Śumme kaset kulûbukum min ba'di żâlike fehiye kelhicârati ev eşeddu kasve(ten)(c) ve-inne mine-lhicârati lemâ yetefecceru minhu-l-anhâr(u)(c) ve-inne minhâ lemâ yeşşekkaku feyeḣrucu minhu-lmâ(u)(c) ve-inne minhâ lemâ yehbitu min ḣaşyeti(A)llâh(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta'melûn(e)
Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.
Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.
Bakara 74. ayet, İsrailoğulları'nın kalplerinin katılaşmasını ve bu katılaşmanın şiddetini taşlarla mukayese ederek anlatır. Ayet, kalplerin manevi duyarsızlığını ve Allah'a karşı itaatsizliğini vurgularken, taşların dahi Allah'ın kudreti karşısında farklı tepkiler verdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kasvet (قسوة), bir şeyin sertleşmesi ve katılaşmasıdır. Kalbin kasveti ise, ondaki merhametin ve yumuşaklığın gitmesi, öğüt ve nasihatten etkilenmemesidir. Ayetteki 'قَسَتْ قُلُوبُكُم' ifadesi, kalplerin imandan ve hidayetten uzaklaşarak taş gibi sertleştiğini, artık öğüt kabul etmez hale geldiğini belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kasvet (قسوة), kalbin katılaşması ve sertleşmesidir. Bu, kalbin Allah'ın ayetlerinden ve öğütlerinden etkilenmemesi, günahlar sebebiyle kararması anlamına gelir. Ayette, İsrailoğulları'nın mucizeleri görmelerine rağmen kalplerinin katılaşması, onların iman etmeye karşı dirençlerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kasvet' kavramını Kur'an'da genellikle kalbin manevi duyarsızlığı ve Allah'ın mesajlarına karşı direnci olarak ele alır. Kalbin katılaşması, imanın zayıflaması ve ahlaki çöküşle ilişkilendirilir. Bu ayetteki kullanımı, İsrailoğulları'nın Allah'ın mucizelerine rağmen hidayete kapalı kalmalarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kalp (قلب), bir şeyin özü ve merkezi demektir. İnsanda ise hem maddi organı hem de idrak, düşünce, irade ve duyguların merkezi olan manevi latifeyi ifade eder. Ayetteki 'قُلُوبُكُم' ifadesi, İsrailoğulları'nın manevi ve idraki merkezlerinin katılaştığını, yani hakikati anlama ve kabul etme yeteneklerini yitirdiklerini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kalp (قلب), hem bedenin ortasındaki et parçası hem de ruhani bir latife olup, idrak ve düşüncenin kaynağıdır. Kur'an'da kalp, genellikle imanın, küfrün, hidayetin ve dalaletin mahalli olarak zikredilir. Bu ayette kalplerin katılaşması, onların manevi körlüğünü ve Allah'ın ayetlerine karşı duyarsızlığını simgeler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, kalp kelimesinin Kur'an'daki kullanımlarını inceleyerek, onun sadece bir organ değil, aynı zamanda akıl, idrak, irade ve duyguların merkezi olduğunu belirtir. Ayetteki 'kalplerinizin katılaşması' ifadesi, İsrailoğulları'nın akli ve duygusal olarak Allah'ın mesajlarına kapalı hale gelmelerini, hakikati idrak edememelerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hicâre (حجارة), taş demektir. Ayette kalplerin taşlara benzetilmesi, onların sertliğini, katılığını ve öğüt kabul etmezliğini ifade eder. Hatta taşlardan daha katı oldukları belirtilerek, bu durumun şiddeti vurgulanır, çünkü taşlardan bile su fışkırabilir veya Allah korkusundan yuvarlanabilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hicâre (حجارة), taşlar anlamına gelir. Ayetteki 'فهي كالحجارة' ifadesi, kalplerin katılıkta taşlara benzetilmesi bir mecazdır. Bu benzetme, kalplerin merhamet ve yumuşaklıktan tamamen uzaklaştığını, hiçbir nasihatin onlara etki etmediğini anlatır. Taşların dahi Allah'ın kudreti karşısında farklı tepkiler vermesi, kalplerin daha da duyarsız olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hicâre (حجارة), bilinen sert cisimlerdir. Ayette kalplerin taşlara benzetilmesi, onların katılık ve sertlikte ulaştığı son noktayı ifade eder. Hatta 'أو أشد قسوة' (hatta daha da katı) ifadesiyle, bu katılığın taşlarınkinden bile üstün olduğu belirtilir, zira taşlar bile Allah'ın emriyle farklı şekillerde tepki verebilirken, bu kalpler hiçbir şeyden etkilenmez.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fecr (فجر), bir şeyin yarılıp içinden bir şeyin çıkmasıdır. 'Tefecür' (تفجر) ise, suyun şiddetli bir şekilde fışkırarak akmasıdır. Ayetteki 'يتفجر منه الأنهار' ifadesi, bazı taşlardan ırmakların coşkun bir şekilde fışkırdığını anlatır. Bu, kalplerin katılığına zıt olarak, cansız taşların bile Allah'ın kudretiyle hayat kaynağı olabileceğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fecr (فجر), bir şeyin yarılması ve içinden bir şeyin çıkmasıdır. 'Tefecür' (تفجر), suyun kaynaması ve şiddetle akmasıdır. Ayetteki kullanımı, taşların içinden büyük miktarda suyun, yani ırmakların, fışkırarak çıkmasını ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin bir delili olarak, en katı maddeden bile hayatın çıkabileceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şakk (شق), bir şeyi ikiye ayırmak veya yarmaktır. 