu-l-ardu min baklihâ vekiśśâ-ihâ vefûmihâ ve'adesihâ vebesalihâ(s) kâle etestebdilûne-lleżî huve ednâ billeżî huve ḣayr(un)(c) ihbitû misran fe-inne lekum mâ seeltum veduribet ‘aleyhimu-żżilletu velmeskenetu vebâû biġadabin mina(A)llâh(i)(k) żâlike bi-ennehum kânû yekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veyaktulûne-nnebiyyîne biġayri-lhakk(i)(k) żâlike bimâ ‘asav vekânû ya'tedûn(e)
Hani, "Ey Musa! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O halde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin" demiştiniz. O da size, "İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var" demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah'ın ayetlerini inkar ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.
Hani bir zamanlar, "Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın." dediniz. O da size "O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya konaklayın o vakit istediğiniz elbette olacaktır." dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah'dan bir gazaba uğradılar. Evet öyle oldu, çünkü Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı.
Bakara 61. ayet, İsrailoğullarının Musa'dan tek tip yiyecek yerine çeşitli sebzeler istemesini ve bu isteklerinin Allah katındaki değerlendirmesini ele almaktadır. Ayet, onların bu tutumunu 'daha hayırlı olanı daha düşük olanla değiştirme' olarak nitelemekte ve bu davranışın neticesinde kendilerine yoksulluk, düşkünlük ve Allah'ın gazabının isabet ettiğini bildirmektedir. Dilbilimsel olarak, ayet, İsrailoğullarının nankörlüğünü ve isyanını vurgulayan fiiller ve isimler üzerinden derin anlamlar taşımaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır (صبر), nefsi, akıl ve şeriatın gerektirdiği şey üzerinde tutmak veya akıl ve şeriatın gerektirmediği şeyden alıkoymaktır. Ayetteki 'len nasbira' ifadesi, onların menn ve selvâ gibi ilahi nimetlere karşı sabırsızlıklarını ve daha düşük olanı tercih etme eğilimlerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sabır (صبر), bir şeye karşı dayanma gücü göstermektir. Burada 'len nasbira' ile kastedilen, İsrailoğullarının tek bir yiyecek türüne (menn ve selvâ) karşı tahammül edemeyip, daha çeşitli ve dünyevi yiyecekler istemeleridir. Bu, onların nimetin kıymetini bilmeyişlerini mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstibdal (استبدال), bir şeyi başka bir şeyle değiştirmektir. Ayetteki 'etes-teb-dilûne' ifadesi, İsrailoğullarının Allah'ın kendilerine lütfettiği menn ve selvâ gibi üstün nimetleri, yerin bitirdiği sebzeler gibi daha aşağı seviyedeki şeylerle değiştirmek istemelerini kınayıcı bir soruyla dile getirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İstibdal (استبدال) kavramı, Kur'an'da genellikle bir değerin daha düşük bir değerle değiştirilmesi bağlamında kullanılır. Bu ayette, İsrailoğullarının ilahi lütfu dünyevi arzularla takas etme eğilimi, onların manevi değerlere karşı duyarsızlığını ve nankörlüğünü sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ednâ (أدنى), 'denâ' (دنأ) kökünden türemiş olup, bir şeyin diğerine göre daha aşağı, daha değersiz veya daha az önemli olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ellezî huve ednâ' ifadesi, İsrailoğullarının talep ettiği sebzelerin, Allah'ın onlara ihsan ettiği menn ve selvâ gibi ilahi ve zahmetsiz nimetlere göre daha düşük bir mertebede olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ednâ (أدنى), 'denâ' fiilinden türemiş bir ism-i tafdildir ve 'en yakın' veya 'en aşağı' anlamlarına gelir. Bu ayette 'daha aşağı' anlamında kullanılmıştır. Musa'nın 'daha düşük olanı' (أدنى) ifadesiyle, İsrailoğullarının istediği yer ürünlerinin, Allah'ın onlara gökten indirdiği menn ve selvâdan nitelik ve değer bakımından daha aşağı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hayr (خير), arzu edilen, beğenilen ve faydalı olan her şey için kullanılır. Ayetteki 'ellezî huve hayr' ifadesi, Allah'ın İsrailoğullarına lütfettiği menn ve selvâ gibi nimetlerin, onların talep ettiği yer ürünlerinden hem maddi hem de manevi açıdan daha üstün ve hayırlı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hayr (خير) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın rızasına uygun olan, faydalı ve değerli olan şeyleri ifade eder. Bu ayette, 'hayr' kelimesi, Allah'ın doğrudan lütfu olan menn ve selvânın, İsrailoğullarının kendi çabalarıyla elde etmek istedikleri dünyevi sebzelerden daha üstün bir değer taşıdığını vurgular. Bu, aynı zamanda manevi bir üstünlüğü de işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zillet (ذلة), boyun eğme, alçalma ve hor görülme durumudur. Ayetteki 'duribet aleyhimu'z-zilletu' ifadesi, İsrailoğullarının Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri öldürmeleri gibi isyankar davranışları sonucunda, ilahi bir ceza olarak üzerlerine zilletin vurulduğunu, yani onların toplum içinde aşağılanmış ve hor görülmüş bir konuma düşürüldüğünü anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zillet (ذلة), bir şeyin değerinin düşmesi ve itibarını kaybetmesidir. Bu ayette, İsrailoğullarının Allah'ın emirlerine karşı gelmeleri ve peygamberlere düşmanlık etmeleri nedeniyle, Allah tarafından üzerlerine bir damga gibi vurulan zillet, onların hem dünyevi hem de uhrevi itibarlarının sarsıldığını ve toplumlar nezdinde hor görülen bir duruma düştüklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Meskenet (مسكنة), fakirlik ve düşkünlük halidir. Ayetteki 've'l-meskenetu' ifadesi, zilletle birlikte zikredilerek, İsrailoğullarının sadece itibar kaybına uğramakla kalmayıp, aynı zamanda maddi ve manevi bir yoksulluk ve düşkünlük içine düştüklerini, güçsüz ve muhtaç bir duruma geldiklerini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Meskenet (مسكنة), 'sükûn' (سكون) kökünden gelir ve hareket edemeyecek kadar zayıf ve aciz olma halini ifade eder. Bu ayette, İsrailoğullarına vurulan meskenet, onların sadece maddi olarak değil, aynı zamanda irade ve güç bakımından da zayıflayarak, başkalarına bağımlı ve düşkün bir hale gelmelerini sembolize eder. Bu, onların isyanlarının bir neticesidir.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَن نَّصْبِرَ عَلَىَ طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنبِتُ الأَرْضُ مِن بَقْلِهَا وَقِثَّآئِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَا قَالَ أَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذِي هُوَ أَدْنَى بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ اهْبِطُواْ مِصْراً فَإِنَّ لَكُم مَّا سَأَلْتُمْ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَآؤُوْاْ بِغَضَبٍ مِّنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ الْحَقِّ ذَلِكَ بِمَا عَصَواْ وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ
(2/61) Ve iz kultüm ya Mûsâ len nasbire alâ ta'amin vahıdin fed'u lenâ Rabbeke yuhric lenâ mimma tünbitül'Ardu min bakliha ve kıssâiha ve fumiha ve adesiha ve besaliha* kâle etestebdilunel-leziy huve edna Billeziy huve hayrün, ihbitu mısran feinne leküm ma seeltüm* ve duribet aleyhimüz-zilletü velmeskenetü ve bau Biğadabin minAllah* zâlike Biennehüm kanu yekfürune Biayatillâhi ve yaktülunenNebîyyiyne BiğayrilHakkı, zâlike Bimâ asav ve kânu ya'tedun;
* Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.
O vaktide hatırla ki siz Mûsâ’ya demiştiniz, ya Mûsâ biz tek yemeğe sabredemeyiz artık; hani gökyüzünden helva ve bıldırcın eti gelmişti ya, bunları belirli bir süre yedikten sonra bu bize yetmez dediler, Rabbine bizim için dua et bizim için yeryüzünden sebze, salatalık, kabak, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın, biz bunları istiyoruz diyorlar.
