İnne-lleżîne âmenû velleżîne hâdû ve-ssâbi-îne ve-nnasârâ velmecûse velleżîne eşrakû inna(A)llâhe yefsilu beynehum yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)
Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve Allah'a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir.
Şüphesiz o iman edenler, yahudi olanlar, sabiîler (yıldıza tapanlar), hıristiyanlar, ateşe tapanlar ve (Allah'a) eş koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla görüp bilendir.
Hac Suresi'nin 17. ayeti, farklı inanç grupları arasındaki nihai hükmün Allah tarafından Kıyamet Günü verileceğini ve Allah'ın her şeye şahit olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, 'iman', 'Yahudilik', 'Sabiilik', 'Hristiyanlık', 'Mecusilik' ve 'şirk' gibi temel inanç kategorilerini ele alarak, bu gruplar arasındaki ayrımın ilahi bir yargıyla sonuçlanacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdiki ve güven duymasıdır. Ayetteki 'âmenû' (ءَامَنُوا۟) kelimesi, Allah'a ve peygamberlerine inanıp tasdik eden müminleri ifade eder. Bu, sadece dil ile ikrar değil, aynı zamanda kalben tasdiki ve güveni içeren kapsamlı bir teslimiyet halidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu'ya göre 'iman' (أمن), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyet halidir. Ayette geçen 'âmenû' (ءَامَنُوا۟), bu güven ve teslimiyetin somutlaşmış halini temsil eden müminler grubunu ifade eder. Bu kavram, Allah ile insan arasındaki ilişkinin temelini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hâdû' (هَادُوا۟) kelimesini 'Yahudi oldular' veya 'Yahudiliğe döndüler' şeklinde açıklar. Bu, Hz. Musa'nın şeriatına tabi olan ve İsrailoğulları'ndan gelen bir inanç grubunu ifade eder. Ayette, diğer inanç gruplarıyla birlikte zikredilerek, onların da ilahi yargıya tabi olacağı belirtilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hâdû' (هَادُوا۟) kelimesinin 'tevbe ettiler' anlamından geldiğini ve daha sonra Yahudiler için bir isim haline geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, belirli bir dinî topluluğu, yani Yahudileri ifade eder ve onların da Kıyamet Günü'nde Allah'ın hükmüne tabi olacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, Sâbiîleri (ٱلصَّـٰبِـِٔينَ) 'din değiştirenler' veya 'yıldızlara tapanlar' olarak tanımlar. Onların belirli bir peygambere bağlı olmayan, farklı inançlara sahip bir topluluk olduğunu belirtir. Ayette, bu grubun da diğer inanç grupları gibi Allah'ın yargısına tabi olacağı ifade edilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, Sâbiîlerin (ٱلصَّـٰبِـِٔينَ) 'dinlerinden çıkanlar' veya 'yıldızlara tapanlar' olarak bilindiğini kaydeder. Onların ne Yahudi ne de Hristiyan oldukları, ancak kendi özgün inanç sistemlerine sahip oldukları belirtilir. Ayetteki zikredilişleri, Allah'ın hükmünün tüm inanç gruplarını kapsayıcı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (شرك), Allah'a ortak koşmak, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmektir. 'Eşrakû' (أَشْرَكُوٓا۟) kelimesi, bu eylemi gerçekleştirenleri, yani müşrikleri ifade eder. Ayette, bu grubun da diğer inanç grupları gibi Kıyamet Günü'nde Allah'ın hükmüne tabi olacağı belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzuzu, 'şirk' (شرك) kavramını Kur'an'ın en temel ve olumsuz kavramlarından biri olarak ele alır. Allah'ın birliğini (tevhid) reddeden her türlü eylem ve inanç 'şirk' kapsamına girer. Ayetteki 'eşrakû' (أَشْرَكُوٓا۟), Allah'ın mutlak birliğine karşı çıkan ve O'na ortak koşanları ifade eder ve onların da ilahi yargıya tabi olacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'yefsilu' (يَفْصِلُ) kelimesinin 'ayırmak, hüküm vermek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın Kıyamet Günü'nde farklı inanç grupları arasında adil bir şekilde hüküm vereceğini, haklıyı haksızdan ayıracağını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fasl' (فصل) kelimesinin 'iki şey arasındaki ayrım' ve 'hüküm verme' anlamlarını taşıdığını açıklar. 'Yefsilu' (يَفْصِلُ) fiili, Allah'ın Kıyamet Günü'nde insanlar arasındaki ihtilafları çözeceğini, her bir gruba hak ettiği karşılığı vereceğini ve nihai kararı vereceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şehîd (شهيد), hazır olan, gören ve bilen demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeye mutlak bir şekilde şahit olduğunu, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını ifade eder. Ayetteki 'şehîdün' (شَهِيدٌ), Allah'ın tüm inanç gruplarının amellerine ve niyetlerine şahit olduğunu, dolayısıyla adil hüküm vereceğini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şehîd' (شهيد) isminin Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini ve gözetimini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Allah her şeye şahittir' ifadesi, O'nun Kıyamet Günü'nde vereceği hükmün tam bir bilgi ve adalet üzerine kurulu olacağının garantisidir. Hiçbir amel veya inanç O'nun bilgisinin dışında kalmaz.