'Teşakkuk' (تشقق) ise, bir şeyin kendiliğinden yarılması, çatlamasıdır. Ayetteki 'يشقق فيخرج منه الماء' ifadesi, bazı taşların yarılıp içinden suyun çıkmasını anlatır. Bu, taşların katılığına rağmen Allah'ın emriyle yumuşayabildiğini ve hayat verebildiğini, oysa kalplerin bundan bile daha katı olduğunu ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şakk (شق), yarmak demektir. 'Teşakkuk' (تشقق), bir şeyin çatlaması ve ayrılmasıdır. Ayetteki 'يشقق فيخرج منه الماء' ifadesi, taşların yarılıp içinden suyun sızmasını veya akmasını mecazi olarak anlatır. Bu, taşların bile Allah'ın kudreti karşısında tepki verdiğini, oysa İsrailoğulları'nın kalplerinin bu tepkiden yoksun olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hebt (هبط), yukarıdan aşağıya doğru inmek veya düşmektir. Ayetteki 'يهبط من خشية الله' ifadesi, bazı taşların Allah korkusundan dolayı yuvarlandığını veya aşağıya doğru indiğini belirtir. Bu, cansız varlıkların bile Allah'ın azametinden etkilendiğini, oysa İsrailoğulları'nın kalplerinin bu tür bir huşudan yoksun olduğunu gösteren bir mecazdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hebt (هبط), yüksek bir yerden alçak bir yere inmek veya düşmektir. Ayetteki 'يهبط من خشية الله' ifadesi, taşların Allah'ın azametinden dolayı yerinden oynayıp aşağıya doğru yuvarlanmasını ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin cansız varlıklar üzerindeki etkisini gösterirken, kalplerin bu tür bir korku ve saygıdan mahrumiyetini vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
مِنْهُ الأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاء وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(2/74) Sümme kaset kulûbüküm min ba'di zâlike fehiye kelhıcareti ev eşeddü kasveten, ve inne minel hıcareti lemâ yetefecceru minhül' enhar* ve inne minha lema yeşşakkaku feyahrucü minhülma'* ve inne minha lema yehbitu min haşyetillâh* ve mAllahu Biğafilin amma ta'melun;
* Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir.
Yukarıdaki hâdise oluştuktan sonra öldürülmüş olan kişi dirildi ve “beni yeğenim öldürdü” dedikten sonra tekrar bâki âlemi’ne döndü ve kâtilin ortaya çıkmasıyla beni İsrâîl’in arasında o zor devir kapanmış oldu, mesele aydınlandığı için rahatlıyorlar fakat bir müddet sonra;
Sizlerin kalpleriniz katılaştı, Hakk yolunda giden bir kimse belirli aşamalara geldikten sonra o mevzular üzerinde rahatlar ve nefsi emmâreyi, nefsi levvâmeyi aştım diyerek rehavete kapılıp
çalışmalarını sürdürmezse, daha ileriye gitme çabalarında bulunmazsa bu Âyeti Kerîm’e onun üzerinde faaliyete geçer.
Onların kalpleri taşlar gibi oldu, hatta taştan daha katı oldu, Bir kimse belirli bir tarikat ahkâmını yaşadıktan sonra çeşitli sebeplerle orada kaldıysa işte onun kalbi katılaştı ve taşlar gibi oldu, hatta taştanda daha katı oldu, Maide 5/115 “KalAllahu inniy münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinniy üazzibühu azaben lâ üazzibühu ehaden minel âlemiyn;
Allah buyurdu ki: "Kesinlikle Ben, onu sizin üzerinize indireceğim, fakat ondan sonra sizden kim inkâr ederse, ona öyle azap edeceğim ki, âlemlerden hiçbirine böyle azap vermedim” sûresinde dediği gibi, kişi bu halde olacağına sadece şeriat ehli olarak kalması daha iyidir, bu kişi gönül âleminde ki yolculuğa hiç çıkmasın, yolculuğa çıkarsa da bunu götürmeye gayret etsin, götüremiyorsa hiç olmazsa bulunduğu yerdeki yumuşaklığını muhafaza etsin.
O taşlar katıdır ama, onlardan bazısı vardır ki onlardan nehirler çıkar, Kendisi taş olduğu halde içinden kaynaklar çıkar, taştır ama su kaynar içerisinden, dışarıdan bakarsın taş gibi görürsün ama içerisinde kaynak vardır, bir taraftan taşa benzetiyor bir taraftanda taştan daha katıdır, kasvetlidir diyor çünkü taşların hiç olmazsa özellikleri vardır, içerisinden su çıkar.
Yine o taşlardan bazıları vardır ki güneşin sıcaklığından çatlar, yarılır arasından sular akmaya başlar, ama o insânların kalbi bundandan katıdır taştan da katıdır, çünkü su çıkmaz içerisinden bir şey çıkmaz.
Yine o taşlardan vardır, Allah’ın haşyetinden yere yuvarlanırlar, kendiliğinden değil, çünkü Allah’ın tabii biçimde onlara olan tecellisidir bu, yani tabiat adı altında
onlara olan tecellisidir, yağmur yağdı yumuşattı, güneş kuruttu çatlattı, işte tabii iradi olarak Allah’ın tecellisi bu yağmur, güneş, rüzgar vasıtasıyla oluyor.
Allah bu yaptıklarınızdan gafil değildir.
Şimdi burada bakın dört türlü taştan bahsetti; biri kaskatı olan taş, insânın kalbini yani inkâr ehlinin kalbini o taşlara benzetti yani hiç verimsiz olan taşlara benzetti, işte bizim kalplerimizde böyle olmasın, taştan katı olmasın, taş olursa bile içinde zemzem ırmağı gibi nehirler kaynasın veya o kadar değilse bile kevser ırmağı aralarından sızsın veya bizim taş gibi olan başımızın üstünden yere yuvarlansın bazı bilgiler, yani tevazu haline dönüşsün.
