Elleżîne uḣricû min diyârihim biġayri hakkin illâ en yekûlû rabbuna(A)llâh(u)(k) velevlâ def'u(A)llâhi-nnâse ba'dahum biba'din lehuddimet savâmi'u vebiye'un vesalevâtun vemesâcidu yużkeru fîhâ-smu(A)llâhi keśîrâ(an)(c) veleyensuranna(A)llâhu men yensuruh(u)(k) inna(A)llâhe lekaviyyun ‘azîz(un)
Onlar, haksız yere, sırf, "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah'ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izetlidir (her şeye galiptir).
Hac Suresi 40. ayet, zulme uğrayan müminlerin durumunu ve Allah'ın yeryüzündeki dengeyi nasıl sağladığını ele almaktadır. Ayet, inanç özgürlüğünün önemini vurgularken, Allah'ın müdahalesi olmasaydı ibadethanelerin yok olacağını belirtir ve Allah'ın yardım edenlere yardım edeceğini müjdeler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hurûc' (çıkış) kelimesinin, bir yerden ayrılma eylemini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'uhricû' (çıkarıldılar) ifadesi, bu ayrılığın kendi istekleri dışında, zorla gerçekleştiğini vurgular. Bu, Mekke'den Medine'ye hicret eden müminlerin yaşadığı sürgün durumunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hurûc' kelimesinin 'dahûl' (giriş) kelimesinin zıttı olduğunu ve bir şeyin bulunduğu yerden ayrılmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki pasif form (uhricû), çıkarılma eyleminin bir başkası tarafından gerçekleştirildiğini ve mağduriyetin altını çizdiğini gösterir. Bu, inançları yüzünden yurtlarından kovulanların durumunu netleştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'hurûc' kavramının genellikle bir yerden ayrılma, bazen de bir topluluktan dışlanma anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'uhricû' ifadesi, sadece fiziksel bir ayrılığı değil, aynı zamanda toplumsal bir dışlanmayı ve zulmü de içermektedir. Bu, müminlerin inançları nedeniyle maruz kaldıkları haksızlığı vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'def'' kelimesinin bir şeyi uzaklaştırmak, savmak anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'def'u'l-lâhi'n-nâse ba'dahum bi-ba'd' ifadesi, Allah'ın bir kısım insanı diğerleriyle savması, yani kötülüğü iyilikle veya bir zulmü başka bir güçle dengelemesi mecazını taşır. Bu, ilahi müdahalenin bir biçimidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'def'' kelimesinin bir şeyi şiddetle itmek veya uzaklaştırmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanların bir kısmını diğerleriyle savarak, yeryüzünde tam bir yıkımın önüne geçmesini ifade eder. Bu, ilahi hikmetin ve düzenin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'def''in bir şeyi yerinden oynatmak veya bir zararı gidermek için yapılan eylem olduğunu belirtir. Ayetteki 'def'u'l-lâhi' ifadesi, Allah'ın insanlık tarihindeki çatışmaları ve zulümleri tamamen yok etmeyip, belirli bir denge içinde tutarak daha büyük bir yıkımı engellediğini gösterir. Bu, ibadethanelerin korunmasının temel nedenidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hedm' kelimesinin bir yapıyı tamamen yıkmak, harap etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lehuddimet' (mutlaka yıkılırdı) ifadesi, Allah'ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı, ibadethanelerin tam bir yıkıma uğrayacağını kesin bir dille ifade eder. Bu, ilahi korumanın önemini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hedm'in bir binayı temelinden yıkmak olduğunu ve genellikle geri dönülemez bir yıkımı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bu kelimenin kullanımı, Allah'ın müdahalesi olmasaydı, farklı dinlere ait ibadethanelerin tamamen ortadan kalkacağını ve yeryüzünde ibadet imkanının kalmayacağını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hedm' kelimesinin bir şeyi temelinden söküp atmak, yok etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lehuddimet' ifadesi, Allah'ın koruması olmasaydı, sadece camilerin değil, tüm ibadethanelerin (manastırlar, kiliseler, havralar) tamamen yıkılacağını