Veedḣalnâhum fî rahmetinâ innehum mine-ssâlihîn(e)
Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.
Onları da rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten salih olanlardandı.
Enbiyâ Suresi 86. ayet, Allah'ın peygamberlere yönelik rahmetini ve bu rahmete nail olmalarının temel sebebini, yani salih amellerini vurgulamaktadır. Ayet, ilahi lütuf ile salih ameller arasındaki güçlü ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'duhûl' (دخول) kelimesini bir şeyin içine girmek olarak açıklar. Ayetteki 'edhalnâhum' (أدخلناهم) fiili, Allah'ın peygamberleri rahmetinin içine sokması, onları bu rahmetle kuşatması anlamındadır. Bu, sadece fiziksel bir giriş değil, aynı zamanda manevi bir kabul ve lütuf halidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'daki mecazi kullanımlara dikkat çeker. Burada 'rahmetin içine almak', mecazi olarak Allah'ın lütfunu ve ihsanını onlara bahşetmesi, onları koruması ve yüceltmesi anlamındadır. Fiil, Allah'ın kudretini ve iradesini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'rahmet' (رحمة) kelimesini, kalpteki acıma duygusunun gerektirdiği iyilik ve ihsan olarak tanımlar. Allah için kullanıldığında ise, sadece iyilik ve ihsan anlamındadır, çünkü Allah'ın acıma duygusu yoktur. Ayetteki 'rahmetinâ' (rahmetimiz), Allah'ın peygamberlere özel lütfunu, onlara bahşettiği nimetleri ve onları koruyup yüceltmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. Ona göre rahmet, Allah'ın yaratılmışlara karşı temel tutumunu ifade eden, lütuf ve merhamet içeren bir kavramdır. Bu ayetteki 'rahmetinâ', Allah'ın peygamberlere yönelik özel bir lütfu ve onlara bahşettiği ilahi inayeti temsil eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, rahmetin Allah'tan geldiğinde nimet ve ihsan, kullardan geldiğinde ise acıma ve şefkat olduğunu belirtir. Ayetteki 'rahmetinâ', Allah'ın peygamberlere yönelik sonsuz lütfunu, onları seçmesini, korumasını ve onlara cennet gibi büyük bir mükafatı vaat etmesini kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'salâh' (صلاح) kelimesini fesadın (bozukluğun) zıttı olarak açıklar. 'Sâlih' (صالح) ise, kendisinde fesad bulunmayan, doğru ve iyi olan demektir. Ayetteki 'es-sâlihîn' (salihler), peygamberlerin Allah'ın emirlerine uygun, doğru ve faydalı işler yapan, ahlaken yüce kişiler olduğunu vurgular. Bu, onların Allah'ın rahmetine nail olmalarının temel sebebidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sâlihîn' kelimesini, Allah'a itaat eden, doğru yolda olan ve iyi ameller işleyen kimseler olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, peygamberlerin bu niteliklere sahip olmaları, onların Allah katındaki yüksek mertebelerini ve ilahi rahmete layık görülmelerinin nedenini ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salâh' kavramının Kur'an'da hem bireysel hem de toplumsal düzeyde iyilik ve düzeni ifade ettiğini belirtir. 'Sâlihîn', sadece kişisel dindarlığı değil, aynı zamanda topluma faydalı olmayı ve Allah'ın düzenini yeryüzünde tesis etmeyi amaçlayan kimselerdir. Peygamberlerin 'sâlihîn' olması, onların hem Allah ile ilişkilerinde hem de insanlarla ilişkilerinde mükemmel olduklarını gösterir.