NOT: Bakara Sûresi (67/74) Âyet-i Kerîmeleri içinde geçen, yukarıda özetle bilgi verilen bu hikâye hakkında daha evvelce (2/34) no,lu (34-Bakara inek hikâyesi) “bir hikâye bir çok yorum” isimli dosya olarak genel bir çalışma yapmıştık, ilgisi olması dolayısıyla o çalışmanın son bölümünü de buraya almayı uygun gördüm, vakit bulur tamamını da okuyabilirseniz İnşeallah her iki yönden de faydalı olur düşüncesindeyim.
BİSMİLLÂHİRRAMÂNİRRAHÎM:
Epey uzun bir çalışmadan sonra, buraya kadar düzenleyerek aktarabildiğimiz “bakara hikâyesi” hakkında mailler den gelen yazıları şimdilik sonlandırmış olmaktayız. Eğer vaktimiz olsa idi bundan çok daha fazlası oluşabilirdi. Ancak bu kadarının da kâfi derece de mevzuu hakkında bilgi oluşturduğu düşüncesiyle yeterli gördüm. İlgilenip zaman ve emek sarfeden, eş dost akraba ve evlâtlarımıza gerçekten teşekkür ederiz. Ve sizlerle gerçekten iftihar
etmekteyiz.
Zamanımız dünyasında böyle bir çalışma ve bu tevhîd-i idraklere ulaşmış bir topluluk olduğunu zannetmi-yorum.
Bütün ehli İslâm guruplarının hepsi kendi mertebeleri itibariyle kendi kemâllerinde’dir bundan hiç şüphe yoktur. Ancak! bu ayrı bir konudur ve zâten bizim de bir iddiamız yoktur. Bu tür çalışmalar kişinin kendi’ni ve Rabb-i ni bilmesi Ona Ârif olması yönünden faydalı olacak çalışmalardır kanısındayım. İşte bu yüzden bu tür çalışmaları zaman, zaman yapmaktayız bilindiği gibi bu “dosya-kitap” onların üçüncü-südür. Cenâb-ı Hakk emeği geçenlerin hepsinden râzı olsun, okuyanları da en geniş biçimde faydalandırsın İnşeallah.
Okuyanlar farkında olacaktır, yukarıda ki yorumlar arasında bizim seneler evvel İstanbul Kasımpaşa da Hz. Pirimizin dergâhında yapmış olduğumuz (Bakara Sûresi) sohbetlerinden ilgili Âyet-i Kerîmelerin yorumlarını kayda alıp kendilerine göre yorumlamışlardır. Belki bu kayıtlar tekrar olmuş gibi gelse de, hepsi ayrı, ayrı ve birbirlerinden habersiz iyi niyetle yapılan çalışmalar olduğundan hepsini de dosya ya aldım, Cenâb-ı Hakk herkesin çalışmalarını kabul etsin İnşeallah.
Bütün bunlardan sonra, mevzuu hakkında yukarıda ki bilgiler yeterli olmakla beraber, benden de birkaç satır yorum bekleneceği düşüncesi ile fazla da vaktim olmadığından özetle, bu yazılanlara bende birkaç satır ilâve edip konuyu sonlandırayım istedim, İnşeallah.
Bu hikâye yi daha başka bir biçimde incelemeye çalışalım. Evvelâ hikâyenin içinde geçen ve hikâyenin üzerlerinde dönen “varlıkları-kimlikleri” tesbit etmeye çalışalım.
(2/1) Alah-u Teâlâ Hz. Leri: Ulûhiyyet mertebesi:
(2/2) Rabb, Rubûbiyyet mertebesi:
(2/3) Mûsâ, (a.s.) Risâlet mertebesi:
(2/4) Mûsâ, (a.s.) ın kavmi:
(2/5) Bakara, boğazlanması istenen inek:
(2/6) Sâlihlerden ihtiyar bir zât:
(2/7) Bu ihtiyar zât’ın bir oğlu:
(2/8) Bu ihtiyar zât’ın Allah’a emânet edilmiş genç bir buzağı:
(2/9) Bu ihtiyar zât’ın Allah’a emânet edilmiş genç bir buzağı: sının derisi dolusu altınla alınması.
(2/10) İhtiyar zengin adam:
(2/11) İhtiyar zengin adam’ın malı:
(2/12) İhtiyar zengin adam’ın yeğenleri:
(2/13) İhtiyar zengin adam’ın öldürülmesi:
(2/14) Bakara’nın “zebh-kesilmesi”
(2/15) Bakara’nın “zebh-kesilmesi” Daha sonra bir uzvu ile maktûle, darb-vurulması:
(2/16) İhtiyar zenginin, maktûl-ölünün dirilmesi:
(2/17) İhtiyar zenginin, maktûl-ölünün dirilmesi, daha sonra tekrar ölmesi:
Şimdi bu mertebeleri özetle anlamaya çalışalım.
(2/1) Alah-u Teâlâ Hz. Leri: Ulûhiyyet mertebesi:
Ulûhiyyet, mertebesinin şöyle bir tarifi vardır, evvelâ onu hatırlayalım.
Ulûhiyyet: (Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumağa Ulûhiyyet adı verilir.)
Bu ifadeye göre, yukarıda belirtilen bütün vasıfların kendi mertebeleri itibariyle koruma ve hayat veren kaynaklarının Ulûhiyyet mertebesi olduğu açıktır. Hâl böyle olunca bütün bu mertebelerin Ulûhiyyet hakikatleri içinde olduğu da açıktır.
(2/2) Rabb, Rubûbiyyet mertebesi:
Rubûbiyyet, mertebesi’nin de şöyle bir tarifi vardır, evvelâ onu da hatırlayalım.
Rubûbiyyet: (Bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebelerin ismidir.) Aynı zamanda (Esmâ-ul Hüsnâ) isimler mertebesidir. Ayrıca (Nûr’u İlâh-î) mertebesidir. Varlıklar burada bir bütün olarak lâtif varlıklarıyla mevcutturlar ve ef’âl âleminin bütün zuhura gelecek varlıklar son zuhur kaynaklarını buradan almaktadırlar. “Şef’iyyet-ikilik” burada başlamaktadır.
