Yevme natvî-ssemâe ketayyi-ssicilli lilkutub(i)(c) kemâ bede/nâ evvele ḣalkin nu'îduh(u)(c) va'den ‘aleynâ(c) innâ kunnâ fâ'ilîn(e)
Yazılı kağıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.
Göğü, kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız.
Enbiyâ Suresi'nin 104. ayeti, kıyamet gününde göklerin dürülmesi ve yaratılışın yeniden iadesi temasını işler. Ayet, Allah'ın kudretini ve vaadinin kesinliğini vurgulayan güçlü bir dilbilimsel yapıya sahiptir. Özellikle 'natvî', 'sicill' ve 'nu'îduhû' kelimeleri, ayetin ana mesajını oluşturan temel kavramlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'طوى' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi birbiri üzerine katlamak, sarmak olduğunu belirtir. Ayetteki 'natvî' fiili, göklerin kıyamet anında toplanıp dürülmesini, varlığının sona erdirilmesini mecazi bir anlatımla ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin ve yaratılışı sona erdirme yetkisinin bir göstergesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'natvî' fiilini 'nüfni' (yok ederiz) veya 'nüzîl' (ortadan kaldırırız) anlamında yorumlar. Göklerin dürülmesi, onların varlığının son bulması ve düzeninin bozulması metaforudur. Bu, Arap dilindeki yaygın bir mecaz olup, bir şeyin ortadan kaldırılmasını veya sona erdirilmesini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'طوى' kökünün Kur'an'daki kullanımlarının genellikle bir şeyi kapatma, gizleme, sona erdirme veya bir araya getirme anlamlarını taşıdığını belirtir. Enbiyâ 104'teki 'natvî', kozmik düzenin sona erdirilmesi ve yeni bir başlangıca yer açılması anlamında kullanılır, bu da Allah'ın mutlak iradesini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sicill' kelimesinin 'sahife' (sayfa) veya 'kitap' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'keta'i's-sicilli' ifadesi, yazılı bir belgenin veya rulo halindeki bir kitabın dürülmesi gibi, göklerin de aynı şekilde toplanıp yok edileceğini anlatır. Bu, kolayca ve kesin bir şekilde gerçekleşecek bir eylemi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sicill' kelimesinin 'yazılı sahife' veya 'üzerine yazı yazılan şey' olduğunu ifade eder. Ayetteki benzetme, göklerin tıpkı bir yazılı belgenin okunup işi bittikten sonra dürülüp kaldırılması gibi, kıyamet anında varlığının sona erdirileceğini ve düzeninin bozulacağını anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'kitap' ve 'yazı' kavramlarının genellikle ilahi takdiri, kaderi veya ilahi kayıtları ifade ettiğini belirtir. 'Sicill' kelimesi de bu bağlamda, ilahi düzenin ve varoluşun bir kaydı olarak düşünülebilir. Göklerin 'sicill' gibi dürülmesi, bu ilahi düzenin sona erdirilmesi ve yeni bir düzenin kurulması anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'بدأ' fiilinin 'bir şeyi ilk defa yapmak, icat etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kema bede'nâ evvele halkın' ifadesi, Allah'ın yaratılışı ilk kez başlattığı gibi, onu tekrar yaratmaya da kadir olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın mutlak yaratma gücünü ve başlangıç ile son arasındaki bağlantıyı gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'bede'e' fiilinin 'ibtidâ' (başlangıç) anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın varlıkları yoktan var etme kudretini ve bu kudretin yeniden yaratma için de geçerli olduğunu belirtir. Bu, kıyamet sonrası dirilişin mantıksal temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عاد' fiilinin 'geri dönmek, tekrar etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Nu'îduhû' fiili, Allah'ın yaratılışı ilk kez başlattığı gibi, onu tekrar iade edeceğini, yani yeniden dirilteceğini ifade eder. Bu, ahiret inancının ve dirilişin kesinliğini vurgulayan temel bir kavramdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'i'âde' kelimesinin bir şeyi ilk durumuna döndürmek veya tekrar yapmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'nu'îduhû' ifadesi, Allah'ın ilk yaratılışı gerçekleştirdiği gibi, kıyamet sonrası dirilişi