ve ibadetin imkansız hale geleceğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'savâmi'' kelimesinin Hristiyanların manastırları olduğunu ve keşişlerin ibadet ve inziva için kullandıkları yerler olduğunu belirtir. Ayette bu kelimenin zikredilmesi, İslam'ın sadece kendi ibadethanelerini değil, diğer dinlerin ibadethanelerini de koruma altına aldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'savâmi'' kelimesinin 'savmaa'nın çoğulu olduğunu ve Hristiyanların ibadet ve inziva yerleri olan manastırları ifade ettiğini açıklar. Ayette bu kelimenin geçmesi, Allah'ın yeryüzündeki dinler arası dengeyi koruma prensibini ve tüm ibadethanelere yönelik genel bir koruma iradesini ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'savâmi'' kelimesinin Kur'an'da Hristiyan manastırlarını ifade ettiğini ve bu ayette diğer ibadethanelerle birlikte zikredilmesinin, Allah'ın tüm ibadet yerlerine yönelik genel bir koruma ilkesini yansıttığını belirtir. Bu, dinler arası hoşgörü ve ibadet özgürlüğünün Kur'an'daki temellerinden biridir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mesâcid' kelimesinin 'secde' fiilinden türediğini ve secde edilen yerler, yani camiler anlamına geldiğini belirtir. Ayette diğer ibadethanelerle birlikte zikredilmesi, camilerin de ilahi koruma altında olduğunu ve Allah'ın adının anıldığı yerler olarak özel bir konuma sahip olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mescid' kelimesinin 'secde' kökünden geldiğini ve Allah'a ibadet edilen, secde edilen yer anlamına geldiğini açıklar. Ayette 'yüzkeru fîhâ ismu'l-lâhi kesîrâ' (içinde Allah'ın adı çokça anılan) ifadesiyle birlikte kullanılması, camilerin Allah'ı anma ve ibadet etme merkezleri olarak önemini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mescid' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir yapıdan öte, Allah'a teslimiyetin ve ibadetin sembolü olduğunu belirtir. Bu ayette camilerin diğer ibadethanelerle birlikte anılması, Allah'ın yeryüzündeki tüm ibadet biçimlerine yönelik genel bir koruma ilkesini yansıtırken, camilerin Müslümanlar için merkezi konumunu da vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nasr' kelimesinin düşmana karşı yardım etmek, destek olmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'men yensuruhu' (ona yardım edenlere) ifadesi, Allah'ın dinine, davasına veya müminlere yardım edenlere Allah'ın da yardım edeceğini kesin bir dille ifade eder. Bu, ilahi bir vaattir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nasr' kelimesinin birine düşmanına karşı destek olmak ve onu galip getirmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 've leyensuranna'l-lâhu men yensuruhu' (And olsun ki, Allah'a yardım edenlere O da yardım eder) ifadesi, Allah'ın kendi yolunda mücadele edenlere mutlak bir zafer ve destek vaat ettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nasr'ın bir kişiyi zor durumdan kurtarmak veya ona güç vermek olduğunu belirtir. Ayetteki bu kullanım, Allah'ın, kendi dinini yüceltmek için çaba gösterenlere hem dünyevi hem de uhrevi anlamda destek olacağını ve onları başarıya ulaştıracağını ifade eder. Bu, müminler için bir teşvik ve güvencedir.
Hac Sûresi
“Ellezîne uhricû min diyârihim bigayri hakkin illâ en yekûlû rabbuna(A)llâh(u) velevlâ def’u(A)llâhi-nnâse ba’dahum biba’din lehuddimet savâmi’u vebiye’un vesalevâtun vemesâcidu yuzkeru fîhâ-smu(A)llâhi kesîrâ(an) veleyensuranna(A)llâhu men yensuruh(u) inna(A)llâhe lekaviyyun azîz(un)” Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. (22/40)
SAVMAA: Tepesi sivri ve yüksek olan bina demektir ki, İslâmiyet'ten önce hıristiyan rahiplerinin manastırlarının ve sâbie (yıldızlara tapanlar) sofularının zaviyelerinin adı olmuştu. Sonra Müslümanların ezan yerleri olan minareler içinde kullanılmaya başlandı. Ancak âyette kastedilen hıristiyanların manastırları veya sâbienin zaviyeleridir,
BÎ'A: Hıristiyanların ibadet yeri olan kilise demektir.