(2/3) Mûsâ, (a.s.) Risâlet mertebesi:
Ulûhiyyet ile Abdiyyet’in arasında bir iletişim köprüsüdür, ve Ulûhiyyet’ ten gelen haberleri abdiyyet Ef’âl mertebesi, yönüyle kavmine ulaştırması’dır.
(2/4) Mûsâ, (a.s.) ın kavmi:
Zâhiren birey insân’lar, bâtınen ise Onun kendi varlığında, âyân-ı sâtesi’nde mevcud Esmâ-î güçleridir.
(2/5) Bakara, boğazlanması istenen inek:
Genelde “tabiat-dünya”dır, özelde ise nefsi levvâme mertebesinde olan “sâlik” tir. Ayrıca hikâyede ki, inektir.
(2/6) Sâlihlerden ihtiyar bir zât:
Mûseviyyet’in tenzîh mertebesi itibari ile gizli velîsi’dir.
(2/7) Bu ihtiyar zât’ın bir oğlu:
Zâhiren fizîki oğlu bâtınen ise “veled-i kâlb” kâlbinin oğludur.
(2/8) Bu ihtiyar zât’ın Allah’a emânet edilmiş genç bir buzağı:
Bâtınen ve genelde İhtiyar zât, zâhirde yaşlanmış olan bu tabiat âlemidir. İlk başlangıç ilkbahar mevsimi genç buzağı’dır. Kemâle ermiş “bakara-inek” ise her türlü meyvelerin ve gıdaların kemâlde olduğu karşılıksız sunulan hasat zamanı’dır. Zâhiren ise bilinen zâhiri “buzak” tır. Bu her iki mertebe de kışın o soğuk günlerinde gerek tabiat gerek genç buzağı olarak, Ulûhiyyet mertebesine tekrardan geri dönülmek üzere, emânet edilmiştir. Zâhir isminden bâtın ismine geçmesidir.
(2/9) Bu ihtiyar zât’ın Allah’a emânet edilmiş genç bir buzağı’sının derisi dolusu altınla alınması.
Bâtınen, zâhir âlemde tabiat ismini verdiğimiz bu arzın üstü olan, yer kabuğunun bir deri gibi, arzı sarması ve kışın içindeki değerlerin gizli kalması, bahar gelince içindeki değerlerin yavaş, yavaş ortaya çıkmasıyla gençlik devresini yaşamaya başlayan dünya yaz olunca da olgunlaşarak derisi dolusu sarı altın derecesinde olan hububatları ile değer kazanmasıdır. İşte bu dünya tabiatı da bizden adeta hiçbir şey istemeden kabuğunun “ derisinin” içinde, özünde ne varsa hepsini ihtiyaç sahiplerine karşılıksız sunmasıdır. Ancak bu “bakara” nın böyle değer bulması “Sâlih bir ihtiyar” ın, yani bu hakikatleri idrak etmiş velî bir ihtiyar’ın olması gerekmektedir. Bu hususlar ancak onun elinde değer bulmaktadır.
(2/10) İhtiyar zengin adam:
İhtiyar zengin adam, içinde, hazinesinde her şeyin mevcûd olduğu yaşlı dünya’dır, diğer yönüyle, birey olan hikâyenin bahsettiği kimsedir. Nefs-i emmâre’nin kendine tanıdığı geçici “azîz ve mâlik” sıfatlarının Hakk’sız nefsi kullanılışıdır.
(2/11) İhtiyar zengin adam’ın malı:
İhtiyar zengin adam’ın malı tabiat’tır. “azîz ve mâlik” sıfatlarının nefsi emmâre yönlü varisidir. Diğer yönden kendi benliğidir.
(2/12) İhtiyar zengin adam’ın yeğenleri:
İhtiyar zengin adam’ın yeğenleri: Sonbahar ve kış’tır. Diğer taraftan fizîkî, kardeşinin çocuklarıdır. Diğer yönden nefsi “kahhar” isminin, “kin, gadab, ihtiras” gibi yeğenleridir.
(2/13) İhtiyar zengin adam’ın öldürülmesi:
İhtiyar zengin adam’ın öldürülmesi: Tabiatın katledilmesi, “azîz ve mâlik” sıfatlarının sahipsiz kalması ve bunların ele geçirilme isteğidir. Diğer taraftan hikâye de geçen ihtiyar kişinin öldürülmesidir.
(2/14) Bakara’nın “zebh-kesilmesi” Bakara’nın “zebh-kesilmesi” birey olarak nefs-i “levvâme” nin kesilmesi, dünyalığın kesilmesi, dünya arzularının kesilmesi, ve hikâye içinde geçen ineğin kesilmesidir.
(2/15) Bakara’nın “zebh-kesilmesi” Daha sonra bir uzvu ile maktûle, darb-vurulması:
Kuyruğu veya dili, ile vurulması. Kuyruğu tabiatın meltemi, dili ise hayat veren ısısı’dır. Ayrıca bakaranın bahsedilen uzuvları’dır.
(2/16) İhtiyar zenginin, maktûl-ölünün dirilmesi:
İhtiyar zenginin, maktûl-ölünün dirilmesi: Sonbahar da ölmeye başlayan, kıştan sonra tekrar dirilmeye başlayan tabiat’tır. Diğer şekliyle fiziki ölünün dirilmesidir. Nefsi emmârenin, ölüm anında kendisini öldürene karşı olan kininin dirildiğinde öldüreni bildirmesi’dir.
(2/17) İhtiyar zenginin, maktûl-ölünün dirilmesi, daha sonra tekrar ölmesi:
Daha sonra tekrar ölmesi, tabii seyrinde olan tabiat’ın kış gelince tekrar bâtın âlemine, içine dönmesidir. Diğer şekliyle fiziki ölünün dirilmesi daha sonra kendini öldüreni bildirip, tekrar aslî haline dönüşmesidir diyebiliriz. İşte bu da gösteriyor ki; âhirette kim, kime bir şey yapmış ise gizli kalmış ne varsa hepsi açığa çıkacaktır.