“Sizin için hayırlı olana sizin için düşük olanı mı tercih ediyorsunuz, talep ediyorsunuz, değiştirmek mi istiyorsunuz” dedi Mûsâ (a.s.) o zaman Mısır’a dönüp gidin sizin istedikleriniz orada var, benim peşimde ne duruyorsunuz, ben sizinle neden uğraşıyorum. Bakın işte tarikat mertebesi itibarıyla çalışmalarda zorlanmaya başlayan kişinin hali bu, eğer öyle bir şey istiyorsan git fir’âvn’un yani nefsinin hükmü altına gir, işte ne kadar açık, bir müddet insân kendindeki muhabbetle bir hız alır ama gerçekçi çalışmalar başladığı zaman ve bir müddette yol aldığı zaman veya bir müddet çalıştığı zaman bu işler kendisinde zorlanmaya yolaçar ve kaçış yerleri aramaya başlar, gerçi tam muhabbet ehli için bunlar olacak şeyler değildir, muhabbet ehli yoluna devam eder bunlara hiç bakmaz, bıldırcın etini bulmuş onu yer, helvayı bulmuş onu yer, soğan, sarımsak istemez, işte soğan sarımsak istemesi kendi tabiatı itibarıyla kendi nefsaniyeti ağırlığı itibarıyla onu geriye çeker, eski haline, muhabbetine çeker, eski arkadaşları varsa onlar onu çekerler, ve bunu talep eder gönlünden, tasavvuf sohbetleri ağır geliyor bana, ben gideyim biraz dünya işleriyle uğraşayım demeye başladığı zaman işte bu Âyetin hükmü altına girmiştir. O zaman ona derler “ihbitu mısran” “sen Mısıra git” senin istediklerin orada var, çünkü onlar yolda tarım yapamadıkları için Cenâb-ı Hakk onlara gökyüzünden nimet verdiği halde bu nimeti yemeyip tekrar başka yiyecekler istemeleri beşeriyyet hallerini özlemeleri oluyor ve tarikat mertebesine bunu bu şekilde bildiriyor Cenâb-ı Hakk. Mâide sûresinde havarilerin gökyüzünden bir sofra istemeleri ile buradaki fark şöyledir, havariler kendileri
sıfat mertebesinde oldukları için Zat mertebesinin özlemini duyuyorlar ve oradan bilgi istiyorlar, ama Mûseviler kendilerinde esmâ mertebesi olduğu halde ef’âl mertebesine geriye dönüş istiyorlar arada büyük fark var, işte tarikat ehlinden burada kayan gider Mısır’a, kalanda neticede Kudüs-ü Şerife girer.
Rabbine dua et dediği, kendi Rabbi ile onu bütünleştirebilirse dönmüyor artık, bütünleştiremezse dönüyor. Bunun üzerine onların üzerine zillet vuruldu, bu dünyada zelil olmak üzerlerine vuruldu, işte bunun üzerine Kudüs’ten kovuldular, dünyanın her bir tarafına dağıldılar ve bu zillet daha halen sürmekte üzerlerinde. Ve böyle yapmakla Allah’ın gadabınıda satın aldılar, işte Cenâb-ı Hakk bir kimseye hakiki tarikat yolunu açmışta o kimseler ondan geriye dönmüşlerse Allah’ın gadabını satın almış oluyorlar, çünkü Cenâb-ı Hakk onlara o kadar büyük bir yol açmış o kadar büyük ihsânda bulunmuş ki bu ihsânı reddetmek tabi ki gazaptan başka bir şeyle telâfi edilemez.
İşte bu Allah’ın Âyetlerini inkâr etmekten, küfretmekten böyle oldu, ve haksız yere de peygamberleri öldürdüler, açık olarak Zekeriyya (a.s.) Yahya (a.s.) ve Üzeyir (a.s.) ı öldürdüler ve bilinmeyenlerde var, bugün peygamber öldürmek demek kişide meydana gelmeye başlayan İlâhi varidatı kesmek demek, nefsâniyyetiyle onu kapatmak demek, kaçmak demek yani. İşte böylece bunlar isyan ettiler, taşkınlık ettiler, hadlerini, hudutlarını aştılar.