SALÂT: Bu kelime İbrânice Saluta'dan gelen ve sonradan Arapçalaşan bir sözcüktür ki, yahudilerin namaz yeri, yani havra demektir. Görülüyor ki, mescidler, "Allah'ın adının çok anıldığı yer" olarak nitelendirilmiştir ki, bunda iki nükte vardır. Birincisi, İslâm'ın emrettiği ibadetlerden asıl maksadın Allah'ın adının çokça anılması olduğunu vurgulamak, ikincisi de diğerlerinin var olmalarının, asıl sebebi olan Allah'ın anıldığı yer olmaktan çıkıp başka maksatlar için kullanıldığına işarettir. (Elmalı Tefsiri) Hakksız etmedikleri halde onlar onlar “Bizim Rabbimiz Allah’tır diye yurtlarından çıkarıldılar yani hicret ettirdiler. Yalnız bunların hepsi aynı mertebeden Allah[54] demiyorlardı.
Yahudilerdir yani beni İsrâîl’dir bunlarda bizim rabbimiz diyor. Sadece ırsi Yahudilik yetmiyor yani rububiyet mertebesinden imân ehli olan bizim rabbimiz Allah diyen rahmaniyet mertebesinde hıristiyanlar ve sabiiyn yani yıldıza bakanlar, yıldıza tapanlar.
Efendimiz (s.a.v.) diyor ki “Benim ümmetimin hangisine baksanız yolunuzu bulursunuz, çünkü onlar gökyüzündeki yıldızlar gibidir”, birde Yusuf (a.s.) “Ben rüyamda on bir yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiklerini gördüm” dediği yıldız var. Yıldızın hakikatini idrak etmiş olanlar “Ven necmi iza heva”(Necm,53/1.Âyet) bu heva yıldızını da idrak etmiş olanlardır.
Sabiiyn tarihte geçmiş bir kavim olarakta bilgilerde bildiriliyor, bunlara İdris (a.s.) ve onun devrindekiler de diyorlar, Babil devrinde yıldıza tapan kişiler olduğu da söyleniyor, fakat burada her ne hal ise biz onları belirli bir grup olarak düşünmeyelim de, gönül semasında yıldız gibi parlayanlar diyelim, Kim ki, bunlardan Allah’a imân etti, yani Yahudi olsun, hıristiyan olsun, bütün peygamberan mertebesinde yıldızlaşan kimseler olsun, İslâmiyyetin genişliğine bakın, biz hıristiyanlar küfür ehli, Yahudiler küfür ehli diyoruz, sûreti Yahudi ve hıristiyan olanlar için böyle ama biz hakikat-i Mûseviyye’den, hakikat-i İseviyye’den bahsediyoruz ki onlarda imân ehli İslâm olduklarından mertebe-i İseviyyet’in, mertebe-i Mûseviyyet’in gerektirdiği ahiretteki karşılığı ne ise onu görecekler, bugünkü Mûsevi de onu görecektir, fakat bugünkü Mûsevi derken Mûsevi grubu olarak bilinenlerin tümü değil, İslâmiyyet’in içinde de Mûseviler var, Mûsevi grupların içinde de imân ehli Mûseviler var işte ahirette bunların hepsi ayrılıp kendi Rabları itibarıyla korkuları ve hüzünleri olmayacaktır.
Allah zulüm sahibi yönetecilerin elinden onlara bir peygamber gönderek kurtarmıştır. Peygamberlerden sonra ise inanan yönetiler ile zulüm sahibi hükümdarlar durdurulmuştur.
İşte nefsi emmarede uzaklaştırılıp o beden-gönül ibadathane hükmüne gelir.
Kim ki şeriat mertebesinde ise onun beden evi onun manastırıdır.
Kim ki tarikat-museviyet mertebesinde ise onun beden evi vad-i tuva temiz vadidir.
Kim ki iseviyet mertebesinde ise onun gönül evi mescid hükmündedir.
Kim ki yıldız-necm hüküyle mir’ac ını yaparsa onun gönlü, gönül ka’besine döner.
Allah kendine, dinine görüldüğü gibi dinlere yardım edene demiyor. İslam dini içinde mertebeler vardır. İslam dinine yardım edene, İslâm’ın bir olduğunu bildirip inana yardım eder.
Her zorlandığında kulları kurtaran kavi’dir. Dilediğince hükmedendir.