Buraya kadar özetle belirtmeye çalıştığımız hikâye de ki, kimlikler bunladır. Şimdi bu kimlikleri daha geniş bir yönde Âyet-i Kerîmelerden takib ederek yolumuza devam edelim.
Bu Sûre-i Şerîfe’nin, ve “bakara” kelimesinin yukarıda ki, yazılarda özellikleri oldukça geniş bir şekilde ifade edilmişlerdi, dileyen tekrar bakabilir. Yenilemeye lüzum görmedim.
Hâdisenin geçtiği zaman, Âyet-i kerîmeler’in ifadesiyle, Ben-î İsrâîl-in Mısırdan çıktıktan uzun seneler sonrası yerleşik düzene geçtiği devirlerde vuku bulduğu anlaşılmaktadır.
Bilindiği gibi, Mûsâ (a.s.) ve mertebe-i Mûseviyyet “tenzîh” ve zâhiren tam, gerçek bir “yol-tarik-tarikat” mertebesi yaşantısıdır. Gerçi Kûr’ân-ı kerîm de geçen bütün mevzuların içinde bütün mertebeler “şeriat, tarîkat, hakikat, marifet” vardır, fakat zâhiren ifade ettiği mâlar ne ise zâhirde o esas üzere kabul edilirler. Gene bilindiği üzere, Mûsâ kavminin üç ismi vardır.
Birincisi: Ben-î İsrâîl. “İsrâîl oğulları” Yani, “gece yüreyenin oğulları” mânâsına’dır. Bilindiği gibi bu lâkap kendilerine Yakub (a.s.) tarafından gece yolculuğu (İsr) yaptığı için kalmıştır. (Bakara/2/122) ve benzeri Âyet-i Kerîmeler’le bildirilmiştir. Bu hususlar’dan diğer kitaplarımızda bahsettiğimiz için daha fazla vaktinizi almayayım, dileyenler oralara ve Kûr’ân-ı Kerîm’de ki yerlerinden araştırabilirler. “İş’ârî” yorum olarak, Bu ve
benzeri Âyet-i kerîmelerin ifadeleri çok mânidardır. Bu durumda olanlar “tenzîh” mertebesi itibariyle “âlemlerin üzerine yükselmiş” olmaktadırlar.
(2/122) (Ya benî İsrâîlezkürû ni’metilletî en amtü aleyküm ve ennî feddaltüküm alel âlemîne.)
(2/122.) “ Ey İsrâîl Oğulları!.. Size ihsan etmiş olduğum nimetimi ve sizi âlemler üzerine üstün kılmış olduğumu hatırlayınız”.
İkincisi: Yahûdî’ler. Bilindiği gibi (Yakûb) (a.s.) ın büyük oğlunun ismi (Yahuda) olduğundan, mensûbiyyet yönünden bu ismi almışlardır ve tam bir “ırk-ı” ifade etmektedir.
(2/62) (…..Vellezîne “hâdû” vennasâra…..)
(2/62.) “...Yahûdîlerden ve Hıristiyanlardan …” Üçüncüsü: Mûsevî’ler’dir. Bu isim ise Mûsâ (a.s.) a tâbî olanların isimleridir. Ben-î İsrâîl sözünün içinde ise hem ırk ve hem de Mûsâ (a.s.) a mensûbiyyet vardır. Ve buna “kavm” denmektedir.
(2/67) (Ve iz kâle mûsâ likavmihi……)
(2/67) “Bir vakit de Mûsâ kavmine demişti.....
Evet bu kısa girişten sonra yavaş, yavaş yolumuza devam edelim.
Genelde bütün Âyet-i Kerîmeler de olduğu gibi bunlarında, şeriat, tarikat, hakikat, marifet mertebelerinden izahları vardır. Mealler de olan zâhiri ifadeler Şeriat mertebesindendir ve genele olan ifadelerdir. Bunların daha açık ve dikkatli olarak hikâye ve duygular tarikiyle anlaşılması, tarikat mertebesinden’dir.
Hikâyelerde geçen varlıkların kendilerine ait olan “esmâ” isimlerin ve sıfatlarının hakikatlerini idrak edip o yönde anlaşılmaları, “hakikat” mertebesindendir. Ve bütün bunların hepsini asıllarını bozmamak sûretiyle bütün mertebeleri itibariyle idrak etmek ise “marifet” mertebesindendir. Ancak bunları anlayabilmek için oldukça iyi bir “İrfaniyyet” eğitiminin alınması lâzım gelmektedir.
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM:
Bakara Sûresi: (2/67-74) Âyetleri. Meali Şerifi:
(ve iz kâle Mûsâ likavmihî innellahe ye’müruküm en tezbehu bakaraten kâlû etettehâzüne hüzüven kâle eûzübillâhi en eküne minel câhilîn.)
(2/67) “Bir vakit de Mûsâ kavmine demişti: Allah size bir bakare boğazlamanızı emrediyor, ay dediler: Bizi eğlence yerine mi koyuyorsun? Dedi: öyle câhillerden olmamdan Allaha sığınırım.”
“Bir vakit de Mûsâ kavmine demişti:” Bir vakti ve o vaktin içinde geçen hadiseleri daha iyi anlayabilmek için, üç yönü vardır. (2/1) hayâlen de olsa hadisenin geçtiği zamana dönmek, (2/2) veya o zamânı kişinin yaşadığı zamâna getirmek, bunlar kişinin hadisenin içine girip kendini Kûr’ân’da bulduğu ve yaşamaya çalıştığı ef’âl âleminde olan yönleridir. (2/3) Veya zamânın olmadığı “esmâ ve sıfat” mertebesinde olan lâtif yönüdür. “İşte böyle bir vakitte Mûsâ kavmine bir şey demişti”
“Allah size bir bakare boğazlamanızı emrediyor” Yukarıda belirtildiği üzere, bütün mertebelerin koruyucusu ve ihtiyaçlarının gidericisi olan Ulûhiy yet mertebesinden, Risâlet-haberci mertebesine indirilen ve oradan “kavme” haber verilen bilgi ile ne yapacakları açık olarak bildiriliyor idi. Bu emir ise bir “bakara” (ineğin) kesilmesi idi.