Enbiyâ Sûresi
“Veedhalnâhum fî rahmetinâ innehum mine-ssâlihîn(e)” Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi. (21/86)
Arapça bir kelime olmayan İsmâîl’in aslının İşmavil olduğu, İsmâîn şeklinin de bulunduğu (Mevhûb b. Ahmed el-Cevâlîkī, s. 7, 13, 14; Horovitz, s. 91-92; Jeffery, s. 63-64), Süryânîce olup “Allah’a itaatkâr” anlamına geldiği nakledilmekle birlikte (Tâcü’l-ʿarûs, “İsmâʿîl” md.; Fîrûzâbâdî, VI, 39) kelimenin aslı İbrânîce Yişmâ’êl’dir ve “Tanrı işitir” mânasındadır. Tevrat’ta Yişmael kelimesi meleğin, “İşte sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın ve onun adını İsmâil koyacaksın, çünkü Rab sana olan cefayı işitti” (Tekvîn, 16/11) sözünden hareketle İbrânîce’de “işitmek, bir dilek veya isteği kabul etmek” anlamına gelen şâma fiiline bağlanmaktadır. Bu fiil, Hâcer’e yapılan cefanın Rab tarafından duyulması (Tekvîn, 16/11) veya İbrâhim’in, oğlu İsmâil’le ilgili temennisinin (Tekvîn, 17/20), ayrıca çölde çocuğun susuzluktan ağlamasının Allah tarafından işitilmesi olaylarıyla da bağlantılı kılınmaktadır (Tekvîn, 21/17). Kelime Kitâb-ı Mukaddes’in eski nüshalarında Hismael, Ismahel, Hismahel ve Smahel şekillerinde de yazılmıştır (DB, III/1, s. 991).[96]
İdrîs’le ilgili olarak gerek tarih, tabakat ve tefsir kitaplarında gerekse kısas-ı enbiyâ türü eserlerde oldukça farklı ve ayrıntılı rivayetler yer almakta, idrîs kelimesinin menşei ve anlamına dair çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Arap lugatçıları, idrîsin yabancı bir kelime olduğunu belirtmektedir (Tâcü’l-ʿarûs, “drs” md.; Kāmus Tercümesi, “drs” md., el-Muʿarreb, s. 102). Aloys Sprenger ve Eickmann gibi bazı Batılılar ise kelimenin Arapça olduğu görüşündedir (Jeffery, s. 51). Bazı İslâmî kaynaklarda İdrîs’in asıl adının Uhnûh (Ahnûh) olduğu, Allah’ın kitabını çok okuduğu için kendisine İdrîs denildiği nakledilirse de (İbn Kuteybe, s. 10) bu görüş doğru kabul edilmemektedir. İdrîs kelimesinin İbrânîce ve Süryânîce’de aslının bulunmadığı nakledildiği gibi “ders” kökünden “if‘îl” kalıbında Arapça bir kelime olup İbrânîce’de “öğretti, alıştırdı, eğitti” anlamındaki “hnh” kelimesinin tercümesi olduğu da ileri sürülmüştür (Ahmed el-Cevâlîkī, s. 102-103; Jeffery, s. 51). Zemahşerî, idrîsin ders kökünden Arapça bir kelime olduğu, Allah’ın kitabını çok okuyup incelediği için kendisine bu ismin verildiği yolundaki görüşü reddeder (el-Keşşâf, II, 513).[97]
Sözlükte “sahip, mâlik” anlamındaki zû ile “nasip, kısmet; eş, benzer; kefalet” gibi anlamlara gelen kifl kelimesinden oluşan zülkifl “nasip, kısmet veya kefalet sahibi” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “kfl” md.).[98]
İsmail a.s. Tevhid-i Ef’âl mertebesi prygamberiydi. İsminin anlamı işitmek olduğundan yola çıkarak, Hakk’ı işitme mertebesi peygamberi ve programını hayata geçirendir. Kim seyrinde İsmâiliyet mertebesine gelmiş ise Hakk’ı işitme mertebesine gelmiştir.
Yeryüzünde ilk mi’racı yapıp yükselen kişi İdrîs (a.s.) dır. Muhyiddîni Arabî hazretleri Füsûs-ül Hikem isimli eserinde bu mekânın güneş feleği olduğunu ve İdrîs (a.s.) ın rûhanîyyet makâmının onda olduğunu bildirmektedir.
İdrisiyet mertebesine gelen ise Mi’racını “yükseltilişini” idrak etme ve Mi’racın tedrisi dersini yapmaktadır.
Zülkifl a.s. mertebesine elen kimse ise Hakk’tan nasibini yani ilhamat ve doğuşatları alma mertebesine gelmedir.