Hac Sûresi
“İnne-llezîne âmenû vellezîne hâdû ve-ssâbi-îne ve-nnasârâ velmecûse vellezîne eşrakû inna(A)llâhe yefsilu beynehum yevme-lkiyâme(ti) inna(A)llâhe alâ kulli şey-in şehîd(un)” Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir. (22/17)
İmân ehline gelince, o kimseler ki imân ettiler;
Mertebe-i Âdemiyetten mertebe-i Muhammediyete kadar bütün bu mertebelerin imân ehli var, âmenû dendiği zaman bütün bu mertebeleri kapsamına alıyor, biz imân ehli dendiği zaman sadece müslümanları zannediyoruz.
O imân edenler şunlar ki, bunların bir kısmı Yahudilerdir yani beni İsrâîl’dir bunlardan imân ehli olanlar, sadece ırsi Yahudilik yetmiyor yani ve imân ehli olan hıristiyanlar ve sabiiyn yani yıldıza bakanlar, yıldıza tapanlar.
Efendimiz (s.a.v.) diyor ki “Benim ümmetimin hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz, çünkü onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir”, birde Yusuf (a.s.) “Ben rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiklerini gördüm” dediği yıldız var. Yıldızın hakikatini idrak etmiş olanlar “Ven necmi iza heva”(Necm,53/1.Âyet) bu heva yıldızını da idrak etmiş olanlardır.
Sabiiyn tarihte geçmiş bir kavim olarakta bilgilerde bildiriliyor, bunlara İdris (a.s.) ve onun devrindekiler de diyorlar, Babil devrinde yıldıza tapan kişiler olduğu da söyleniyor, fakat burada her ne hal ise biz onları belirli bir grup olarak düşünmeyelim de, gönül semasında yıldız gibi parlayanlar diyelim, Kim ki, bunlardan Allah’a imân etti, yani Yahudi olsun, hıristiyan olsun, bütün peygamberan mertebesinde yıldızlaşan kimseler olsun, İslâmiyyetin genişliğine bakın, biz hıristiyanlar küfür ehli, Yahudiler küfür ehli diyoruz, sûreti Yahudi ve hıristiyan olanlar için böyle ama biz hakikat-i Mûseviyye’den, hakikat-i İseviyye’den bahsediyoruz ki onlarda imân ehli İslâm olduklarından mertebe-i İseviyyet’in, mertebe-i Mûseviyyet’in gerektirdiği ahiretteki karşılığı ne ise onu görecekler, bugünkü Mûsevi de onu görecektir, fakat bugünkü Mûsevi derken Mûsevi grubu olarak bilinenlerin tümü değil, İslâmiyyet’in içinde de Mûseviler var, Mûsevi grupların içinde de imân ehli Mûseviler var işte ahirette bunların hepsi ayrılıp kendi Rabları itibarıyla korkuları ve hüzünleri olmayacak, yeter ki kendi mertebesi olarak imân etmiş olsun ve o mertebenin gereği sâlih ameli işlemiş olsun, işte bütün mesele sistemi fazla dolaştırmadan, karıştırmadan, sağda solda vakit geçirmeden doğru olarak gidip ve sadece bilmekle değil tatbik etmekle ve iyi niyetle yapabildiği kadar yapmalı kişi, zâten yapamadığını da ondan istemiyorlar, bir araç 150 kişi taşıyorsa ona 300 kişi bindirmek haksızlık olur, 100 kişi binerse de görevini tam hakkıyla yapmamış olur, işte biz kapasitemizin ne kadar olduğunu bilmediğimiz için elimizden geldiği kadar çalışmamızı yapmamız gerekiyor ki âzami derecede bu âlemden istifade edelim, buraya gelişimizin tek hayat şansı var onu da değerlendirelim.
Bir de bunların haricinde Mecusiler ve bildiriyor. Mecusiler, ateş kültüyle ilgili inanç ve ritüelleri sebebiyle Ateşperestlik adıyla da bilinir. Nefsinin emarenin ateşinde olup nefsini ilâh edinendir.
“Eşrakû” ortak koşanlar ise kendi vehimi ve hayali varlığını hakiki ve varlık hakk’ın varlığına ortak koşanlardır.
İşte zâhiri kıyamette bunlar fasıllara kim hangi mertebenin iman ehli, kim ortak koşuyırdu, kim nefsine tapıyordu.
Kişi “ölmeden önce ölür” ve kendi kıyametini koparır ve kendi varlığında Hakkı kıyam ettirirse kim hangi mertebedeniman ehli, kim sapmış, kim nefsine tapıcı, kim hakkın varlığına ortak koşuyor, O kıyameti kopmuş sahada Allah kendi kendine şahittir. Allah’ı ancak, Allah görür demişlerdir.