Her mertebe itibari ve her sâlik’in anlayışı ile bu hakikatlerin ve bu ineğin başka başka izah ve anlayışları vardır. Bunlardan bir kısmını anlamaya çalışalım. Yukarıda da kısmen izaha çalışıldığı gibi, zâhiren mealler “dîn-i resmi” olarak yani genel kabul gören izah gerektirmeyen
“muhkem” şeriat ve tarikat mertebeleri yönleri dir, aralarındaki fark tarikat mertebesinin biraz daha duygusal yaklaşımıdır. Hakkikat mertebesi itibari ile ise bahsedilen hadiseyi veya hadiseleri şuhûden kendi nefsinde yaşamaktır.
Bu hadiseyi gerçek mânâ da aslına yakîn şekilde yaşayabilmek için en az “Mûseviyyet mertebesi“ itibari ile kişinin, (Hazarât-ı hamse) “beş hazret” mertebelerinden (Tevhid-i esmâ) “isimlerin birliği” mertebesi idrakine ulaşmış olması lâzımdır. Buradaki idrak şudur. Bu halin daha iyi anlaşılabilinmesi için, belki biraz uzayacak ama! (İrfan mektebi) isimli kitabımızın dokuzuncu, “tevhîd-i esmâ” bölümünü ilâve etmeyi uygun buldum. Bölümün içinde bahsedilen hususlar içinde hadiseyi yaşamak her halde daha kolaylaşacaktır ümidindeyim, idrak etmeye çalışanlara Cenâb-ı Hakk gayret kuvvet sabır, nasib etsin İnşeallah.
DOKUZUNCU BÖLÜM
“ TEVHİD-İ ESM” Tevhid-i Esmâ: İsimlerin birliği, anlamındadır.
Makamı: “Tenzih” dir.
Zikri: “Ya VAHİD” dir.
Âlemi: “Âlemi Melekût” tur, âlemi ervah, âlemi hayal de denir.
Peygamberi: “MÛS” (a.s.) dır.
Lâkabı: “Kelimullah” dır.
Kelimesi: “Lâ mevcude illâllah” dır, yani, mevcud olan ancak, ALLAH’dır.
Seyr-i: “Seyr-i ilâllah” “ALLAH’a seyr” dir.
İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.
Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi (2/115) Âyetinde bu mevzua işaret vardır.
وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ
وَجْهُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
“Velillâhil meşriku vel mağribu fe eynema tüvellu fesemme vechullah, innellahe vasiun aliym.” Meâlen: 115. Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın rahmeti geniştir, o herşeyi bilendir.
Hâli: Bu mertebenin hâli ile hallenmektir.
Kûr’ân-ı Keriym; Rahmân Sûresi; (55/26-27) Âyetlerinde bu hale işaret vardır.
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ
وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
“Küllü men aleyhe fe’nin ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram” Meâlen: “Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.” Yaşantısı: Tevhid-i Esmâ ya varan kişinin sıfatı tevhid mertebelerini daha ince bir seziş ile idrak etmeye başlamasıdır.
Kişi, Tevhid-i ef’alde, fiilleri birlemişti, bu def’a fiilleri meydana getiren isimleri birlemesi gerektiğini anlamaya başlamasıdır.
Her fiilin (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) ALLAH’ ın güzel isimlerinden birinin zuhur yeri ol- duğunu kavrar. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi (VAHİD) ismidir, işaretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti irşadıdır.
Hakkikat mertebesi nin devamıdır.
Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.
Bu mertebe de kişi daha evvelce, Tevhid-i ef’alde gördüğü fiil birliğini bu def’a fiilleri meydana getiren ve onlara KİM’lik veren İSİM’ lerde görüp (ESMÂ’ÜL HÜSNÂ) “ALLAH’ın güzel isimleri” ni birlemeye çalışacaktır. Epey gayret isteyen bu idrak ve yaşam da Hakk’ın yardımı ile olgunlaştırılır.
Kişi de varlığın ve fiillerin kaynağının (ESMÂ ÂLEMİ) olduğu bilinci yerleşince bu yaşam kişiyi (TEZİH’)i bir yaşama doğru götürür. Gerçek (TENZİH’)i “noksan sıfat- lardan arındırma” bu mertebeye ulaşan kimseler yapabilir.
Taklidi (TENZİH)den tahkiki (TENZİH)e ancak bu mertebenin ilmi ve anlayışı ile geçmek mümkündür. Gerçek bir (TENZİH) anlayışına ermenin tek şartı ise, evvel kişinin kendi gerçek varlığını tahlil ederek düşünce ve anlayışında ki noksanlıkları gidererek gerçek bir (İLÂH) anlayışı ile (TENZİH)i hakikatleri idrak ederek, (TENZİH) etmesi mümkün olabilecektir.
Aksi halde yapılan lâfzi ve hayali tenzihlerle (ALLAH) (c.c.) lühü hakkında (şunu yapar, veya, bunu yapmaz,) gibi hayali anlayışlarla Onun hakkında hüküm vermek olur ki; bu da ne edebe ne gerçek ilme ve ne de nezaket kurallarına uymayan bir davranış olmuş olur.
Bu mertebe ilk olarak gerçeği itibarile MÛSÂ (a.s.) ma ve ondan da Beni İsrâil kavmine verilmiştir. Ancak onlar daha ziyade madde ve paraya düşkün olduklarından, bu hakikati idrak edememişler, madde de aramışlar ve
neticede maddeperrest olmuşlardır.
Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın isimlenmiş vechi orasıdır” diye buyuran kelâmı ilâhi bu mertebeyi çok açık bir şekilde anlatmaktadır.
Bu mertebede sâlik “Vahid” ismi ile birlikte “Lâ Mevcude İllâ Allah” kelimesini fırsat buldukça çekmelidir.
“Gözüken her şey ve oluşan her fiil bir esmânın zuhurudur” idrâkine ulaşan kişi “Sıratullah” “Marîfetullah” “Allah bilgisi” yolunda epey menzil almış demektir.
“Varlık âleminde bulunan her “kim”‘lik fânidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb’ının varlığı bakidir.” “Kelâmı îlâhi”si bu mertebenin kemâlini anlatmaktadır.
Bu mertebede bir hayli çalışma neticesinde varlıklardaki “İzafî Kim”likler düşer ve onların yerini “Celâl ve İkram sahibi” olan Allah’ın güzel isimleri, “Esmâ’ül Hüsnâ” alır.
Daha evvelce varlıklarının kendine ait olduğu “zan”edilen isimler düşmüş, gerçek, yerine konmuş olur. Aslında gerçek zaten, yerindedir, fakat bizdeki yanlış bilinç ve uygulama yerini doğrusu ile değiştirmiş olur.
Bu mertebenin kemâli “Fenâ-i Esmâ” yani izâfi isimlerin fenâ (son) bulması’dır. Bir başka deyişle kendi varlığında ve dışarda gördüğü, hissettiği her varlığın Allah’ın güzel isimlerinden meydana geldiğini bilmesi ve Onu bütün noksanlıklardan mutlak “Tenzih” ederek yaşamasıdır.
“Mertebe-i Mûseviyyet”in tahsil yeri ve mertebesi, eymen vadisinin hakikati de burasıdır.
Nefs-i Sâfiye ye kadar süren seyr, “Sırat-ı Müstakîm” tevhîd-i ef-âl den sonra devam eden seyr ise “Sıratullah”tır.
Kûr’ân-ı Keriym; Şûrâ Sûresi; (42/53) Âyetinde bu hale işaret vardır.
صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا
فِي الْأَرْضِ أَلا إِلَى اللهِ تَصِيرُ الأُمُورُ
“Sıratillâhillezi lehü mâfissemavati ve mâ fil’ardi elâ ilellahi tesîrul umur” Meâlen: 53. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hep O'nun dur. Agâh ol! Bütün işler Allah'a dönüp varacaktır.!.
Bu bahsi de burada bitiriyoruz, daha fazlasını tadarak yaşamak temennisiyle. gayret bizden, yardım ve muvaffakiyyet Allah’dan dır. (c.c.) Bu mertebede de yapılacak zikir değişikliğini kısaca belirtmeğe çalışalım. Bu mertebenin özelliği, âfaki mânâ da Tevhid idrâkine doğru yol almağa devam etmektir.
Derse başlarken çekilen (2/700) adet “Kelime-i Tevhid” (2/100) adet daha eksiltilerek (2/500) e düşürülecek, verilen sayılar da Esmâlar’a devam edilecek, yine verilen sayıda VAHİD zikrine devam edilecek Sonra. (2/100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ mevcude illâllah) ilâve edilecek. Daha sonra bu mertebenin idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetleri en az (2/33) çer defa çektikten sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) min ehli beyt hazaratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.
Ancak, dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız diğerleri de böyle devam eder.
Bu mevzuda daha geniş bilgi altı peygamber isimli kitabımızın Mûsâ (a.s.) bölümünde gelecektir. Fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.
Kelime-i Tevhid kitabımızın, Tevhid-i Esmâ, bölümünde de bu mevzu ile ilgili bilgiler vardır oraya da bakılabilir.
“Allah size bir bakare boğazlamanızı emrediyor,” Bu mertebede bir hayli çalışma neticesinde varlıklardaki “İzafî Kim”likler düşer ve onların yerini “Celâl ve İkram sahibi” (55/27) olan Allah’ın güzel isimleri, “Esmâ’ül Hüsnâ” alır. Diye yukarıda ifade edilmişti.
Bilindiği ve yukarıda da bahsedildiği gibi bir mertebede “ineğin” dünya olduğunu ve bu dünya yı nefs-i emmâre kendi istikametinde kullandığı için onun ortadan kaldırılması gerektiğinin emri İlâh-î ile bildirilmesi mutlak sûrette kesilmesi lâzım geldiğidir.
Diğer taraftan, bakara-inek, Genelde “tabiat-dünya”dır, özelde ise sâlik’in nefs-i levvâme mertebesinde olan nefsidir, ve onu, yani nefs-i levvâme anlayışını kesmesi-üzerinden-ahlâkından kaldırması gerekmektedir. Mülhime nefse geçip, levm ederek bu bakarayı ne kadar çok beslemişim diye pişman olup “zebh-boğazladıktan-Hakk’a kûrb’ân ettikten sonra” her parçasını başkalarına fayda sağlamak üzere dağıtmasıdır. Aslında boğazlanması, sesinin kesilmesi dolayısı ile ahlâkının hükümsüz hâle getirilmesidir. Ayrıca hikâyede ki, inektir. O devirde Mûsâ (a.s.) ın kavminin bu hâdise ile daha henüz Emmâre, levvâme ve bâzılarının da mülhime mertebesinde olduğu anlaşılmaktadır.
Yukarıda bahsedildiği gibi şimdi isterseniz bu hâli izâfi olarak yaşamak için ister siz, o günlere gidin isterseniz o halleri bu günlere getirin, getirin ki, ne denmek istendiği daha iyi müşahedeli anlaşılmış olsun.