de kolaylıkla gerçekleştireceğini, bu konuda hiçbir zorluk çekmeyeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'i'âde' kavramının 'ibtidâ' (başlangıç) kavramıyla ilişkili olduğunu ve bir şeyin başlangıçtaki haline döndürülmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'nu'îduhû', Allah'ın yaratma kudretinin hem başlangıçta hem de sonda mutlak olduğunu, dirilişin de bu kudretin bir tecellisi olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'وعد' kelimesinin 'söz vermek' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın vaatleri için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'va'den aleynâ' ifadesi, yeniden yaratma ve dirilişin Allah'ın kendi üzerine aldığı kesin bir söz olduğunu, bu sözden dönmeyeceğini vurgular. Bu, inananlar için bir güvence kaynağıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'va'd' kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak Allah'ın vaatlerinin genellikle hayır ve kesinlik ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'va'den aleynâ', Allah'ın diriliş vaadinin mutlak ve şaşmaz olduğunu, gerçekleşeceğinden şüphe duyulmaması gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'فعل' kelimesinin 'bir işi yapmak, gerçekleştirmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'innâ künnâ fâ'ilîn' ifadesi, Allah'ın vaat ettiği şeyi kesinlikle yapacağını, bu konuda hiçbir engel veya acizlik bulunmadığını vurgular. Bu, Allah'ın mutlak kudretinin ve iradesinin bir beyanıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fâ'il' kelimesinin 'bir fiili gerçekleştiren' anlamına geldiğini ve Allah'a nispet edildiğinde O'nun mutlak kudretini ve iradesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadini yerine getirme gücünün ve kararlılığının altını çizer, dirilişin kesinliğini pekiştirir.
Enbiyâ Sûresi
“Yevme natvî-ssemâe ketayyi-ssicilli lilkutub(i) kemâ bede/nâ evvele halkin nu’îduh(u) va’den aleynâ innâ kunnâ fâ’ilîn(e)” Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız. (21/104)
Müşabehet ve misliyet sebebiyle Kur’an-ı Kerim’de “iade” tabiri geçmiştir. 21/104“ O gün, semâyı yazılı sayfaları dürer gibi düreriz! İlk yaratmaya başladığımız gibi (yer-gök bitişik hâle) onu iade ederiz! “ O gün gökleri yazılı kağıtların tomarı gibi düreriz, nitekim evvel-i halka yaymış idik onu iade ederiz. Yani geri döndürürüz. Fen erbabına malumdur ki sema tabir ettiğimiz semavi cisimleri iptida-i tekevvünlerinden sehab-ı muzi halinde idiler. Bunların fezada devirlerinde merkezkaç kuvvetleri sebebiyle kendilerinden birer küreler infikak ederek onların etrafında devre başladılar.
Devretmelerinin nuruyla meydana geldiler, merkezde kalan cirim vüs’at ve cesameti hasabiyle teberrüt ve tasallub etmeyerek buhar-ı nari halinde kendi mihferi etrafında devreyledi, kendinden meydana gelen ecram-ı müteberride ve mutasallibeyi hararetiyle teshin ve ziyasıyla münevver etti. Yani bu manzumenin güneşi oldu, fezada bu gibi manzumeler adetlendirilemeyecek kadar çoktur. Bizim manzumemiz dahi Merkür ve plutoya kadar dokuz gezegen den oluşur, bunlar ortadaki güneş etrafında dönerler. Üzerinde bulunduğumuz dünyaya nazaran güneş ve gezegenler ve küçük gezegenler bizim semamız yani uluvvümüzdür. Yani bizim yüceliğimizdir.
İptida-i hilkatta semavat ve arzın bitişik olduğu halde yek diğerinden ayrıldığı ayet-i Kerimede eyan buyurulur. 21/30 “ O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi? emâlar ve arz birleşik idi de biz onları yarıp ayırdık! “ Hakikatı örtenler nazar-ı istidadı ile görmediler mi yani görüş deliliyle bakmadılar mı semavat ve arz bitişik idi biz onları ayırdık. Bundan anlaşılır ki kıyamet-i kübrada tomar halinde yazılmış bir kitabın sahifeleri nasıl dürülüp bükülür ise semavatı teşkil eden cisimler dahi muvazenesini kayıp ederek yek diğeri ile tesadüm ve bu müsameden çarpışmadan büyük sıcaklık meydana gelerek cümlesi eriyecek ve kitap sahifelerinin intivası gibi birbirine indimaç ve intiva eyleyerek yine sehab-ı muzi haline gelecek.[104]