Mûsâ (a.s.) ise onlara zâhiren, hem kavminin mertebesinden ve hemde talepleri üzerine kendi mertebesinden haber vermektedir. Fakat onlar hâdiseyi ancak ve sadece kendi izâfî mertebelerinden anlamaya çalıştılar, gerçek “Mûseviyyet” mertebesini anlayamadılar. Gerçek “Mûseviyyet” mertebesini ise Hakkikat-i Muhammed-î mensubu olan irfan ehli anlamıştır, diyebiliriz. Çünkü onlar hakikat-i Muhammediyye üzere olan ilm-i İlâhiyyenin câmi ismiyle cem olmuş varisleridir.
Diğer taraftan hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle izafî mânâ da aynı zamanda (Esmâ-ul Hüsnâ) isimler mertebesidir. Ayrıca (Nûr’u İlâh-î) mertebesidir. Varlıklar burada bir bütün olarak lâtif varlıklarıyla mevcutturlar ve ef’âl âleminin bütün zuhura gelecek varlıkları son zuhur kaynaklarını buradan almaktadırlar. “Şef’iyyet-ikilik” buradan başlamaktadır. Bu mertebe de bir hayli çalışma neticesinde varlıklardaki “İzafî Kim”likler düşer ve onların yerini “Celâl ve İkram sahibi” (55/27) olan Allah’ın güzel isimleri, “Esmâ’ül Hüsnâ” alır. Diye yukarıda ifade edilmişti.
Bilindiği gibi “Esmâ’ül Hüsnâ” mütekâbil-karşılıklı-zıt isimlerden meydana gelmiştir, Celâl-î ve cemâl-î isimler olarak ikiye ayrılırlar. Celâl-î isimler fâil-etken, tesir-müessir olanlar. Cemâl-î isimler ise mef’ûl-etilgen-tesir alan isimlerdir. İşte bu yüzden İlâh-î rahmet ve ikram (Celâl) kaynaklı olan Cemâlinden gelmektedir. Ve bu hakikat hakikat-i câmia olarak bütün âlemi kaplamıştır.
Hakkikat-i İlâhiyye de Ulûhiyyet mertebesi fâil, sıfat-hakikat-i Muhammed-î mertebesi mef’ûl’dür.
Bir sonraki tecelli ve nüzülde, Hakkikat-i Muhammed-î sıfat-ceberût mertebesi fâil, esmâ-melekût mertebesi mef’ûl dür.
Daha sonraki tecelli ve nüzülde de, esmâ mertebesi fâil, şehadet mertebesi ise mef’ûl-etilgen tesir edilen ve esmâül hüsnâ’nın özünde bulunan bütün hakikat ve zuhurlarının bu yolla meydana çıktığı-zuhur ettiği ef’âl-şehadet âlemidir.
Bütün bu tecellî ve zuhurlar Ulûhiyyetin zâtında bulunan İlmi İlâhiyyenin silsileten bir sistemler manzûmesi olarak âlemde, âlem ismini alarak zuhura çıkmasıdır. Seyrimizi bu idrakle yaptığımız zaman bu âlemde, görebileceğimiz ancak Âyet-i Kerîmelerdeki gerçek hakikatlerle bu anlayışlar olur.
“Velillâhil meşriku vel mağribu fe eynema tüvellu fesemme vechullah, innellahe vasiun aliym.” Meâlen: (2/115. Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın vechi oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın rahmeti geniştir, o herşeyi bilendir.
“Küllü men aleyhe fe’nin ve yebka vechü Rabbike zülcelâli vel ikram” Meâlen: (55/27) “Varlık âleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce-Celâl ve ikram sahibi Rabb’ının VECHİ, varlığı bakidir.” Yer yüzünde de aslında hayat bu iki hâl ile devam etmektedir, herhangi bir varlık bir mertebede fâil-etken-er- Akl-ı kül hükmünde iken, diğer bir mertebe de mef’ûl etilgen üretken-dişi-Nefs-i kül olmaktadır. Ve hayat-ı dünyeviyye ve tabiat dediğimiz beşer olarak içinde yaşadımız bu sistemin aslı da bu dönüşümlerdir. Yukarıda kısaca bahsettiğimiz gibi bu dünya tabiat âlemi bu yüzden izâfî-teşbih-î mânâ da Cemâlî etilgen “bakara-ineğe” benzetilmiştir. Eğer Âyet-i kerîme devam ederek birde bu hakikatleri daha geniş mânâ da fail-etken yönünden de belirtmek isteseydi belki de Ben-î İsrâîl’den (Bakara-ineğin) karşılığı- fâil ve etkeni olan (sevr-öküz) ü de kestirmek isteyecekti. İşte işin hakikat-i olarak iş’âri yönde bu bölümde bunlarda vardır, ve daha da neler vardır. Biz yine yolumuza devam edelim.
“ay dediler: Bizi eğlence yerine mi koyuyorsun?” Yani bizlerle alaymı ediyorsun? Çünkü taleb ettikleri şey hakkında kendilerine iletilen şeyle bir bağlantı
kuramadılar, ayrıca bir hikmete dayanır diye de düşünemediler. Çünkü gerçek mânâ da peygamberlik ve “Kelîmullah” mertebesinden haberleri yok idi. Kendilerine söylenenin Hakk’ın sözü değil beşer Mûsân’ın sözü olduğunu ve onlarla eğlendiğini zannederek işin ciddiyyetinin farkında olamadılar. Ayrıca Mısır adetlerinden kendilerinde kalma bakara-ineğin nefislerinde ki kutsallığı idi. Ve bu yüzden Peygamberlerini kavmiyle eğlenen bir kişi zannettiler. Bu hal ise tam îmân etmeyen sûreta îmân etmiş gibi görünen kişinin hâlidir. İşte dervişlikte de bu haller geçerlidir gerçek derviş ile sadece merak ve sûret, dervişi olanların arsında ki fark ta budur.